Sarı, ilahi bir deliliğin ve çürümüş bir büyünün rengiydi. O yatak bir sevişme mekanı değil; etten, kandan ve ezoterik fısıltılardan örülmüş bir sunaktı. İki beden, birbirine dolanmış lime lime bir et yığını halinde, o kirli sarı cehennemin tam ortasında yüzüyordu. Çarşafların mavi damarları, onların altında ezilen ruhların çığlıkları gibiydi.
Kadının kara saçları, bir gece yaratığının uzuvları gibiydi; adamın boynuna, göğsüne dolanıyor, onu karanlığın derinliklerine çekiyordu. Adamın teni artık bir insana ait değildi; sarı, mor ve kangren olmuş turuncu tonlarıyla, fırça darbeleriyle parçalanmış, kutsal bir işkencenin tuvaliydi.
Kadın tutkuluydu; öyle bir tutkuydu ki bu, sevmek değil, ruhu emmek, eti kemikten sıyırmaktı. Her gece adamı soyup onu haz alacak biçimde okşuyordu ve aynı zamanda sado-mazo duygularla parçalıyordu. Ama bu artık basit bir zevk ve acı alışverişi değildi. Dokunuşları, okült bir ritüelin adımlarıydı. Tırnakları adamın derisine geçtiğinde, bu bir cezalandırma değil, bir mühürleme, bir adama, bir yok etme ayiniydi. Kadının parmakları adamın omurgasına kenetlenmiş, sanki onun canlı canlı kaburgalarını söküp kendi içine yerleştirmeye çalışıyordu.
Adamın inlemeleri, zevk ve dehşet arasında sıkışmış hayvani bir ulumaydı. Bedeni, o amansız fırtınanın ortasında grotesk bir şekilde bükülüyor; bacakları, kolları, sanki kemikleri yokmuşçasına imkansız açılarla kıvrılıyordu. Kendi etinin parçalanışını, ruhunun bedeninden sıyrılışını hissediyor, ancak bu yok oluştan tarifsiz bir mistik haz duyuyordu.
O sarı alevlerin içinde, iki beden tek bir et parçasına, tek bir kaos kütlesine dönüşmüştü. Kadın, adamın göğsüne eğildiğinde, sadece tenini öpmüyor; sanki onun kalbini dişleriyle söküp alıyor, kanını bir şarap gibi içiyordu. Adam, kadının o kara saçlarının arasında kaybolurken, kendi benliğinin silinişini, bir tanrıya kurban sunulurcasına kabul ediyordu.
Bu, birleşmenin değil, birbirinin içinde eriyip yok olmanın, etin ve ruhun sınırlarının silindiği karanlık bir vecd halinin resmiydi. Ter, tükürük ve kanla yoğrulmuş o mavi damarlı çarşafların üzerinde, birbirlerini hem yok eden hem de var eden iki vahşi yaratık, o sonsuz sarı cehennemde her gece yeniden dirilip, her gece yeniden parçalanıyorlardı.
Tablo. Egon Schiele




