jazz ve summertime bir trompetin sınırlarını zorluyor pikan cevizi mavi idea narin bir çiçeği koparıyor ölü ozanlar zamanı iğler iplikleri çekiyor gözlerimizden atlar koşacak, atlar, shire atı ben beyazdım atlar kırmızı.
II
bulanmış mürekkep aforizmalar taşır öfkeden kudurmuş çocukluğumuz boğulduk dokuz kış bir ölü mevsim
ve
karanlığa uzandık tapınaklarda kibrimizi kusup nemesis’in memelerine asıldık yarı ölüler bilir kısık göz, bir ışığı görme sevdası..
III
sen de konuş konuş ve uyan ey tatlı uyku, ölüm ve ruhum bir tabaka zamanı kırbaçla bilenmiş sırtımız caravaggio’nun kesik başı gibi frigya gemileri mavi blues çalar
tuz , buz el yazmalı hançer, karaşın kırmızı bir bulut altı mezarlarınızı sıkı saklayın lüleleri dağılmış bahçeler romulus’un taşları belalı bir tragedya gelir kapının eşiğinden gelir bir adam migren ağrısı hemfikirdik gidecektik bir matadorun elinden kayarak
IV
eve toplandık, ama hiç ev yok pasla kararmış çini kumaşları hiç ev yoktu yılanlı saçlardan başka..
tanrım nasıl da duruyorum vitrinde kırmızı bir balığa sarılıp beyaz önlüklü drangoslar beyaz kepli femme fataleler geçiyor burnumu tut üşüyor elimi tut yılan gibi
ağır ağır soyunuyorum bak bu göğsüm pervaza sıkıştı aniden kapandı evin kapıları kapıları anahtarlar mı kapadı yoksa senin kesik parmakların mı gotik gözlerin mi sivri uçlu sakalın mı kapadı
sus şimdi maydanoz çiğne kapıları aç, duvarları kır
sen şimdi arabeskli damar şarkı söylüyorsun sunturlu çivili ağaçta yalnız kuş kış geçti yaz geldi evlendik
evlendik mi
hah ha ha haaa hah çocukken yanımdan geçti sığırlar sağırlar ağır başlı olamadım hiç..
sonra kaseti koyduk cam gibi eklemleri vardı doğulu bir abdal’ın göğüs ucunda karanlık ve acı
Hep geri gitmeliyiz timsahlar kuyruğunu kaldırmışken İskambil kağıtları gibi dağılacağız palyaço maskeleriyle bir kıymığın etrafına dolanan ceviz kırıcıları bir havayı taşırlar ve zaman kabuğunda şeritleri koparan mağrur bir siluet eğilip boynumu öper
…
sevgilim boğuk tuhaf bir ses gibi karla dedi bazı geceler bir kızılderili gibiyim kuşanıp mızraklarımı dudağımın yarasına bastırıp bir kuğuyu indirdim göle vakit iniltili, hiç sesi gelmedi suyun..
Yüzümü çeviren tablolar var diyorum. Asla evcilleştiremezsin, kalırsa sadece bir iz. Bir kontürlük yanılgı gibi olaya bakmalısın..
” Bu mümkün değil bay ZyXx”
Öyleyse bir yer bulmalıyım kendime doktor. Sokağın ılık tarafından bir yağmur düşerse küflenebilirim, hayır bu bir saplantı değil, çok kötü kokuları çabuk alırım. Acaba diyor kafamı çınlatan ses, bir ırmağın altı mı kuru, üstü mü ıslak, karışık, buruşuk bir kağıt parçası mı konuşuyor benimle.
” Hayır, ben doktor, senin”
Uyuyup uyuyup uyandırıyorsun beni doktor, belki hepsine dokunmak mümkün zira ıslaklık ve kuruluk bir alkolle sınandığında her şey büyülü bir ekrana toplanır. Acayip eser müzelerinde seyirciler ışıklı boyaya bakıp bakıp gülümserler. Benim sevgili palyaço pogo’mun göz kuruluğu var. Üstelik altı da ıslak..
” Şimdi iki ölçülü ses ver bakayım, ıslaklık ve kuruluk gibi”
Doktor, pasta spatulaya öyle seslenmek olmaz. Üzerimde bir cızırtı var, gizlenen bir kunduz kokusunu almış gibiyim. Üçüncü günde Çikatilo’m geri gelecek..
Vurgu rüyadır, mat ve bulutsu Böyle zamanda Karaşin bir ağırlık çöker, denk gelir Biri de kendimizi sevseydi Sokağın evlerinde Varlığı bilen
Bir hamle Ağır müezzin bariton ulur İleri çıkar, fikrin oluşmasına olanak yok Her şey aniden ters dönmeli Kurgu bütünlük içermez Dağılmak lazım Bu çirkin bahçeler Tanrı ve ötesi.
bir natürmort gölgeliği ters yönlü akıntı sabahtan gece yarısına appia’nın portresi parlar ışık buradan gelir,
ve gotik bir zamana uzanır flaman ressamları bazı kurutucu maddeler bulurlar karanlık ve saydamlık sidon’un bin yıl yaşamış atları kırmızı kaburgada oynayan drama her şeyin çöküşünü anlatan bağ yaz geçti annemin ellerinde kimse bakmadı appia’nın gözlerine bütün sessiz filmlerde amors bir duruş sürreal bir gondol geldi uzaklardan yüzümü boyayıp karanlığa baktım, gölgenin yükselişine kendiliğinden açılan bir bahçeye baktım van gogh’un titrek elleri gibiydi intihar.
ve gece traş bıçağı boynumuzu vurduk, sustuk kuşkulardan sıyrılmış bir sevinç gibi soğuk katil ve ahlaksızdık yazmadık hiç tanrıyı aradık birbirimizde.
Beşinci gece, lina’m mezarların üstünde Çalı çırpı ve bu sayede ay tutuşuyor Hazırlanıyoruz, ince beyaz Keşke kar hiç yağmasaydı O gri yalnızlık hiç sokulmasaydı Göz çukurumuza. Keşke.
Kuyuların mırıltısı Duyduğumuz o ses, avluda kamçılanan şey Soğuk, çok soğuk Ve sonsuzluk nasıl uzuyor saçlarında Lacivert topuklu tik tak
Zamanın kuvvetli gidişi Derinlik etkisi, sıcak ve soğuk Arınma ve öykünme Sert fırça darbeleriyle korkunç ifadeli karnaval maskeleri gibiydi her şey.
Gördüğümü resmetmeye değil Düşündüğüm yola çıkışları sevdim Bir biçem dili Koşan atlar iki ayaklı değil, yirmi ayaklıydı.
Güneş ışığında ay karanlığa yatmış Gemiyi yüzdüren kim Deniz gibi yeşil geldim, kişnedim lacivert Fısıldadım siyah Adsız bir şehirde kökü silkelendi ağaçların,
Baktım ki kırmızı olmuş ellerim Baktım ki elimde kırmızı bir yaprak
Sen gitmiştin Rüzgâr eşlik ediyordu oduncunun baltasına..
Ti mezarlarının kabartmalarında vardı Sürülerin geri dönüşü kaçmaktan olurdu.
Ve Çok ampirik araştırma değildi Birinin öyle oluşu Çerçöp sabah Kaçık sallama bir poşet çay Orman kurtlarının seslenişi gibi Öyle durup baktım kendime Oysa her şeyi peşin ödemiştim Bütün sözcük kırıntılarını
Hiç kimse buralıyım demez İnsanlardan ve sürülerden hep kaçtım Vagoncuk raydan çıktı artık Aklım Doppler sokağı’nda, geyikte…