Oyun

Nice söz dizdiğimiz kitaplıklardan

İki raf aşağıya düşüyorduk

Soğuk

Siyah.

Dokuz tahtası vardı lanetlilerin

Bir bileşimin geleceği dizlerinden bükülüyordu

Böyle zamanlarda geçmişte duran kar yaprağı

Gümüş kolye

Bez bebekler

Böyle zamanlar boynumuzu acıtıyordu

Sustuğumuz cümle derinliğinde mavi keder…

/

/

Bütün lunaparklar kamikaze

Balerinin dudağı kırık kırmızı

Duke’nin kedisi


Her bir uzatılmış salımlı sert kapsül
silika,sarı demir oksit, sodyum florür kediler
jelatinli bölünmüşlük lacivert ruh hali ve iğneler..



Büyük bir sıçramayla ‘’ Brando ‘’diye bağırarak uyandım. Elimi kalbime götürüp saniyede kaç kere çarptığını hissetmeye çalıştım. Öleceğim sanki. Kalbim taşımıyordu beni. Sakinleşmem lazımdı. ‘’Bu bir kabus Barbara..’’ dedim.’’ Beynin melatonin salgı boşluğuna düştü. Sakin ol. Hızlı nefes alıp verme. Hızlı düşünme, sakin ol..’’

Zoraki de olsa komedinin üzerindeki telefonu alıp Doktor Brando’yu aradım. Alo demesini beklemeden avazım çıktığı kadar bağırdım.

‘’ Allah belanı versin senin, verdiğin ilaçlar bir boka yaramıyor. Sakinleşeceğime gittikçe deliriyorum. Çok kötü bir kâbus gördüm. Yüzümün yarısı yoktu ve güneş ışıkları göz retinamı parçalıyordu.Brando alo alo..orda mısın..?’’

Karşımdaki ses çok sakin bir ifadeyle kelimeleri seçerek konuşmaya başladı.


‘’Hayır, hayır Barbara, kötü değilsin. Güneş ışığı mutluluğu çağrıştırıyor. Asla kötüyü çağırmamalısın. Bunu içtenlikle söylüyorum. Kollarını kaldır aşağı-yukarı hareket ettir. Sonra bacaklarını karnına doğru çek uzunca nefes al sakince bırak. Ruhunun daralmasına izin verme. Mutlusun ve mutlu olacaksın. ..’’

‘’ Mutluluğunu sikeyim’’ 

‘’ Zaman ve mekânın sana sunduğu bir algılama şekli. Fırtına eser ve deniz kabarır. Tıpkı şu an içinde bulunduğun ruh durumun gibi. Odanı aydınlat, duvarları beyaza boyat. Sakinleş ve kırbacın acılarını unut. Sen al kırbacı eline, kötülüğü kovarak dua et..’’

Adamın sakince konuşması iyice tepemi attırdı.

‘’ Lan var ya, doktor değil de, kilise papazı gibi konuşuyorsun. Kapat telefonu, Allah belanı versin. Senin verdiğin ilaçları..’’’

‘’ Ama, Barbara öyle deme. De ki iyi olacağım.. De ki…’’

Çat diye telefonu kapatıp perdeyi aralayarak dışarıya baktım. 

‘’ Hah dedim, tam ruhuma eş bir gün.’’

Ne zamandır yağmurun ağırlığı kuşatıyor kenti, Ağır kasvetli havaları hep severim. Korkularım, kâbuslarım, gerçek ve hayal dünyam arasındaki gelgitlere çok yakışıyor. Bağırsaklarımın bile alışkanlıkları değişiyor. Göğüslerimde anormal süt salgılarını geliştiriyor. Kas seğirmeleri, kaşıntı ve uykusuzluk gırla gidiyor bu havalarda. Tıpkı yağmurun şehri yağmalaması gibi, gereğinden fazla doz aşımı yükleniyor ruhuma. Hava ve ruh durumum gayet iyi anlaşıyor demek ki. Bu durumdan hiç şikâyetçi değilim. Tek şikâyetim gördüğüm kâbusların günlük hayatımda kalıcı olmaları. 

Biraz daha oyalandım yatağın içinde. Manyak doktorun dediklerini uyguladım. Defalarca ruhuma format atarak santral sinir sistemimi kontrol altına aldım. Böylece sağa sola saldırmayıp uslu biri olacaktım. 

Yağmur isal olmuş gibi yağıyor. Uyuşmuş halimle yataktan kalkıp elimi yüzümü yıkadıktan sonra güzel bir kahvaltı hazırladım kendime. Ağzımın hiç tadı yoktu. Reçel küf kokuyordu. Çay kötü kokulu dışkılama etkisi yaptı damağımda. Bir bardak su alıp ilaçlarımı yuttum. Randevu defterimi açıp baktım.

Saat 3.50 gibi müzik hocasıyla buluşacaktım. Yeni uğraşlar edinmiştim kendime. Heyecanlı ve agresif taraflarımı bir şeye akıtmak istiyordum. Piyano öğrenecektim. Bana iyi geleceğini düşünüyorum. Müzik bir terapi olabilirdi ruhuma. Kahvaltı masasından kalkıp dişlerimi fırçalamak için banyoya gittim. Diş macununu fırçaya koyup dişlerimi fırçalarken aynaya bakıyordum. Bir karartı gölgenin banyo kapısında olduğunu fark ettim. Fırçayı elimden atıp kapıya doğru baktım. Kimse yoktu. Koşarak salona geçtim. Kimse yoktu. Evin her tarafını dolaştım karartıyı bulamadım. Midem bulanmaya başladı. Tekrar geri dönüp yerdeki dış fırçamı aldım. Yıkayıp yeniden üzerine diş macunu koydum. Aynaya bakmamaya çalıştım ama merakımı yenemedim. Kimse yoktu. Çok tedirgindim. Musluğa doğru eğilip ağzımı temizledim. Dolaptan makyaj malzemelerini alıp yanaklarıma hafif allık sürdüm. Sıra göz sürmelerime gelmişti. Elimin işaret parmağıyla sağ göz kapağımı kapatıp diğer elimle siyah sürmeyi çekerken, sol gözümün retinası yapışık olduğu tabakadan ayrılıp lavaboya düştü. Çığlık çığlığa koşup’’Brando, Brando gözüm düştü..’’ diye bağırırken olduğum yere yığıldım. Kendime geldiğimde çıldırma korkusuyla karşı karşıyaydım. Elimi gözüme götürdüm. Parmak uçlarımla hafifçe vurmaya başladım. Gözüm yerindeydi. Görüyordum. 

Halının üzerinde yuvarlanıp kahkahayı nöbetine yakalandım. Ağlayana kadar kahkaha attım. Kendimle oynayıp sakinleştim. Üzerimi giyinerek dışarıya attım kendimi. Randevuma geç kalmak istemiyordum. Bir taksi çevirdim.

‘’ Platonov sokağı no 56 lütfen..’’dedim. 

Yol biraz uzun mesafedeydi. Çantamdan Balzac’ın Eugenie Grandet kitabını çıkarıp göz ucu ile okumaya başladım. Sonuçta ben de Balzac gibi sıkıcı dava dosyaları içinde boğulmak istemiyordum. Belki iyi bir müzisyen olurdum. Kitabı okumaya devam ettim.

‘’ Kimi taşra kentlerinde öyle evler vardır ki görünüşü insana en loş manastırların, en kurak toprakların, en acıklı yıkıntıların verdiği üzüntüye benzer bir duygu verir. Belki de bu evlerde hem manastır sessizliği hem de yıkıntıların kemik yığınları vardır…’’

‘’Hoppala..’’dedim kendi kendime. Başımı kaldırıp yüksek binalara baktım. Binaların içinde yüzbinlerce kemik yığınlarını düşündüm. Hissiz, her şey otomatiğe bağlanmış, kafeslere tıkılmış insan yığınları. İçinde ruh yoksa ha taşra evleri ha yüksek gökdelenler hiç fark etmiyordu. Kitaba devam etmek istediysem de diş gıcırdatmam nüksetti aniden. Şiddetli karın ağrısıyla kitabı kapatıp çantama koydum. Elim kolum bağlıydı ağrılarım karşısında. Sanki küçük keskin canavarlar dişlerini göstere-göstere iç organlarımı parçalıyordu. Aniden gelen bu ağrılı sıkıntılı durumlar canımı sıkıyordu. Elimi karnıma bastırdım. Kalp çarpıntılarım hızlanmıştı yine.

‘’ Sakin ol Barbara…’’ dedim.’’ Bu bir kalp krizi değil, sadece uçlardasın. Doğum yapan bir kadının ıkınması gibi nefes alışlarımı hızlandırdım. Parmağımı boğazıma sokup güzelce ön tarafa doğru kustum. Rahatlamıştım. Mahcup bir ifade ile aynadan taksi şoförüne baktım. Sorun yok der gibi elini salladı. 


56 numaralı binanın önünde indim. Parayı uzatırken taksi şoförü hızlıca uzaklaştı. Arkasından baktım. Sanırım kusmuk kokusu onu çileden çıkarmıştı. Gülme krizim geldi fakat kendimi tuttum. İnsanların bana aptalca bakmasını istemiyordum. Herkes sorgu yargıcı olmuştu nihayetinde. Bu durumdan nefret ediyordum.

Asansöre binip sekizinci kata çıktım. Biraz bakındım. Yeşil boyalı çelik kapının ziline bastım. Bekledim kapıyı açan yoktu. Randevuya sadık olmamak parmak ucumda kendini ifade etti. Sinirli ve uzunca bir kere daha bastım zile. Kapı açıldı. Karşımda uzun yeşil elbisesi ve sarı uzun saçlarıyla hoş bir kadın duruyordu. Gülümsedim. O da gülümsedi.

‘Affedersiniz.’’dedi. ‘’ Lavaboya gitmiştim.’’ İçimden.. ‘’ Tam da sıçacak zamanı bulmuşsun..’’ dedim. Elimi uzattım. ‘’ Ben..Barbara, Barbara Maltevs..’’

Dudaklarındaki tebessüm yanaklarına doğru yayıldı.


‘’ Çok memnun oldum. Ben de İsabella Peryn.. Lütfen buyurun..’’

İçeriye girdim. Rastgele sağa sola bakındım. Duvarlar fıstık yeşiline boyanmıştı. Küçük oturma grubu portakal rengindeydi. Pencereler ve balkon kapısı açıktı. Her köşeye çeşitli renklerde müzik aletleri konulmuştu. Gözüm piyanoya takıldı. Oldukça büyüktü.

‘’ Siyah çok güzel duruyor piyanoda.’’ dedim. ‘’Tıpkı Samuel Beckett’in anagoji imgesine yeni anlam yüklemesi gibi, diğer müzik aletlerinden daha başka, çok başka duruyor…’’

İsabella şaşırmıştı.

‘’ Aaaa, hiç öyle bakmamıştım olaya, genelde açık renklerden hoşlanıyorum. Anladım, siz siyahı seviyorsunuz. Bu arada ne içersin Barbara…’’

Bu saatlerde kahve bana iyi gelir diye düşündüm. Rahatlama anından sonra uyuşukluk çökmüştü üzerime. Sanki dipsiz bir kuyuya düşecektim. Kafamın arka tarafından önüne doğru yavaşça bir uyuşukluk yayılıyordu. Parmak uçlarım soğumuştu. Ellerimi bacaklarımın arasına alıp ısıtmaya çalıştım. Dilim nörolojik artikülasyon bozukluğuna maruz kalmış gibi zor döndü ağzımın içinde.

‘’ Kah-ve, ka-h-ve…’’ dedim.’’ Ter avuçlarımdan boşaldı. Kalkıp gitmek istediysem de buranın daha güvenli olacağını düşündüm. Her hangi bir yerde yığılıp kalmak iyi sonuçlar doğurmuyordu. Gözümü açtığımda hastane odasında buluyordum kendimi.

Kahve çok güzel olmuştu. Teşekkür ettim. İsabella yüzüme bakıp.. ‘’İyi misiniz? Arzu ederseniz başka bir güne erteleyebiliriz müzik dersini…’’ 

‘’ Hayır’’ dedim. ‘’ Ga, gayet iyiyim..’’

‘’ O halde başlayabiliriz ilk dersimize..’’

Piyanonun başına oturdum. İsabella da yanıma oturdu. Dizlerinin üzerinde müzik kitabı vardı. Parmaklarını birkaç kere havada dolaştırıp ‘’ Önce do tuşu ile başlayacağız Barbara…’’

‘’ Peki..’’ dedim.

Manik reaksiyoner kara safram gittikçe bozulmaya başladı. Başım fena dönüyordu. Kendi kendime güldüm. Ağır sendromlu gözbebeğine hoş geldin Barbara dedim. Ne oldu tuşlara basamıyor musun? Sorun değil. Var olmanın halini yaşıyorsun demek ki. Sorun değil. İki tablet yemekten sonraya buyur. Ayrıca karanlık çökmek üzere uyuma vakti yakın sayılır. Çökmese de umurumda değil. Takhisis’in en sevdiği beş kafalı kromatik ejderhayı çağıracak değilim kâbuslarıma, sanırım Sargonnas’ı daha çok seviyorum. Çabuk öfkeleniyor veya içinde saklayıp intikamını fena alıyor. Yani bir anlamda hainliği de güzel kokuyor. Şimdi uçarak la tuşuna basmalıyım.

‘Do..’’

Boğazında şişkinlikler oluşuyor değil mi? Barbara. Nefes alıp vermede zorlanıyorsun. Her şey üstüne doğru geliyor. Aniden yaygın kabarcıklar oluşuyor teninde. Kafan güzel mi güzel oluyor. Karabasanlar, sonsuz düzlükte koşan köpekler, deve dikenleri. Boğulacak gibi oluyorsun. Yüksek uçurumlardan yuvarlanma isteği. Uyuma isteği. Islanmış taşlar, gölgelerini yiyen atlar, büyük heykellerin la minör gamında keyifli ruh dönemeçleri. 

Hahahhahhhaaa haaaaa.

Düşünmeye ne gerek var Barbara. Düşünme bunları. Bütün bunlar ağır bir zamanın keskin uğultuları. Beynini kilitle. Baudelaire de sevmezdi zaman kavramını. Zaman ve mekan yok. Sadece içindeki şeytan konuşuyor. Unut ve müziğe odaklan.

‘’Do, do..’’

Çok yorgunum İsabella,kasvetli görünüyor her şey. Kulağımın dibinde tınlayıp durma. Trenlere bak. Merdivenler kırılıyor kendiliğinden. Ölmüş sineklerin piyano tuşlarında ne işi var. Parmak uçlarımda asılı kalmış bu çürük yağmuru kim eğiriyor. Otlara bak, doğanın çekirdeğinde durmadan sallanıyorlar. Sallanmaları güvenli bir yer bulamadıklarından olsa gerek. Yine de sana söz veremem İsabella, güvenli bölgeler yok. Klonlanmış mor gezegenli sitelerin içinde sana söz veremem.

‘’Do, do, doooo…’’

Hiçbir kelebekle konuşmuyorum. 900 mg kanama, ağır kanamalar la minör gamında çay kendi kendine kaynıyor. Gidip altını söndürüyorum. Çay kararıyor. Öğürtüler, öğürtüler. Hiçbir kelebekle konuşmuyorum. Ağır kokulu hemşire önlükleri, ağır iğneler, ranza üzerinde kan lekeleri. Yüzümü sarıya boyuyorum, yeşile, lacivert dökülüyor ruhumdan.

Hahhahhha hahhaaaaaa.

Evet..hiçbir kelebekle konuşmuyorum .Ruhlarını iki kanatlarına takıp gidiyorlar. Buna izin veremem. Amacım koleksiyonuma güzel renkler katmak değil, güzel dekoratif iğnelikler yapmak. Nasıl bağırıyor kamyon lastikleri ve kelebekler erken ölüyor iğne ucunda.

‘’Do, Barbaraa, Barbar’aaaaaa..Do tuşuna basacaksın diyorum…’’

Biri bana Barbara diyor. Mavi oktav defteri sayfa dokuz geliyor aklıma. Benim de şansızlığım başımın tepesinde durmadan ‘’ do tuşu ‘’diyen kulak çınlaması. Başımı çevirmeden piyanonun tuşuna dokunuyorum.

‘’La..

‘’Do Barbara, do tuşu, bir türlü anlamıyorsun. Önce buraya basacaksın. Defalarca söylüyorum. Hadi, parmaklarını gayet yumuşak bir biçimde dans eder gibi havada birkaç kez çevirip do tuşuna dokun..’’

Beynimin içinde Bauhaus- paranoya müziği patlıyor. Santral sinir sistemim zıvanadan çıkmış durumda. İsabella’ya bakıyorum. Oturduğu üzeri kumaş kaplı ayaklı piyano sandalyesinde önü oldukça açık yeşil elbisesi ve nota kitapçığıyla bir kraliçe edasıyla durup hafif yüksek perdeli sözlerine devam ediyor.

‘’Bak Barbara, tuşlara sert basmamalısın. Kol el ve parmaklarda incelikli bükülmeler olmalıdır. Bir orkestra gibi kendini dinlemeli ve yönetmelisin. Şimdi yeniden başlayalım ama önce do tuşuna basacaksın…’’

‘’ La…

‘’ Allah belanı versin çatlak manyak karı. Bunu bilerek yapıyorsun değil mi. Beni çileden çıkarmak istiyorsun. Sanma ki farkında değilim. Kendi kendine konuşuyorsun. Ne dediğin belli olmuyor. Ağzın gözün kaşın seninle beraber konuşuyor. Allah belanı versin. Do diyorum. Dooooooooooo…Deli misin?..’’


İsabella’nın neden bağırdığını umursamadım. Hoş uzun zamandır da hiçbir şeyi umursamıyorum. Sadece kendimle ilgiliyim. Bağırması bana gayet olağan geldi. Yağmur iyicene şiddetlenmişti. Gözüm İsabella’nın saçlarına takıldı. Bağırdıkça saçları dikene dönüşüyordu. Dikenlerin arasındaki yuvadan kafasını uzatan kuş ciyak ciyak bağırıyordu. 

‘’İsabella, şunun sesini kes ve lütfen emzir onu.. ‘’dedim. 

Beni duymadı bile. Bağırmasına devam etti. Hızını alamayıp balkon cam korkuluğa yaslanıp elini yağmurun altına tuttu. Zavallı minik kuş, damlalar henüz büyümemiş kanatlarına değdikçe daha yüksek perdeden cıyaklıyordu. Tiz sesler asabımı bozmuştu. Oturduğum piyano sandalyesinden yavaşça yere süzülerek balkona doğru süründüm. Kimse bana deli diyemezdi. Ben deli değildim. İsabella’ya yaklaşarak ayaklarından tutup onu sekizinci kattan aşağıya yuvarladım. Kafatasının dağılma sesi yukarıya kadar geldi.

Korkudan balkon köşesine sinmiş kuşu avuçlarıma aldım. Duvarlara tutunarak turuncu koltuğa kadar gidip oturdum. Kuş biraz ısınıp yeniden ciyaklamaya başladı. Elbisemin düğmelerini çözdüm. Kuş mememe saldırdı. Emerken ısırıyordu. Ona bir isim verdim. ‘’Duke’’ dedim..’’ Büyüyünce sitelerin süs havuzlarına işe..’’

Duke mememden ayrılıp cıyykkkk diye öterek dediğimi onayladı. Bayılmışım. Kendime geldiğimde silik ve bulanık görüyordum. Başımdaki silueti tanıyamadım. Ses tonundan Loko olduğunu anladım.

‘’ Loko..’’ dedim.’’ Ben birini öldürdüm. Tımarhaneden kaçmış gibi bağırıyordu. Loko duydun mu beni ahhhahahaha düşerken yeşil elbisesi muhteşem görünüyordu. Loko bırak o elindeki mendebur iğneyi meleğim,böyle acıtamazsın beni..’’

Ambülânsa konulduğumda Duke’yi göğsümde saklayıp elbisemin düğmelerini ilikledim. Yine hastaneye taşınıyordum.

Kasvetli havaları severim. Hastane odasından dışarıyı seyrettim. Yağmur damlaları cama vurup aşağıya süzülüyordu. Melankolik bir durumda odada yalnızdım. Canım sıkılıyordu. Bir şeylere odaklanmam lazımdı. Hemşire Loko’yu çağırdım. ‘’Meleğim::’ dedim. ‘’Yanıma çene çalacak bir arkadaş istiyorum. Mümkün mü.? Ayrıca sulu yemeklerden de istiyorum göğsümdeki kuşu beslemem lazım..’’

Loko biraz düşündükten sonra. ‘’ Tamam’’ dedi. İçimden küfürü basmak geldi. ‘’ Tabi’’ dedim.’’ O kadar iğne ve ilaçları sen de yesen her hangi birine saldırmayacağın konusunda emin olabilirsin.’’ Göğüslerimin arasında uyuyan kuşun kafasını okşadım. Elimi ısırdı.

Bir süre sonra hemşire Loko çok güzel bir kadınla içeriye girdi. Bir çocuk gibi sevindim. Sohbet edeceğim bir arkadaş edinmiştim. Yatağımda doğrulurken Duke viyakladı. Keyfi bozulmuştu. Kulağına eğilip’’ ses çıkarmamalısın seni görürlerse alırlar benden.”

‘’ Uyu şimdi’’ dedim. İçimizdeki bütün Trieste akıl hastanelerini yıkacağız..

İçimdeki atlar biraz sakinleşmişti. Hafta sonu ayrıldık hastaneden. Ben evime döndüm. Duke saçlarımın arasında büyürken her saç telim yılana dönüşüyordu. Onu yılanlara veremezdim. Odamın duvarlarını koyu bulutlu renklere boyadıktan sonra bir koşu makası alıp saçlarımı duvarın dibine döktüm. Yılanlar süzülüp odayı terk ettiler. Duke çıplak kalan kafamdan ellerime düştü. Onu alıp duvara çizdiğim ağacın üstüne koydum. Kanatları zifiri bir karanlığı yırtarak gözden kayboldu…

Görsel. Barbara Bezina.

Kediliiğneli

Chinaski uzun suredir ayak bileğime sarılmış olmaktan sıkılıp yavaşça diz kapaklarıma doğru bir hamle yaptı. Belli ki omuzlarımda uyuyan Lulişkayı kıskanmıştı. Lulişka omuzda uyumayla yetinmeyip bazen göğsüme çıkıp başını boynuma koymayı seven zilli. Chinaski ise psyclon nine tarzında aniden sertleşen biri. Ona karşı dilimin ayarını iyi belirlemem gerekiyor. Dilimin ayarı bozulunca o da bozuluyor.

Bugün dilimin iyi tarafında mıyım bilmiyorum. Lulişka’nın kulağına yaklaşıp mırıldandım.

’Lulişka Chinaski de senin gibi boynumda uyumak istiyor. İzin ver kızım !’’

Lulişka onu odadan dışarıya atmamı istiyor.’ Peki’ diyerek at desenli yatak örtüsünü yavaşça kenara çekip dizimin hizasında duran Chinaski’ye bakıyorum. Bacakları huzursuz bir şarkı gibi sert, kuyruğunu bir sağa sola sallayıp çarşafı dövüyor. Belli ki kabullenmiş değil. Kabullenmesini de beklemiyorum. ’ Gel oğlum kucağıma hadi’ dememi beklemeden odanın kapısına fırlayıp kapıyı Lulişka ve benim yüzüme bir güzel çarpıyor. Lulişka gayet memnun ben de kıçımı devirip örtüyü kafama çekiyorum.


Sen kimsin diyorum. ‘’Öldürdün kediyi’.’Kedi mi?’’ diyor.’ Ben buralarda bir kedi göremiyorum.Ne ağır bir uyku ve rüya tanrım, burası neresi bunlar benim göğsümde ne yapıyorlar. Bunlar kim? Biri siyah diğeri alacalı iki kediyi emziriyorum. Göğsümün biri küçülürken diğeri büyüyor. Küçülen göğsümdeki alacalı kedi aniden kuru bir iskelete dönüşüyor. Sol göğsüme bakıyorum siyah kedi büyüyüp bir adama dönüşüyor.’Sen kimsin’ diyorum dehşetle. Sadece gülümsüyor. Ani bir reveransla elimi dudağına götürüp öpüyor. Bir kedi çevikliğiyle beni sırtlayıp çatıya çıkarıyor.

‘’ Burada ne yapacağız’’ diyorum.

’Tango’’

‘’Tango mu?’Göz bebeklerim büyüyor sanki.

’Ben tango bilmem ki.’’

‘’Uzatma benim eski bebeğim’ diyerek beni sert biçimde kucaklayıp bir o duvara, bir öteki duvara çarpıyor. Arada elimden tutup havada döndürerek zemine çarpıyor beni. Göğüslerim kanıyor. Evet, göğüs uçlarımdan oluk oluk kan geliyor. En tehlikeli av zamanındayız. Alaskalı bir sapkının kollarındayken o gür sesiyle bağırıyor.

‘’ Hiç sıkılmıyorum diz kapağında. Sıkıldığımı mı sanıyorsun. Benim aklımda olan bir avı düşünüyorum o anlarda. ‘’

Bağırıyor yine. Beni durmadan duvarlara çarpıp duruyor. Kalın kafatasları büyüklü küçüklü çeneler, çıkık yanak kemikleri, kaşlar, uzun kollar, ince ve kalın boyunlar dökülüyor çatı tavanından.

‘’Yeter’’ diyorum.

‘’ Hayır’’ diyor. ‘’ Tango ateşinde kuşların avlanması gerekiyor benim eski bebeğim.’’

Göğüslerim kanıyor tanrım. Bu adam kim. Ben neden bir rüyanın içindeyim. Uyanmak istiyorum. Bir nefes, hayır ölüm gibi ağır, bir nefes daha, hayır psyclan nine gibi sert ve zalim. Uyanmak istiyorum. Bir nefes nefes nefes, zoraki gözümü açıyorum.

‘’ Lulişka ’ diyorum.’ İn sırtımdan. Hayır diyor bir ses.

’’Ben Chinaski.’’

Dilimin ayarı bugün çok güzel sayılır. Chinaski’ye izin veriyorum’’Peki’’ diyerek yüzümü ona çevirip göğsüme alıyorum onu. Mırıldanmayı pek bilmez. O daha çok eylem adamı. Uzun dilini çıkarıp göğüs uçlarımı yalıyor. Sert ve kaygan bir dili var. Göğüslerim bu sefer başka bir acısı var. Boynuma uzanıyor. Belli ki hiç durmayacak.

‘’İşe gitmeliyim Chinaski’ diyorum. ’’

‘’ Odanın kapısı yok’ diyor. Pençelerini boynuma geçirmiş. Kapıya bakıyorum odanın kapısı duvar ile örülmüş. Dönüp yüzüne bakıyorum

‘’ Boş ver işi bebeğim’ diyerek doğrulup müzik kutusuna yöneliyor. Psyclok nine’nin use once and destroy şarkısını açıyor. Şarkı oda duvarında yankılanırken Bay Chinaski ile sevişiyorum. Chinaski ayak bileğinden sıkılır. O boyun sever ben de bir boynun şah damarını severim. O boynumda morarma kesikleriyle oynarken ben yatağın başucunda duran sağ ve sol prize işaret parmağımı sokuyorum. Psyclon nine gibi güçlü bir ses akımında Chinaski aniden üzerimden yarım metre yukarıya fırlıyor. Gerilmiş bir yay gibi dili dudağımdan aldığı kandamlasıyla dışarıya sarkmış, saçları da organı gibi dikleşmiş öyle durup bakıyoruz birbirimize.

Bugün harika bir dilim var. Yarım metre yükseklikte kolları ve bacakları gerilmiş, kalbinden geçen akım parmak uçlarımda ateşe dönüşerek Chinaski’ye mırıldanıyorum.

‘’ Çok fazla psyclon şarkısı gibi duruyorsun Chinaski duşa girmeliyim’’

***     

Önümdeki notlara bakıyorum.’’En önemli radikal amaç ona ıstırap vermektir. Çünkü başka bir insana acı vermek kadar büyük bir güç yoktur’ diyor psikopatın teki.

‘’Bir seri katili harekete geçiren güdüler’’ diyerek Chinaski’ye bakıyorum. Kaç gündür benimle konuşmuyor. Sadık olmayan bir sevgiliyi öldürmüşüm gibi yüzüme hiç bakmıyor. Çok sessiz. Bu sessizliği korkutuyor beni. Lulişka ise tedirgin. Ona soruyorum.’’ Chinaski konuşmuyor benimle, yine küstü bana sanırım, sence neden?’’

Düşünüyor. Elini diğer elinin üzerine bırakıp cevap veriyor bana.

‘’ Shakespeare’nin eseri Othello’da korkunç Lago vardır. Hiç bir neden yokken yok etmeye çalışır. Nedensiz kötülük.’’

‘’Burada kötü ben miyim? Lulişka bunu mu demek istedin.’’

‘’ Her ikiniz ’ diyor. Çünkü diliniz ve kimyanız aynı. Bir garip erotik fenomenin en şaşırtıcı örneğinde masum bir kusmuğu boşaltırken ayrışıyorsunuz. ‘’

’ Yani bazı seri katillerin evcimen yapıları vardır. Kurbanlarını bir yere kapatırlar ve oraya gömerek bir şey olmamış gibi evlerinin yolunu mu tutarlar demek istiyorsun.’’

’Bunu Chinaski’ye sorabilirsin. Ben bilmiyorum.’’

Dönüp Bay Chinaski’ye bakıyorum. Parke döşemesinin altında sanki benim cesedime bakıyor. Tıpkı bir katilin ilhamını bastırması gibi gözleri sabitlenmiş.

***

Bugün eve erken geldim. Kapının arkasında Lulişka hemen boynuma atladı. Öpüşüp bir güzel yaladık birbirimizi. Zilli ıslak mamanın kokusunu almış. Aniden kucağımdan atlayıp elimden bıraktığım poşete saldırıyor. ’Hayır, kızım, az sabret soyunup döküleyim diyorum.’’ Az biraz sabret bak aç olan sadece sen değilsin diye ses tonumu yükseltip birine gönderme yapıyorum. Memnunsuz bir yüz ifadesi takınıyor Lulişka.’’ Getirdiğin mamayı sikeyim’’ der gibi gidip masanın altına kıvrılıyor. Odaya geçerek üzerimdeki kıyafetleri bir çırpıda çıkarıp yatağın üzerine fırlattım.Aç değilim kokuşmuş yemek üstü bir avuç sinek ölüsü yedim eve gelmeden önce. Kendime bir kahve yapıp çantamdaki dosyayı çıkarıp salondaki masanın üzerine bıraktım. Biraz ateşim var sanki. Boğazım ağrıyor. Televizyonda netflixi açıp yarım bıraktığım The Tudors’u izliyorum.

Yamyamlar ve katiller. Bir alay sikik yüzler odanın ortasına doluşuyor.

Bütün bu yüzler arasında gözüm Chinaski’yi arıyor. Ortalarda yok. ‘’Lulişka diyorum Chinaski nerede. Hiç oralı değil zilli. Kalkıp mamayı önünden alıyorum.

’ Chinaski nerede’

Gözkapakları düşüyor Lulişka’nın.

‘’ Sen işe gittiğinden beri görmedim onu’.

‘’ Nasıl görmedin. Kapıyı kilitlemiştim.’’ Elimdeki mama kabını yere bırakıyorum. Mamayı iştahla yiyor.

Chinaski diye bağırıyorum. Ses yok. Evin her yanına bakıyorum ses yok. Bütün kapı ve pencereleri açıp de diyorum. Ses yok.’’ Hey Chinaski anladım kızgınsın bana saklanmana gerek yok. Söz bir daha seni yataktan düşürmeyeceğim.’Yine ses yok. Telaşlanmaya başlıyorum. Ellerim bir alay sikişmiş The Tudors suyu kokuyor. Ellerimi yıkamak için banyoya yöneliyorum. O da ne! Banyo küçük penceresinin altındaki duvar yıkılmış. Hızlıca kafamı sokuyorum duvardan içeri. Chinaski duvarı yıkıp havalandırma camını parçalayıp gitmiş.

‘’ Lulişka’ diye bir çığlık atıp koşarak geri geliyorum.’Bırak yemek yemeyi, koş git yukarı çık Chinaski’ye bak diyorum. Lulişka yukarıya çıkıyor. Bekliyorum gözüm banyo duvarında. Lulişka geri geliyor. Yüzünde tuhaf bir ifade var.’ Ne oldu’’ diyorum. ‘’ Şey’’ diyor kekeliyerek ‘’gözleri Chinaski’ye benzeyen boyalı bir at duruyor yukarda’. Lulişka’ya iki ıslak mama daha verip ‘’bak diyorum beni oraya götürmelisin, nasıl yaparsın bilmiyorum ama poşetteki bütün mamaları dönüşte sana vereceğim.’’Lulişka bir pantere dönüşüp yavrusu gibi ensemden yakalayıp havalandırma boşluğundan tırmanarak beni boyalı atın önüne atıyor.

Vücudum uyuşuyor sanki zehir içmişim gibi elimi enseme götürüyorum. Büyük bir yara çukuru oluşmuş. Alçak Lulişka beni öldürmek mi istedi. Sallanıyorum binanın tepesinde. Bir hayal gibi yarı at yarı insan kılıklı bir şey görüyorum. Ensem fena acıyor. Orada bir kıpırtı var sanki. Cereyan çarpmış gibi tüm organlarım titriyor.’’Zilli Lulişka’’ diye bağırıyorum havalandırma boşluğuna. Lulişka beni zehirlemişti ve gözlerimin önünden boyalı bir at akıyordu. Bayılmışım. Kendime geldiğimde tuhaf bir şeye dönüşmüştüm. Doğrulup ne olduğunu anlamaya çalıştım. Havalandırmanın üzerindeki kırılan camda kendimi seyrettim. Tanrım! Tek boynuzlu bir ata dönüşmüştüm. Alçak Lulişka atı ata kırdırıp eve konmak istiyordu.

Karşımda sentor’a benzeyen Chinaski’ye bakıp,

’ Hey Chinaski’ dedim. Bacakların at gibi, belinden yukarısı savaş tanrısına benziyor kılıcı kuşanmışsın oysa bugün dilimin ayarı pek güzeldi.’’

‘’Lulişka ‘’diyor gözümün içine bakarak. ‘’ Dönüşte onu çiğ çiğ yiyeceğim. Seni bir ata dönüştürmemeliydi.’

’Benim kılıcım yok’’ diyorum.

Sertleşiyor.’Evet tek ve keskince, alnının ortasında bir boynuzun var. İğne gibi keskin duruyor.’

’Evet ‘diyorum. Alaska’da tutuşan tango ateşi gibi, bol ışıklı gece çeken bir çatıdayız kalaşnikoflu gibi.

Rüzgâr tüyler ürpertici, şok dalgaları gibi gelip saçlarımızın ortasında dolanırken Ed Gein bir cesedi gömüyor nalbur dükkânına. Kim kimin kanını emerse ölümsüz olacakmış gibi çatıda birbirine giriyoruz. Chinaski’nin kılıcı boynumu delerken, benim de alnımın ortasındaki sivri iğnem Chinaski’nin şah damarını parçalıyor. Kiss! Benim eski bebeğim.

Kötü şehvetli kara dul Belle Gunness’in yanıp kul olmuş çiftlik evinde kömürleşmiş kadın ve erkek cesedi buluyorlar. Lakin tek bir sorun vardı. Cesetlerin kafası nereye gitmişti. Ve neden çiftlik evinde glamur through debris çalıyordu.

Netflixteki bütün sikikler kulağımın dibinden yavaşça çekiliyor veya daha çok geliyorlar üzerime. Yorgunum. Televizyonun karşısında sızmışım yine. Kalkıp yatağa doğru sürüklenirken Chinaski aniden saklandığı yerden çıkıp kucağıma atlıyor. Ellerimle yüzünü tutup dudaklarından öperken aniden kasılıyor. Durup yeniden kasılıyor.’ Hey dur kusacak mısın?’ demeden büyük bir gürültüyle kusuyor. İki kesik baş yüzümden yuvarlanıp kucağıma düşüyor.

Epigram

Benim sevgili Carcila’m

Hiçlik bahçesine gelip bu ağaca neden bakıyorsun

Yemin olsun ki

Senden önce varsıl piçleri geldi

Fırıldak ve aç gözleriyle çabucak bitirdiler ağaçları

Sertleştiler

Aslan postu çekip oturdular

Dingin malaha ırmağında

Küçük tanrıydın sen

Saphi’nin küçük tanrısıydın sen

Dokuz oktav katıksız şarap içen

Aletini okşayan güzel Carcila

Ne olurdu erken gelseydin

Törenleri kutlamada onların kılıçları

Ne kıyım

Bir tütün sardım

Ölmeden önce hamama gidiyorum

Hiçlik bahçesini düzenleri

Düzdüm ben

Ben düzdüm

Carcila bu gülünç değil mi

O ağaçtan bir kamış yapmıştın kendine…

Bulanık ağaçlar

Birdenbire

Kuş uçuran ellerim

Kökünü yiyen bir bahçeyi okşar

Üç boyutlu ezgi

Magritte de ışıklarını kapatır

Ve istiridyenin içinde duranlar

Birbirlerinin ağızlarını emerler

(Konuşmayalım)

/

Sonra

Geceleri ay ışığına bakanlar

Kendi süretlerini görürler

Ölüm ne kadar kuytu

Bir ağacın ulaşamayacağı kadar uzak.

Z-RAPORLARI

I


Herkes biraz ölümcüldür kendine ve bir başkasına. Bir çiftlikten kaçan birini okumuştum. İskoç köylüsüydü. Bir mağaraya yerleşip kadın yemek istiyordu. Deniz suyuna batırıp kendini tuzla yıkanmak istiyordu. Herkes biraz ölümcüldür. Kedigözüne bakıp görürsünüz- büyümek ve düşmek. Süslü kelimeler ve kazıklara bakıp diri – diri yakılan ortaçağ ilişkileri gibi.

***

Bütün psikopatlar suçlu mudur?. Suçluysa neresinden bakacağız. Ürkütücü boyutluk, akıl maskeleri- empati faşizmi ve merhamet çizgisinde çocukluğundan yoğrulup bir kediyi ve köpeği boğazlamanın yavaşça büyüyüp yükselmesidir kapıyı çalan bir kadının boy ölçüsünü almayla başlayıp cinsel organlarını şişlemeye götüren yol. Tuhaf imza atmalar, naylon çoraplı ve süslü fiyonklu Albert Desalvo gibiler.

***

Sonra

Herkes biraz ölümcüldür. Ayinlerde insan karşısına çıkıp kurbanlarının iç organlarını ödül olarak görüp bir tebrik kartı bırakanlar; Çok ciddi kafa yaralanmalarım var. Annem frengiden öldüğünde bir yetimhane kapısına bırakıldım. Henüz bebektim ve içine kapanıp altımı ıslatıyordum. Sonra dönüştüm ve en yakınlarımı kafa arkasından vurdum. ‘’ Bana haksızlık edenleri affediyorum ‘’

II


İnsan açabilseydi buzdolabını dökülecekti belki de iç organları a dan z ye akıl hastaneleri ve boğazladığın bir ruhun soğuk aynalarıydı, umarım herkes kendi tenine tecavüz ederek başkasına zarar vermez ve sıcaklaşır her buzdolaplarına uzanan el ve ayna yüzleri.

Her hayal diğer hayali beslerdi ve bu yüzden rüzgar eserdi korkunç lago gibi kötülük tanrısıydı nedensiz boşluğa haykırmalar, nedensiz aşık olmalar, nedensiz gidiş ve gelişler, hepsi nedensizdi. Bir neden olan yerde kimse durmazdı, nedensiz beslenmeler vardı tıpkı bir buzdolabına uzanıp açlık duygusunu yok etme isteği gibi.

Sonra bir daha açarsın soğuk buzdolabını. Aslında içtiğin süt değil belki de kandamlasıdır. Şeytani atardamarların fantezileridir. Aradığını bir kitapta bulamayanlar için eğlenceli bir can sıkıntısıdır müziğin sesi ki sonuna kadar açılmaz, iç sessizlikte bir telefon ucundan akar cinayet yerleri. Birincisinde Herman Mudgett vardır. Yasal olmayan yöntemlerle kürtaj olan kadınların iç organlarını söken elleri vardır bir buzdolabına yaklaştığında ‘’ ben karın deşen ve ruhlarınızı parçalayanım ‘’diye ciyak ciyak haykırdığıdır bir kadının veya adamın içine doğru arabasını sürebilir ve kapanabilirdi buz dolap kapakları. Sıcak bir kahve lütfen kanlı olsundu!


Belki de katil bir kadındır buzdolabı kapağından fırlayıp saçlarını rüzgara veren lacivert saçlı bir asidir ve kurbanın gözlerine bakıp bağırır ‘’ vay be bu sefer hakikaten uçtum’’ bu iki serseri beni nasıl görebilirdi buz dolap kapıları kapalıyken ve aynayı alıp gitmişken güzel diyalogların ve biraz da hoşlantının fısıltılarında ben birini öldürmüştüm ve Ed Gein benim öldürdüğüm cesedi taşıyordu kollarında ‘’ biraz beslenmek bayım, açım ve doymak istiyorum bir eterin mayhoş kokusunda lütfen bütün kapakları kapatınız ki sinekler konup benim et parçalarımı çürütmesinler. Fetiş objeler, fırınlar ve güdülenmeler.

Bu kaçıncı cinayetindi diye sordum kendi katilime, hiç dedi, sen hiçbir buzdolabı kapağına yapıştın mı buz gibi yüzleri vardır ölülerin, kimi evcimendi, kimi sapık, kimi yanlış adam ve kadınlardı. Hep beraber bir yerde kesiştik ve evcilik oynadık hepsi buydu. Neden soruyorsunuz ki arka bahçelerin hepsi sessizdir ve kemiklerini taşır karanlıklar. Buzdolabını açtım ve hepsi döküldü kollarımdan aşağıya. Hepsi buydu. Hayran locasına hoş geldiniz sevgili avukatım, buyurun bir sigaramı yakın ve sakin olun. Ben de buradayım. Göğsümü açın sonsuz buzdolapları dökülecek ayaklarınıza. 

Evet, bütün buzdolaplarının kapısını açtım. Beyinler döküldü, salatalar, beyin kıvrımına benzeyen marullar döküldü ayaklarınıza, şimdi susunuz ve bir masa başındaki cilveleşmeye bakınız, oynanan en hasta mektup, zodyak’ın mektubu diyebilirsiniz buna. Sapık kadınlar ve adamlar bir Z raporundan akarak geçti gözlerimin önünden.

Yarın yemekte ne var sevgili yazarım. Lütfen soğuk bir menü olsun. Bol ketçaplı kırmızı kanlı canlı, bir de Jeffrey Dahmer’li oyun kartlarımız olsun.

III

Biraz karnım ağrıyor diyorum. Sanırım regl olacağım. Biraz kan damlası ağrısından bir şey olmaz diyor içimdeki ses. En çok kırmızı kadife pastayı seversin sen. Yerken ağzında çevirdiğini biliyorum. Tıpkı bir kenara yığdığın kişilere benzetiyorum kadife pastalarını, onlar da kuytu bir köşede eriyip gittiler.

Hayır diyorum yanılıyorsun. Bu daha çok winstor düğümü gibi sıktıkça her sesin savakları büyüdü duvarlarımda, biraz gevşettiğimde suda bir yığın böcek, çözüp attığımda zıt ilişkilerin birbirini çekip itmesi gibi bir yığın karın ağrılarım oluşuyor. Bu yüzden boşaltıyorum içimdeki kan damlalarını ve bir yığın seri katiller görüyorum çevremde, insan insanın, insan başkasının, insan kendinden olmayan diğer canlıların. Beni suçlayamazsın bu kadar katiller varken. Önce dinlemesini öğren.



Bir şey görmüştüm Ossıan’ın düşünde nizam ve serkeşlik. Bir bıçağın ucu göründüğünde ya altına işersiniz korkudan ya da serseri mayın olursunuz. Kendinizi savunma mekanizması. Burada aniden ötüverir bir yağmur kuşu ve ölür. Birden algılarsınız Culmin’in ruhunun annesine görünüyor olmasını bir tabloda. Anne beni çok dövüyordun bir bıçağın ucuyla, gri koyu lekelerim akıyordu. Senin öfkenin büyük saatleriydi ve ben vebalılar diyordum o saatlere. Ateşin üzerinde yürümek gibiydi. Tik tak-tik tak..

Sonra Alfred Kubin’e ait loth’un karısı tablosunu gösteriyor bana nizami savcılarım, o benmişim gibi geceleri kalkıp yürüyormuşum veya koyu karanlığı yansıtan ruhum uyanık zihinlerin en ön safında yer alarak karşı konulmaz korkunç boşluğa bağırıyormuşum. Hepinizin boğazını keseceğim. Pis lanetliler, vebalılar..

Hayır hayır hayır diyor içimdeki sesin sesi, ben katil değilim. Gökyüzü kapıları kendiliğinden gıcırdamadı. Güzel yeleli atlarımı bir duvara bağladılar. Öyle bir şey yerleşti ki içime lotus çiçeğinin içindeki mücevherdim ben. Kimsenin katili değil.

Nizam ve serkeşlik, regl astarımı kaldırıp fırlatıyorum bacak arasından. Kan bacaklarımdan aşağıya süzülüyor. Birazdan kalemimi kıracak olanlar bağıracak. Sanığın bir iğne ile uyutulmasına karar verecekler. Bu sefer kol damarlarımdan regl olacağım anne. Evin uğursuz kuşuydum. Bir düğün bahşettin bana. Eteklerimde bir ölümün bildirgesidir. Tekmil yıldızlar görünür geceleri ve bir tanesi sönebilir.

IV

Akla uygun olmayan kelimelerim var. Aileler, beraberce köy panayırından dönenlere saldırılarım var. Kurt sürüleri ve eski moda gelenekleriyle yürümüşlüğüm var. Varsıllar ve yoksulları hiç ayrım yapmadan silahımın ucuna almışlığım var. Hepsi pislikti.

***

Yüzeyin altı diye yazmalıyım. Derinliğine kadar boşlukta ve boş duruyor bazı şeyler. Yüzümdeki maskeyi göstermemi imkânsız kılmalıyım. Bir kediyi portakal sandığına hapsedip gözünü çıkarıncaya kadar döven karşı komşuyu seyrediyorum. Doğum günü pastasını kalabalık dostlarıyla gülümseyerek kesen şu sevimli ihtiyara bakıyorum. Aynı ihtiyarın küçük bir çocuğu samanların üzerine yatırıp tecavüz edişini izliyorum kırık tahta aralığından.Yüzümdeki maskeyi çıkaramam ben.Tuhaf psikopatolojik kafa yapısındayım. Kancalı adamın öyküleri gibi öyle boşluğa bakıp plan kuruyorum cennet ve cehennemden gelen seslere cevap verip fotomontaj yapıyorum. Sonra yürüyüş yoluna bakıyorum seçtiklerimin ayak izlerine. Lanet olası küçükken buz tutanlardanım. Bir türlü çözemiyorum kendimi.

***

Fotoğraflar, fotoğraflar, marazi hayallerim var. Hatıralar, bir dizi polaroid kurbanlık koyunlarım ve geyik göğüslerim var. Bir kez hâkimiyet alanına yaklaştıkça bir çuval kafataslı, domatesli salçalı kemik koleksiyonları oluşturmak panayırlardan dönenlerin seslerini bastırabilir. Üçlü, dörtlü, yirmili dijital sergilerim gibi.‘’ Kendimi sizin dünyanızdan X’ledim’’ diyerek duruşma sahne repliklerini okuyorum. Adımın tutanaklarda ‘’ en iyi öldürücü ‘’ olarak geçmesini istiyorum.


Bana neden sörf yaptığımı soruyorlar. Şaşırtıcı cevaplarım olabilir. Buyurun gelin beraber izleyelim Docteur Petiot’yu ve benim boşluğa neden bakıp oraya buraya zıplayan kelimelerimin asla sorgulanamayacağını. Çünkü sahte fenerlerden nefret ediyorum. Oyunlar suç kartları, sonuç kartları.

‘’Benim çok fazla cesetlerim var. Oyunu kazandım. Avukatım da bana aşık oldu. Hapishaneye bir tabanca soktu. Kaçmama yardım ediyor. Yeniden zar attım.’’

Aort Anevrizma

zaman diyorum chinaski
elim gömleğinin düğmelerinde
birazdan göğüs uçlarını karartacağım
suya olta bırakmak gibi
sırma bir güneş parlayacak
ve
kemerini çözen h a y a l i m
beni bir bahçede durduruyor

şu kapıyı geç
şu kapıyı geç
şu kapıyı geçsene

verona’lı tabloya beşparmağını basıp yüzünü döndü;
senin o suskun dilin kılcal damarlarımın katili
bir paket sigara
parfüm şişesi
komedin üzeri sütyen gölgeleri
dilinde on parmak bal
parmağını kes kütüğe as
tişörtunu çıkar
hepsini çıkar
her defasında

şu bahçeyi geç
şu bahçeyi geç
şu bahçeyi geçsene

kar yağmış sakalında mantomu çıkarmadım
bizi sollayan bütün taşıtlar
gitmeleri taşır
bir kıvrım pazarlığı
yılanlı yol
kendi güllerinin kıyısı
iki yarısı değil
diken
hiç boyunları ısıran
bir öpüşün rüyası gibi
bütün savaşların felsefesi vardı
şeftali ağaçlarına büyür
çürütürler
senin göğüs uçlarını çürütmeliydim
malia suyu
uzuvlarımı ısıtan sappho’nun orospusu
çoğu zaman belime dolanan dilin
önden fermuarlı
bazı gecede kararırlar
kardan beyaz- beyazdan siyaha

o lekeli havayı çek
o lekeli havayı çek
o lekeli havayı çeksene

atina’nın orta yerinde masaya konulan çiçek
bacaklarım vardı
bir tramvayın altında
gümüş bir matara
mezbahalık hayvan leşi
mememi bıraktım
boyun sinirlerimi
yavaşça gel
irkilmiştin

ben şimdi beyaz bir bulut çekiyorum
spiral paraliz söz
bir iğne ucunda
siz
traşsızdınız atınızın eyeri yoktu
benim kasıklarım su kaynatıyordu

şu ızatonik şişeyi aç
şu ızatonik şişeyi aç
şu ızatonik şişeyi açsana

bir oyuncak
koltuk altına çeker takımyıldızlarını
siyah dalları vardı
turuncu el
çayına düşen bir güneşi vardı
chinaski
zaman paydos
küf bağlamış asma dallarını
fideyi kes
trenin gitmesine az kaldı
bir blues yüksekliğinde
ağzına kadar saracak bizi
şarap bağları
gözyaşı şişesinde

şu makası getir
şu makası getir
şu makası getirsene

birleşmiyorduk
orospum
chinaski’nin sürtüğünü öpüyordun
şeytan girmişken ruhumuza
su işler
demir döver
olgunlaşmayan her meyve düşer. d ü ş m e l i d ir.
panjurları tozla yıkadım
uykuya dalmışken

şu kuğunun boynunu kes
şu kuğunun boynunu kes
şu kuğunun boynunu kessene

kanamalar vardır
bulanıkça donuk bir beyazlık
bir dişi kurt ulur
derisi koyu
ölümcül kış vardır
hayalini kurduğu bir yabancının konuğudur;

gitmelisin. g i t m e l i s i n.
hiç ev yok
her şey dengede durur
canım benim
sappho’nun pek güzel orospusu
tanrı da bilmiyor

şu ışığı söndür
şu ışığı söndür
şu ışığı söndürsene.