Gece yarısıydı. Rimbaud tramvaydan indi. Elleri ceplerinde, nefesi soğukta buğulanıyordu. Şehir uyumuyordu; ama ölü gibiydi. İskeleler boştu, vapurlar sessizdi. Rimbaud yürüdü. Taş ustasının atölyesini biliyordu.
Raimon orada bekliyordu. Her gece aynı saatte gelir, bir saati sayardı. Elleri mermer tozu içindeydi. Tırnaklarının altında unutulmuş hikâyeler vardı. Çatı çökmüştü; seyretmişti. Artık seyredecek bir şey yoktu.
Rimbaud kapıdan girdi. Gürültü yapmadı. Sandalyeye oturdu. Raimon’un yarım içilmiş çayını aldı, bir yudum içti. Soğuktu.
— Sen kimsin? dedi Raimon.
— Ben kim olduğumu biliyorum, dedi Rimbaud. Sen kim olduğunu unuttun.
Raimon sustu. Rimbaud aynaya baktı. Kendini gördü. Sonra Raimon’a döndü. Gülümsedi. O gülümsemede Afrika’nın sıcağı vardı, Harrar’ın tozu, şiirlerin sonu.
Raimon ayağa kalkmak istedi. Bacakları tutmadı. Rimbaud da kalktı. Cebinden bir tabanca çıkardı. Siyah, soğuk, ağır. Raimon’un gözlerinin içine baktı. O gözlerde Fragara Morozova’nın şiirleri vardı. Nehir kokusu. Sonsuz veda. Rimbaud onlara bakmadı. Sadece Raimon’a baktı.
— Beşinci şarkıyı biliyorum, dedi Rimbaud. Işık kül oldu. Sen de kül olacaksın.
Raimon konuşmak istedi. Ağzından çürük meyve tadı geldi. Kelimeler boğazında düğümlendi.
— Niye? dedi sonunda. Fragara bana şiir yazıyor. Bu yüzden mi öleceğim? Neden?
Rimbaud tetiğe dokundu. Avucunda mermer tozu vardı, parmaklarında dua kalıntıları.
— Çünkü, dedi Rimbaud, her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır. Bunu sen de biliyordun.
Tabancayı kaldırdı. Raimon’un alnına dayadı. Soğuk çelik sıcak tenine değdi.
Ve ateş etti.
Kurşun Raimon’un kafasını deldi. Ses çıkmadı. Sadece bir çatı çöküşünün sessiz çılgınlığı vardı. Raimon yere düştü. Avuçları açıldı. Mermer tozu etrafa saçıldı. Gözleri açık kaldı. O gözlerde artık nehir yoktu, veda yoktu. Sadece boşluk vardı.
Rimbaud tabancayı masaya bıraktı. Raimon’un çayını aldı. Soğuktu. Bir yudum daha içti. Dudaklarında Pasifik tuzu vardı. Aynaya baktı. Kendini gördü. Artık kendisi de değildi.
— Şimdi sıra Fragara Morozova’da, dedi.
Ama tabancayı almadı. Kapıya yürüdü. Çıktı. Gece hâlâ karanlıktı. Şehir hâlâ ölüydü. Vapurlar ıslık çalmıyordu. İskelelerde kimse ağlamıyordu.
Sabah olmadı.
Zaten sabah denen şey, bu şehirde bir dedikoduydu.
Rimbaud yürüdü. Elleri ceplerinde, nefesi soğukta buğulanıyordu. Arkasında kalan atölyede Raimon yatıyordu. Kafasında bir delik. Avuçlarında mermer tozu.
Ağzında kül.




