Taşların arasında

ya da hiçliğin dansı, sarhoş bedenler
karanlık tohumlarla ekilmiş tarlaların ilahisi,
güneşsiz sabahın peşinden koşan saf geceyi istiyorum
bu yalnızlığa doğru kanat çırpan kuşlar gibi
kurbağalar ve dışlanmışlar.

bir melodinin çözülüşü ve ölülerin yaşam suyu
maviliği uğursuz nakışlarla tersyüz edenler
ağustos, hâlâ uyuyor musun?
hâlâ arsenikle dolu sayısız kıtanın içindeyiz,
fareler ve insanlar, tam da doğru zaman.

şimdi şehirlerde, ama şehirlerde
aniden kaybolduk
taşların arasında, hep taşların arasında,
taşların şarkıları arasında.

Branka Noc- Branislav Krov

Branka Noc, tepenin zirvesinde oturmuş, geçmişin hafızasını kılıcıyla bir kayayı yontar gibi işliyordu. Demirin taşa her vuruşunda çıkan takırtı, sanki ölülerin kemiklerine vuruyordu. Yonttuğu figürlerin arasında lepralı kadınlar belirdi; her biri bir at arabasının arkasında sürüklenen ölü bedenler ve kuzgunların gözlerini oyup çıkardıkları biçimde tanınıyordu. Taştan dökülen her toz zerresi, kuma düştüğünde beyaz kurtçuklara dönüşüyor, kurtçuklar yapış yapış bir sesle toprağı yararak yeniden lepralı kadın oluyordu. Branka, kılıcının çelik yüzeyinde akan bu dönüşümü izliyor, kan ve kader kokusunu içine çekiyordu.

Derken uzaklardan bir gurultu geldi. Önce tekerleklerin taşları ezişi duyuldu; gıcırtılar, aksların ağır iniltileri, demir çemberlerin kayalara sürtünüşünden çıkan uzun, tiz cızırtılar. At arabasını taşıyan Vandal Krov’du. Aslında bu kadınları tanımıyordu ama Vandal bir ruhu olduğu için ona benzeyen Branislav Krov tarafından görevlendirilmişti; görevi, her zaman bir planı olan tanrısı Branislav’ın işlerini yapmaktı. Arabanın arkasında, birbirine çarpılmış ölü bedenler yatıyordu; her çukurun içinde çürümenin kendi ritmi vardı. Vandal sürücü, elinde dizginleri sımsıkı tutmuş, gözleri boşluğa dalmış bir şekilde yol alıyordu. Onun nefes alışı bile mekanikti; derin bir hırıltı, ardından boğazından kopan kuru bir gırtlak sesi. Araba, Branka’nın oturduğu tepenin eteğinden geçerken, arka taraftaki ölü bedenlerin iç organlarından sızan gazların boğuk glug glug sesleri yükseldi. Branka başını kaldırdı. Kılıcını havaya dikti; çelikten yansıyan ay ışığı, arabanın arkasındaki karanlık yükü aydınlattı. Lepralı kadınların tenlerindeki kurtçuklar, arabanın geçişiyle hızla çoğalıyor, sırtlarından dökülen beyaz damlalar yere düşerken pıt pıt ve ardından cızırtılı bir guruldama ile yeniden kadın formuna bürünüyordu. Vandal Krov bu manzaraya bakmıyordu bile; onun görevi arabayı Sahra’ya sürmekti. Tekerlekler kuma girdikçe çıkan hışırtı, kum tanelerinin altında ezilen kurtçukların guruldamasıyla karışıyor, araba ilerledikçe ardında vıcık vıcık bir iz bırakıyordu.

Branka Noc, kılıcının üzerindeki oyunları okudu. Kartlar değildi bunlar; ölü kadınların kader çizgileriydi. Kılıcın demirinde kıvrılan yansımalar, arabanın çölde nereye gideceğini fısıldıyordu. Ama fısıltı birden kesildi. Çölün ucundan gelen ağır, eşit adım sesleriyle birlikte, binlerce çürük ciğerin aynı anda öksürmesiyle oluşan korkunç bir uğultu yükseldi. Branislav Krov, kolera ordusunu toplamış, atının üzerinde zırhının altından sızan sarı terlerle geliyordu. Her nefesinde ciğerlerinden kopan hırıltılı gurgu sesleri, ordusundaki yüzlerce askerle birleşerek adeta bir fırtına kopardı. Atın nal sesleri takır takır değil, sanki çamurun içinde boğuluyormuş gibi vıcık vıcık çıkıyordu. Branislav atından indi, kılıcını çekti. Kınından çıkarken çıkan ses, bir kemik kırılması gibi çatlak ve ardından gelen gıcırtıydı. Ama en baskın ses, boğazındaki kolera ordusunun her solukta çıkardığı o derin, yapışkan gurul gurul sesiydi.

İki savaşçı, ay ışığının altında karşı karşıya durdu. Branislav’ın kara, düz kılıcı havayı yardı; bir vınlama ile inerken Branka’nın kavisli kılıcı bir ıslık gibi savruldu. Demirler birbirine girdiğinde çıkan çıngırak öyle keskindi ki çölün sessizliğini yırttı. Branislav her hamlesinde nefesini tutamıyor, ciğerlerinden kopan o boğuk guruldama ile kılıcını indiriyordu; Şak! Bir vuruş, hırıltı. Şak! İkinci vuruş, ardından balgam dolu bir öksürük. Kılıçların arasından fışkıran kıvılcımlar, ayın altında sarı-yeşil bir ışık saçıyordu, tıpkı koleralı askerlerin gözleri gibi. Branka sıyrıldı, kılıcını ters çevirdi. Çeliğin üzerinde oynayan ay ışığı, tepenin yamacındaki kanlı kumları aydınlatırken, hâlâ uzaklaşan arabanın tekerleklerinin o uzun gıcırtısı savaşın ritmine karışıyordu. Branislav hamle yaptı, kara kılıcını yatay savurdu. Çelik havayı keserken çıkan ses, tıpkı arabanın altından akan çürük sıvıların şapırtısı gibi nemli ve keskin bir cızırtıydı. Branka diz çökerek karşıladı; iki kılıcın buluşmasından çıkan güm sesi çölde dalga dalga yayıldı. Derken Branka sıçradı, kılıcını yukarıdan aşağıya öyle bir savurdu ki, çıkan ses ne bir ıslıktı ne bir vınlama; daha çok, arabanın tekerleklerinin kumda boğulduğu o son derin seslerin çelikle buluşmuş haliydi. Branislav’ın kılıcı ikiye ayrıldı. Kırılan parça havada döndü, ay ışığında ting ting diye sekerek kuma düştü. Branislav diz çöktü.

Ama ölmedi. Boğazından kopan o sarı, yapışkan gurultu bu kez bir kahkahaya dönüştü, boğuk, hırıltılı, ciğerlerinin derinliklerinden sökülen bir hıhıhı sesi. Branka kılıcını sıktı, hamlesini yapacaktı ki, çölün karanlık ufku birden sarı bir dalga gibi parladı. Kolera ordusu! Branislav’ın geride bıraktığı zehirli nehir, tepenin ardından akmaya başlamıştı. Binlerce sarı zırhlı, nefesleri birbirine karışmış, ay ışığında gözleri ateş böceği gibi yanan askerler, Branislav’ın arkasında sıralandı. Her biri kılıçlarını çekerken çıkan çıngırak o kadar yoğundu ki, adeta çölün kumları cam gibi tıngırdadı. Aynı anda, Branka’nın arkasında, yerdeki kurtçukların dönüşümü hızlandı. Beyaz tenli lepralı kadınlar, her biri birer savaşçı gibi ayağa kalkıyor, ellerinde kılıç yerine kendi kırık kemiklerinden yonttukları palalar, tırnaklarından uzattıkları hançerlerle saf tutuyorlardı. Yeniden doğan her bedenin ağzından çıkan ilk nefes, derin bir hırrrr sesiydi; kulaklarındaki kurtçuklar dökülürken vıcık vıcık bir gurultuyla toprağa karışıyor, ama gözleri ay ışığında gümüş gibi parlıyordu. Lepralı ordular, beyaz bir hilal gibi yayıldı.

İki ordu, ayın tam ortasında karşı karşıya durdu. Rüzgâr kesildi. Çöl, nefesini tutmuş gibi sessizdi. Sonra Branislav’ın eli havaya kalktı ,parmakları titriyor, ama işareti netti. Kolera ordusu, tek bir canavar gibi homurdanarak ileri atıldı. Binlerce çizmenin kuma vuruşu güm güm güm yankılanırken, ciğerlerinden kopan o zehirli koro hep bir ağızdan gurul gurul diye uğulduyordu. Branka kılıcını başının üzerine kaldırdı. Arkasındaki lepralı kadınlar, ağızlarından akan beyaz sıvıyla birlikte bir uğultu kopardı. Bu, ölümün şarkısıydı. Çarpışma anında iki ses dalgası birbirine girdi. Kılıçlar, kemik palalar, çelik zırhlar birbirine şak şak şak diye vururken, altlarından fışkıran kanlar iki renkte aktı; koleralıların kanı sarı, zehirli; lepralıların kanıysa beyaz, süt gibi. Sarı ve beyaz çamur halinde kumlara karışırken, çıkan ses ne bir savaş ne bir ağıttı; daha çok iki nehrin çarpıştığı o derin, boğuk glug glug glug sesiydi. Ay, bu kargaşanın üzerinde öyle keskin parlıyordu ki, her kılıç darbesinde havaya sıçrayan damlalar gümüş boncuklar gibi ışıldıyor, sonra kumun içinde pıt pıt sönüyordu.

Branka, kalabalığın ortasında Branislav’ı aradı. Kırık kılıcını bırakıp bir askerin zırhını sökmüş, eline geçen düz bir kılıçla tekrar savaşa dalmıştı. Göz göze geldiler. Ay, tam tepelerindeydi. Branka hamle yaptı, kılıcını Branislav’ın boğazına doğru savururken, kılıcın havayı yarmasından çıkan ses tiz bir vınlamaydı. Ama Branislav geri çekilmedi, tam tersine, kılıcını yere saplayıp iki elini havaya açıp anlaşılmaz bir şey fısıldadı. O an, çölün altından gelen bir ses derin, uzak, tıpkı o uzaklaşan arabanın tekerleklerinin gıcırtısı gibi yükseldi. Kumlar titreşti, lepralı kadınlar bir an duraksadı. Kolera ordusuysa bu sese karşılık verdi; hepsi aynı anda hırıldadı, gurul gurul sesleri bir deprem gibi yeri salladı. Branka’nın kılıcı, Branislav’ın boğazına bir karış kala durdu. Çünkü o anda, çölün ucundaki karanlıktan tanıdık bir gurultu yeniden duyuldu. Araba! Vandal Krov’un sürdüğü o korkunç araba, Sahra’nın kumlarını yara yara geri dönüyordu. Ama bu sefer arkasında ölü bedenler yoktu. Arabanın kasasında, ay ışığında parlayan devasa bir kaya parçası, Branka’nın tepede yonttuğu o kayanın ta kendisi! Vandal Krov, onu söküp getirmişti. Branislav’ın gözleri parladı. Planı buydu. O kaya, üzerindeki figürlerle birlikte, lepralı kadınların ruhlarını hapsedecekti.. Araba yaklaştıkça, lepralı orduların bedenleri çözülmeye, yeniden kurtçuklara dönüşmeye başladı.

Branka Noc, kılıcını Branislav’ın boğazından çekip geri sıçradı. Tepesindeki kayanın yontulmuş yüzüne baktı. Kendi işlediği figürler, şimdi bir tuzak olmuştu. Kolera ordusu, arabanın gelişiyle birlikte yeniden saldırıya geçti. Ay, sanki bu anı izlemek için daha da yükseldi, ışığı öyle şiddetliydi ki her gölge iki katına çıktı. Branka’nın önünde iki seçenek vardı; Ya ordusunu kurtarıp kendi yonttuğu kayayı paramparça edecek, ya da Branislav’ı öldürecekti ,ama ikisi birden mümkün görünmüyordu. Kılıcını kaldırdı, gözleri ay ışığında yıldız gibi parladı. Araba yaklaştı, tekerlekler gıcırdayarak savaşın ortasına daldı. Branislav kahkahasını kusarcasına guruldayarak geri çekilirken, Branka kılıcının ucunda hâlâ kartları okuyor, hangi hamlenin kaderi değiştireceğini hesaplıyordu. Lepralı kadınların kurtçuklara dönüşümü hızlandıkça, kolera ordusunun ciğerlerinden yayılan o sarı gurultu daha da baskın hale geldi. Çöl, bir kez daha iki rengin – beyaz ve sarının – savaş alanına dönüştü.

Branka, kılıcını tam havaya kaldırmış, karanlık göğe doğru uzatırken, ay ışığı bıçağın ucunda tek bir noktada toplandı, öyle parlak bir ışık saçtı ki gece bir anlığına gündüze döndü. Herkes gözlerini kapatmak zorunda kaldı. Kumlar havaya kalktı, bir fırtına koptu. O kargaşanın içinden Branka’nın sesi yükseldi: “Ya kayadaki figürler yok olacak ya ben!” Ama cevap gelmedi. Sadece o arabanın tekerleklerinin boğuk gıcırtısı, Branislav’ın hırıltılı gurultusu, ve lepralı kadınların çözülürken çıkardığı o hüzünlü sesler birbirine karıştı.

Ay, bulutların ardına yavaşça saklandı. Çöl yeniden karanlığa gömüldü. Savaş hâlâ devam ediyordu. Kılıç sesleri, nefesler, kemik kırılmaları ama artık kimin kime vurduğu, kimin hayatta kaldığı görünmüyordu. Kumların altından gelen o bitmeyen gurultu, arabanın iziyle birlikte gece boyunca uzayıp gidiyordu. O gece, kimse kazanamadı. Ve sabah olduğunda, savaş alanında yalnızca ikiye ayrılmış kum tepeleri kaldı; biri beyaz, biri sarı. Ama araba gitmişti. Branislav da. Branka da. Geride, ay ışığında hâlâ titreşen kırık kılıçlar ve uzaktan, çok uzaktan, gelen ya da giden bir arabanın hangi yöne gittiği belli olmayan, ölü ya da diri bir gurultunun yankısı kaldı. Gece, cevabı kendi karanlığına gömerek sessizleşti.

Hippi Perihan

Perihan , sabah atölyeye girdiğinde masasının üzerinde resmî bir tebligat buldu; “Moda Evi Perihan’a, 2026/47 sayılı kararla üç kişilik ‘Butlan Tespit ve Denetleme Kurulu’ atanmıştır. Koleksiyonların halk ahlakına, milli değerlere ve renk uyumuna uygunluğu incelenecektir. Ayrıca duvardaki inek tablosuna da el konulacaktır.”

Perihan tebligatı okudu, bir süre baktı, sonra katıla katıla güldü. “Milli değer mi? Renk uyumu mu? Oğlum, bunlar ne amk!” diyerek tebligatı yırtıp tuvalete fırlattı.

Öğleden sonra kapı çalındı. İçeri üç takım elbiseli adam girdi. Birincisi bıyıklı, göbeği kemeri aşmış; ikincisi gözlüklü, elinde metreyle kumaşları ölçmeye kalkışan; üçüncüsü ise sürekli “Ben buradayım, ben varım ama inek tablosu beni rahatsız ediyor.” diyerek lafa giren tip. Perihan, elinde makas karşılarına dikildi;

“Hoş geldiniz butlan figürleri! Sizi modaevimde görmek… nasıl desem… bok içinde yüzmek gibi bir şey. Buyrun, oturun, ama dikkat edin koltuklar butlandır, üzerinize çıkan tüyler sizi resmen iptal eder!”

Bıyıklı olan masaya dosyasını koyup “Perihan Hanım, bu sezonki ‘Anarşist Pijama’ serinizde kullanılan kumaşın etiketi eksik. Bu, tüketiciyi yanıltma suçudur. Ayrıca anarşist kelimesi yasaktır. Butlan uygulayacağız” dedi. Perihan Abla, makası havada bir tur attırdı;

“Etiket mi? Oğlum, senin etiket dediğin ne? Babasının hayrına mı takıyorsun o dar kravatı? Kumaşın etiketi dediğin, şu sıçtığın dosyanın arka yüzü kadar değersizdir. Ben 72’de çarşıdan aldığım çadır bezini bile etiketsiz giydim, o zaman sen daha babanın böbreğinde yoktun! Hem butlan ne lan? Sen butlanı bana mı anlatacaksın? Ben her gün üç öğün butlan yerim, sabah kahvaltımda butlanlı yumurta yerim!”

Gözlüklü olan yerinden kalkıp “Bu koleksiyonda kırmızı kullanımı aşırı, bu renk devrim çağrıştırıyor” deyince Perihan elindeki ütüyü masaya vurup;

“Kırmızı mı çağrıştırıyor? Benim kırmızım, oğlum, senin yediğin domatesin rengi de kırmızı ,yoksa sen domatesi de mi yasaklayacaksın? Git, bak bakalım kendi partinin afişinde kaç tane kırmızı var, oradan başla denetime! Ama siz bunları yapamazsınız, çünkü siz butlan komisyonu değil, salak komisyonusunuz amk!”

Üçüncü figür, sürekli “Ben de varım, ben de söyleyeyim” diyerek söze girdi: “Hanımefendi, bu tavırlarınızı not alıyorum. Moda evinizin ruhsatı iptal edilebilir. O inek tablosunu da indirin” Perihan Abla o an elindeki tütsüyü söndürüp doğruca adamın suratına üfledi;

“Ruhsat mı? Al sana ruhsat!” diyerek masadan bir kumaş parçası kaptı, hızla bir düğüm attı ve adama fırlattı. “Bu düğüm butlandır, içinde tüm ruhsatlar geçersizdir. Hem siz neyin kafasını yaşıyorsunuz? Moda evi açmak için ruhsat mı gerekir?

Bıyıklı figür kıpkırmızı oldu, “Bu hakarettir, dava açarız!” diye bağırdı. Perihan Abla eline bir çift makas alıp havaya kaldırdı;

“Açın lan açın! Burada Woodstock’ta yapılan müziğin ruhu var. Dava açın ki mahkemede şu dosyaları göstersinler; bakalım hanginiz hangi fabrikadan rüşvet almışsınız! Ben buradayım, 68’in çocuğuyum, 2026’nın da anasını sikerim! Siz bana butlan mı diyorsunuz? Ben size bok derim! Şimdi çıkın dışarı, yoksa şu makası bir birinizin kravatına geçiririm, o zaman görürsünüz gerçek butlanı!”

Üç figür birbirine çarpa çarpa kaçarken Perihan Abla arkalarından fırlattığı mor bir eşarp ile “Alın, bu eşarp da butlandır, ama en azından sizin suratlarınızdan iyi gözüküyor!” diye seslendi. Adamlar kaçtı, Perihan Abla atölyenin ortasında kahkahayla eğildi;

“Bok herifler! Modayı denetleyeceklermiş! Benim modamın denetimi mi olur? Benim modam tüm denetimleri siker atar!” Stajyer korkuyla “Abla, gerçekten dava açarlarsa?” dedi. Perihan Abla omzunu silkti;

“Açsınlar, oğlum. Ben zaten önümüzdeki sezon koleksiyonuma ‘Butlan Komisyonu’ adını koyacağım. Kumaş olarak onların kravatlarını kullanırım, rengini de o bıyıklı herifin utancından kızaran suratından alırım. Hem dava ne ki? Dava da butlan, mahkeme de butlan, ama Perihan Abla’nın modası asla butlan değildir—çünkü moda dediğin bokun içinde bile güzeldir lan!”

O gece atölyede tütsü yanarken Perihan Abla eline gitarı aldı, “Butlan mı, boktan mı, hepiniz bok gibisiniz” diye bir şarkı doğaçlattı. Stajyer not alıyordu, ama not defterine yazdığı tek şey oldu: “Perihan Abla, bugün üç siyasi figürü bokun içinden çıkarıp tekrar boka soktu. “

Harfler

Kucağında Drago. Drago. Adı ağızda lav, sırtındaki her kıl bir çığ, her çığ bir ilmik, her ilmik boynunda düğüm ama çalmıyor, hayır, çalmıyor, doğuruyor o sesleri. Notalar havada kanca, kancalar et, etler kadının göğsüne kazınıp kanıyor. Göğsü, o göğüs kabarıyor, ama inmiyor. Memeleri yere sürükleniyor, her nefes odanın tavanını sıyırıp götürüyor. Sıva değil, damar soyuluyor, tavanın altından beynimsi bir titreşim fışkırıyor.

Drago kıpırdamıyor, Drago hırlıyor, ama bu hırlama değil, bu bir çarkın doğum sancısı, bir testere, bir yayın yumurtalıkları parçalaması. Gözleri, Drago’nun gözleri, çark gibi ters dönüyor, tik değil, gıcırrrr diye, çünkü saniye geri akıyor. Geçmişteki o boğulmuş inilti şimdi kadının sol kalçasından damlıyor, gelecekteki feryat ise şimdiden Drago’nun patisinde kıvılcım olup sıçrıyor. Kadın Drago’yu fırlatmak istiyor, elleri erimiş, sadece kıkırdaklar var. Kıkırdaklar vuruş sayıyor, çatlak, çatlak, kendi kemikleri zil olmuş, iniltiler ise nakarat, ama nakarat ateş almış, her nota bir parçasını koparıp atıyor.

Renkler sıçrıyor, Drago’nun zifiri tüyleri aniden ateş kırmızısı parlıyor, kor kor. Drago volkan, Drago ateşten göbek, Drago o ezgileri yutan bir tsunami. Kadının ağzındaki o haykırış artık ses değil, orgazm. Yamuk çığlıklar yuvarlak olup dizlerine dökülüyor, beşgen olup beline sarılıp boşalıyor. Drago pençesini açıyor, pençenin ortasında minik bir kalp atıyor, o kalpte binlerce Drago, hepsinin ağzı kadının memesinde, hepsi aynı çığlığı içiyor, ama Drago öksürüyor, öksürük bir hançer gibi saplanıyor kadının kasıklarına, inilti o anda doğuyor, yaşlanıyor, ölüyor, yeniden doğuyor ama hamile.

Metin eriyor, harfler Drago’nun terine yapışıp sıçrıyor. Harfler kadının sırtına kazınıyor, harfler bacaklarını ayırıyor. Boşluktan düşüp bacak arasına doluyor. Kadın şimdi hem inliyor hem susuyor, sessizlik iniltiden daha kanlı, çünkü Drago o sessizliği dişleriyle didikliyor, ritim dağılıyor, tekrar yoğruluyor, dağılıyor, çürüyor, sonra karnından doğuyor ama ters kafadan. Drago’nun bıyıkları kalçasına değiyor, ateş patlıyor, odanın duvarlarından süt fışkırıyor, kadının teri yılan olup Drago’yu boğuyor, ama Drago ateş gibi yılanları pişirip yiyor.

Drago’nun nefesi kadının içinde. Hâlâ kucağında. Hâlâ ısırıyor. Kadın ise artık bir yangın mı, bir boşluk mu, bir çığlığı mı bilinmez, çünkü Drago tüylerini kanatıyor, tüyler doğuruyor, iniltiler katlanıyor. Çünkü ikisi de öyle istiyor.

Varanasi

şimdi kaşi’nin, kutsalın en kirli avlularında,
çıplak ayakların bastığı her taş, yarım kalmış bir ömrün nabzı gibi
ganj’ın kül kokan fısıltıları
en kadim ateş gecelerinde bir rüyanın gölgesiyle geçerken
ayın solgun şahitliği.

ansızın sanskrit ölümlere takılıp,
zamanın durduğu o eski çan seslerinin arasından süzülen,
hem kefenli hem yetim,
hem kuş hem kurşun olmanın ağırlığında,
vaktin dışında çalan o kutsal çanların arasında
bir nefes gibi süzülen
o son vedanın kıyıları
dönüşü olmayan suların hafızasına
yas bekçileri oturmuş
ve yüzüme çarpan kadınlar var,
sanskrit’in unuttuğu kelimeler
doğurup duruyor içimde.

…..

We are learning time
within its shell.
From rotten leaves.
/
And now we are covered
with ash-coloured flowers, the earth that cracks the grapes,
that seed that does not know my face.
At what juncture did it begin
and end?
I had brought you a handful of darkness.

Yet hello.

The colour of the light that does not return.
The breath torn at the shore.
Why does it catch fire so quickly upon the stone graves?
It grows entirely and then vanishes.

Nato biber gazı

perihan abla ellerim kelepçe izi ciğerlerim gaz dolu
bu gece yine başladı o cop odamın duvarından geçti
kaburgama saplandı benimle konuşuyor biber gazı fısıldıyor

“yine geleceğiz”

perihan abla o nato artıkları her gece kapımı tekmeliyor
ama kapı yok
tavandan süzülüyorlar mavi paçavra
gözleri ölü ama beynime bakıyorlar
ben onları çizdim biliyor musun
duvarlara okul sıralarına avuçlarıma çizdim
her çizgimde biraz daha çocuklar anlasın diye
sonra bir gün sokakta karşılaştık coplarını salladılar gözlerimizden kan aktı

perihan abla
ellerimle toprağı kazdım tırnaklarım söküldü
o biber gazlarını parçalara ayırdım ihbarlarını iftiralarını
gece baskınlarını bir bir gömdüm
ama perihan abla bu sabah kalktım ki
mutfak masasında oturuyorlar
çay koymuşlar bardağımı ittiyorlar
sesleri tanksavar mermisi gibiydi

gerçek mi bu perihan abla havaya mı sıktım yere mi
hangisi işkence hangisi direniş ve suçlanan biz

ama perihan abla ben güldüm
ilk gazda ilk copta ilk kelepçede güldüm
çünkü gülmek bir direniştir
duvarlara kameralara o soğuk sorgu odalarına güldüm
ağzımdaki kanı tükürürken güldüm
ve perihan abla onlar da bunu anladı
çünkü o gülüşü de tutukladılar
dosyalandı mahkemeye çıkarıldı müebbet yedi
şimdi o gülüş cezaevinde parmaklıklar ardında yan hücremde sallanıyor
taşlar da gülüyor perihan
taşlar da kahkaha atıyor