Bazen görüneni değil, görünmeyenlerin içimde yarattığı katman katman karanlığın, bilinçaltının ağır tortuları gibi üst üste yığıldığı o dar, havasız uzamda; varlık, kendi ağırlığı altında eziliyordu. İsimsiz bir bilinç, isimsiz bir beden… O, uzuvlarını yukarıya doğru savurmuştu; sanki görünmez bir varoluşsal yükü omuzlamakla kalmayıp, aynı zamanda mutlak bir teslimiyetin ve kaotik bir isyanın çarmıhına gerilişiydi. Kollarının o kırılgan, savunmasız duruşu, dünyanın katı gerçekliğine karşı kurulmuş son bir bariyer, parçalanmış bir egonun dışavurumuydu.
Ten, solgun bir mermerden öte, entropinin bedenleşmiş haliydi. Damarlar, o ince mavi çizgiler, yaşamın tükenmekte olan ipliklerini fısıldarken; et ve kemik, Schiele’nin o acı verici çizgileriyle adeta birbirinden koparılmış, organizmanın kendi içindeki çözülüşünü sergiliyordu. Bu, biyolojik bir çürüme değil, ruhsal bir otofaji; bireyin kendi özünü tüketerek kendi yok oluşunu hazırlamasıydı.
Ve tam da bu solgun entropinin, bu kozmik çöküşün merkezinde, kaosun ta kendisi kızıla boyanmıştı. O minik, kan rengi yumru, sadece bir bebek değil; evrenin o amansız, yıkıcı ve bir o kadar da yaratıcı olan “yaşam dürtüsü”nün vücut bulmuş haliydi. Kızıl kumaşın altından yayılan o ham enerji, etrafını saran kahverengi ve gri hiçliğe karşı bir yarık, bir yara, bir kopuştu. Bebek, annenin solgun bacağına, o çürümekte olan bedene sımsıkı tutunmuştu. Bu tutunma, masum bir sevgi gösterisi değil; var olabilmek için başka bir bilincin enerjisini sömürmek zorunda olan parazitik bir zorunluluktu.
İki beden arasındaki bu diyalektik ilişki, bir koruma kalkanı değil, karşılıklı bir yutulma ve dönüşüm haliydi. Anne, kollarını yukarıya kaldırarak kendi benliğinden vazgeçerken; çocuk, o kızıl şiddetiyle annenin çökmekte olan dünyasına çakılıyordu. Bu, yaşamın ölüme, ölümün yaşama gebe olduğu o kaotik anın resmiydi. Dünya, ağır ve soğuk kumaşların ardında akıl almaz bir hızla parçalanırken; bu iki figür, birbirlerine kenetlenmiş, kaosun içinde yüzen yegâne anlam adacığını oluşturuyorlardı.
Schiele’nin fırçasından taşan bu hezeyan, zayıflığın değil, varoluşun o dipsiz, karanlık ve akıl dışı doğasının kabulüydü. Etin, ruhun ve hiçliğin iç içe geçtiği bu kaotik kucaklaşma bana insanın kendi faniliğiyle yüzleşirken, aynı anda o faniliğe meydan okuyan kızıl bir inatla hayata tutunmasının trajik ve felsefi tasvirlerini anımsatıyordu.




