Oda, dışarıdaki soluk ve solgun Viyana ışığıyla zar zor aydınlanıyor. Zamanın durduğu, boya kokusunun tiner ve tozla karıştığı bu atölyede, tuvalin karşısında dikiliyorum. Ellerimi yukarıya, sanki görünmez bir tavana ya da kaderin ta kendisine dokunmak ister gibi kaldırıyorum. Parmaklarım gergin; her bir eklem yerim, bastırılmış bir çığlığın ve içimdeki tuhaf arayışın izini taşıyor.
Şu an gözlerim kapalı, dış dünyayı görmüyorum belki ama odadaki her bir titreşimi, ahşap döşemeden sızan soğuğu ve fırçamın ucundaki o gerginliği derinden hissediyorum. Başımı geriye atmış, boynumu zarif ama bir o kadar da acı dolu bir kavisle bükmüş durumdayım. Saçlarımın turuncu ve kahverengi tonları, soluk arka planda adeta bir alev gibi parlıyor.
Ve odanın sessizliğini, köşeden gelen o tanıdık hışırtı bozuyor.
Şövale ile duvara yaslanmış tuvallerin arasına sıkışmış olan Drago… Benim aşk kokulu kedim. Gözleri pırıl pırıl, kulakları dikilmiş, porselen gibi parlayan patilerini sessizce yere basarak bana doğru yaklaşıyor. Drago, bu tuhaf duruşumu, gerilmiş kaslarımı ve nefesimdeki titremeyi benden bile iyi biliyor. O, bu atölyenin yalnızlığındaki en sadık tanığım, ruhumun yansıması.
“Körlük sadece ışığı kaybetmek değildir,” diye geçiyor içimden, Drago’nun bacaklarıma sürtünen o sıcak tüylerini hissettiğimde. “Asıl körlük, içimizdeki karanlığı kucaklamaktan korkmaktır.”
Drago, sanki çizdiğim çizgilerin nereye varacağını biliyormuş gibi yavaşça oturuyor ve patisini önüme uzatıyor. Onun o sakin, kendinden emin duruşu, benim bu kâğıda aktardığım deforme olmuş, bükülmüş anatomimin tam zıttı; bana denge veriyor. Ben dünyayı bozuk, keskin ve acımasız çizgilerle görüyorum belki, ama Drago o çizgilerin arasındaki yumuşaklığı bulup çıkarıyor.
Fırçamı tuale vururken, üzerimdeki elbisenin fırfırlı etekleri hafifçe sallanıyor. Drago başını kaldırıp bana bakıyor; gözlerindeki o kadim bilgelikle, adeta fırçamı yönlendiriyor. Ben bu tablonun içinde görünmeyen bir kadın olabilirim ama Drago için ben, bu evin sığınağı, rengi ve nefesiyim. Aramızda kelimelere ihtiyaç duymayan, fırça darbeleriyle ve mırıltılarla örülmüş sessiz bir anlaşma var. O görmediğim dünyayı bana patileriyle anlatıyor, ben ise onun sıcaklığını ruha dönüştürüyorum.






