Sonata

/

Hatırla
Geceleri buz tutar kristal yalnızlık
Orada duruyorum
Ve biliyorum bildiğini, dar zaman ve ne kadar değilmiş gibi..

/

Oysa bu
Oysa bunlar
Boyunlarını öpmek için uzatanlar
Varlar, vargitler, maviden kırmızıya
Ve eğreltiotları 
Uykularında atları sürüyorlar
Kalkan gözbebekleri
Gittikçe karanlığa dönüşüyor boynumdaki gerdanlık,

Yine de eğilmiyor şarkı dinliyorum
Kuzgun’a söylüyorum, o da yağmura tutuluyor eğilmeden..

,,,
Burada
Yeşili boşalmış ağaç kökleri
Beyaz mermerlere sızan çatlaklık gibi
Bir ülke daha geçiyor üstümüzden
Bach karakalemini çizerken kaşlarımıza

Karanlık veriyoruz
Karanlık alıyoruz

Belki son, notalar, aryalar ve hışırtı ağacı
Ağız kenarlarında kağıtları yırtıyoruz
Yazıyoruz
İlla ki ölü
Çırılçıplak ve dipteki taşlar gibi
Büyüyoruz
Köküne aşık dilsizlik…

Turuncu

Mumyalıktan cehennem kapısını açtım
Fotonlar saçılıyor renk renk
Meyus ve Rodin’in öpüşmesi.

İmlerimiz de olabilirdi, çok simgeli an
Ve değişimde kesinlik
Afyon, şarap, oyuncular ve ötekiler 
Ve Baudelaire’nin kötülük çiçekleri gibi
Yani başlangıç
Yani son
Yani çığlığın resmedilişi.

,,,

Şimdi
Salome ve hastalık
Belki Morgue sokağında çifte cinayet
Don kişot ve ölü katırlar üstünde..

Cervus Noctis


” Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk’ *
Turgut Uyar.*

….

I

Karanlığa ağzımızı açıp
Bağırdık
Bağırdık ama dans eden yoktu
Yanılgıdan ibaretiz.

II

Bu uğursuz
Zuhuru bekleyenler, yazık
Nasıl ölü topraklarda ve kör gözlerde
Diriler, deriler, aynaları unutanlar
Tekmil tekillik
Sureti muazzama
Usanmış
Soğuk
Ve sarsıcı  taş avlular
Hep jestleri taklit ederek
Nasıl da ağırlaşırdık
Nasıl da ağırlaştılar..

III

Belki
Underground, Burkina Faso, içimiz iç
İçimiz kuru, hain ve kurdumuz aç
Yani birdenbire
Lokmalar ve mülteci korseler gibi
Karaşın
Tozunda toz ne kadar makbulse
Geyiğin de yırtıkları vardı, biz de çok korkuyorduk..


Kanopik kavanozlar


mumya boyaları ile sıkı bir sargıya sahiplik
bu şeritler
taşlıklardan gelen vudu büyüleri
ve ra’nın gözü güne erişmek üzere
süslendim
aynaya baktım ve karşıya geçtim..

bir gece, taygetos dağı, vahşi zirveler
ve ışık çizgisinin görselleşmesi
özünü ekledim ruhuma
safir yağ sürdüm, kustum
sembolik sakal koydum çenene..

  ,,,

sevgilim
dekorasyonu bitirdiğimde ağzını aç
gözlerini aç
seni yeniden canlandıracağım anlamına gelir ve ölümsüzlük taşır,

tanrı amon’a adanmış karanlık gibi
iki dikilitaşa bakıp mastürbasyon yapacağız

Art, Anthony Rondinone

19

Ölü Çocuğa Gazel

Her akşam üzeri bir çocuk ölür,
her akşam üzeri Granada’da.
Her akşamüzeri yerleşir de su
dostlarıyla konuşur baş başa.

Yosundan kanatları var ölülerin.
Bulutlu yel ve duru yel yan yana
süzülen iki sülündür kuleler üstünde,
gündüzse yaralı bir oğlan.

Havada kalmazdı tek kırlangıç gölgesi
şarap mağarasında rastlayınca ben sana,
tek bulut kırıntısı kalmazdı yerde
sen ırmakta boğulup gittiğin zaman.

Yuvarladı vadi köpeklerle süsenlerini
bir su devi yıkılınca dağlara.
Gövden, ellerimin mor gölgesinde,
bir soğuk meleğiyle, kıyıda cansız yatan.

Federico Garcia Lorca,

Kaç bap

Ben, Yakup, beni hiç kimse çağırmadı
Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış Yakup*

Edip Cansever*

Hayranım duvarda sabit duran tablolara!
Bir pencere ki perdesi yok
Dolabın rafları kırık
Dört yanımız, üryan sürgünlük
Sandalyeler
Ve ince evlerin ilahi yalnızlığı
Gırtlağımıza kadar batmışız yakup.

Bir kuş
Matruşkalar içinde iç
İçinde heykeller
Nakkaşlar
Kuzgunlar, şenlikler
Bugün de yağmuru beklemiyoruz
Kurbağaları dinliyoruz
Ve düşünüyoruz
Beş parmak, kol, bacaklar
Pişmiş kelleler, sığır kemikleri
Ve kedilerin çöpçülüğü..

Bağdaşmış karanlık
Burada oturup bakınıyorum
Suyun doyurucu yoksunluğu var
Odalar, odalarda küllükler
Ve çağırabilir misiniz yakup, yakup
Çarklar, dinamolar
Kampana çalan trampatalar
Zihnimizde bu şuur değil
O kadar çoktular ki*
Ve o kadar buruşuk kağıt parçaları
Ve biz hep kurbağalar
Kurbağaların arasında yalnızlar
Çağrılmayanlar
Ve her bir zerremiz..

monologo

….

onun üstüne var mı. hayır, onun batışını her defasında görüyoruz daha ne olsun. öteki mi, öteki kim. ne olurdu bir yabancıyı sevseydiniz, belki kafka ve milena olurdunuz. belki paul celan ve ıngeborg bachmann olurdunuz. yalnız safsatalar konuşur ve bu yargıçlar köpürüp neden taşıyor. taşmışlar ama yanlış tarafa kalemleri taşmış. eve, anneme gitmek istiyorum. kusacağım..

diyor ki;

ben piçtim semavere göre. semaverin kaynıyor olması mutluluğu ifade etmiyor. aksine cin ali geliyor ve her şey sıfır noktasında kaynamaya devam ediyor.

Neden diyorum..

çünkü
annemi mor elbisesinden tanıdım. hep kırışık, yamalı, bir askılıkta da inanılmaz asaleti var. ekmek ve süt kokuyor annemin elbisesi.

benim annem ağlayan bir çayır gibi. biz onunla mahkeme ve hep icra yoluyla sevişiyoruz..

bir fotoğrafa bakıyorum; müfettiş seri katillerin testerelerini sergiliyor. sonra bir ressam eline fırçasını alıp cehennemden gelen aletleri aktarıyor tablosuna ; hata fazla tanımlamalar ve kadın ve kaybolanlardan birine ait. piromani.

bir kere kıvrandı, aldırmadım. sonra, iki ,üç dört derken gelip kucağıma atladı. ben de onu sıkıca kollarımın arasında tutarak gidip pencere kenarında bir yere oturdum…

pencere açık. camlar kırık. onun sivrice dişleri var. ben oraya neden oturdum lulu. oturmamalı mıydım. hayır oturdum işte. kafamı bulandırmayın. kim bulandırıyor. ben mi?

….

kırmızı atlı yıldırım hızıyla haber getirdi. birden burnumda sibirya çiyi, yolculuk gibi  hedefsiz bir uçuştu.. sibirya piçiydim ben.
.. .  o da piçti sibirya’da..

..

aslında oyun oyun oyun. rol gereği bütün tanrılar boğar bir şeyleri.. başka oyunlara doğru. bizim manto dediğimiz gözümüzde su geçirir gerçeklik. karaşuk kuruşuk, karaşuk kuruşuk şeyler. uzaklığa övgüyü sadece eğreltiotlarına çılgınlık götüren atlar anlar.