Çürüme

İmorden. Simyacı. Yirmi yedi yıl. Aynı taş oda. Duvarlar tertemiz. Neden? Dolaplar etiketli. liçeler, kalsine tuzlar, reçineler. Tertemiz. Tertemiz. Ama o tek şeyi istiyor. Felsefe Taşı. Yılanın kuyruğunu ısırdığı spiral labirent. Biliyor. Nicolas de Valois. “Beş Kitap ya da Sırların Sırrının Anahtarı.” Her okuyuşta bir paragraf onu ürpertiyor. Hayır, ürpertmek yetmez; tırnaklarını derisine geçiriyor.

“İlk olarak, aralarında bir mücadele olur, öyle ki ikisi de sert ve şiddetli bir çürüme ile birbirini yiyip bitirir.”

O gece. Her gece. Ama bu gece farklı. İki kutsal malzeme. Cam kap. Güneşin altında on kez arındırılmış kükürt kokan adam. Yedi kez yıkanmış cıva kokan kadın. Normalde? Soğuk. Mesafeli. Dururlar. Ama İmorden ateşi yükseltir yükseltmez, bir şeyler kırıldı. Önce ince, metalik bir çığlık. Sonra iki gölge birbirine saldırıyor. Adam kızıl saçlı, ateşten bir kumdan heykel gibi? Evet. Kadın akıcı, parlak bir sıvı, kadın suretinde? Evet. Bakıştılar. O bakış nefret. İştah. Masumiyet yok. Savaş? Hayır. Yamyamlık.

Adam korları fırlatıyor. Kadının gümüşi teni buhar, havaya karışıyor. Çığlık. Ama kadın akıyor; bir nehir gibi sızıyor adamın içine, bedenine, kemiklerine. Kızıl kemikler. Kükürtlü etini şişiriyor, mantar gibi çürüyor, şişiyor, çürüyor. İkisi de çığlık atıyor. İmorden dehşetle izliyor. Elleri camda. Terliyor. Ağzı açık. Nefes yok. Adam kadının bir kolunu koparıyor, kemiriyor. Kadın sıvılaşıp adamın gözlerine akıyor, içeriden yiyor.

“…Öyle ki ikisi de sert ve şiddetli bir çürüme ile birbirini yiyip bitirir.”

Harfiyen. Gerçekleşiyor. Bu an. Nigredo. Kitapların nigredosu değil bu; kararma değil, tamamen tükeniş. İki taraf yok oluyor. Adam son nefesinde kadının kalbini söküyor. Kadın son damlasında adamın beynini eritiyor. İkisi aynı anda cansız düşüyor. Eşzamanlı ölüm. Kapta artık iki varlık yok. Köpüren, simsiyah bir çamur var. Kokuyor. ölü, safra, demir, küf kokusu boğazını sıkıyor. İmorden elini cama dayıyor. Cam buz gibi. Hayır, cam ateş gibi. Fark etmez. Gözlerinde yaş var. Fısıldıyor: “Bitmedi.” Ses çatallı, kırık. “Bu sadece başlangıç.”

Ertesi sabah o siyah çamurun içinde küçük bir altın damla gibi parlayan bir tohum görecek. Ama o gece birbirini yiyip bitiren iki insanın yarattığı karanlık, İmorden’in yüreğine öyle işlemiş ki… İmorden bir daha asla uyuyamadı. Gözleri açık. Tavana bakıyor. Taş duvarlar tertemiz. Tertemiz. Tertemiz. Çürümüyorlar. İmorden de çürümüyor. Neden ki?

buz rengine

bazen ipliğin nakışında görüyorum
ayağa kalk ve taş parçaları gibi kırbaçla
sanatın tozu
kapalı perdeler ve yüzler gölgelendiğinde
yağmur yağmaya başlar, ağzımın yanında ölü ağaçlar ve boğuk sesler
taşla konuş ki avlulardaki suyun rengini içelim
ve kırmızı şarapların şerefine
ve yalnız mezarların solgun saçları için narin bir ağıt,

yoklardı ve nefes almıyorlardı
her görüntüyü kesen aynadaki yansımanın sonsuzluğu
ve parmak uçlarında
bir kuşun mezarındaki ot gibi büyüyüp uzuyoruz
ve daha sonraları,
.

loya’m şimdi gel.
buz yavaşça kıvrılırken kuzeye doğru
içimde misafir. uyandığımda yine ben oluyorum
şimdi geliyor musun.
tekrar gelecek misin..böylesi iyiydi..

“yort savul!”

dört, istanbul boğaziçi değil bu, burası daha dip, daha dar,
kızıl kilise’nin altında söylenmiş bir duanın tortusu,
ayvansaray’da bir duvar dibinde kazınmış bir adres,
balat’ta bir kapı zili çalıyor ama kimse açmıyor, içeride bir hayalet ağlıyor
hayır, ağlamıyor, tırnaklarıyla oyuyor çamuru,
çamurun altında ne var biliyor musun?
çamurun altında bir başka çamur,
onun altında boğulmuş bir hıçkırık,
onun altında çözülmüş bir ayakkabı bağı,
onun altında sararmış bir çocuk resmi,
onun altında ne yazıyor?

on bir, cevap veremediler.
on iki, çünkü soru çok kaotikti.
on üç, çünkü cevap da kaotik olurdu.
on dört, çünkü kaosun içinde bir düzen vardı ama o düzeni ancak
— bekleyin —
ancak haliç’in dibindeki çamuru yüzüne sürmüş bir çocuk görebilirdi.

O gece

Gece yarısı, odanın içinde bir ağırlık vardı. Duvarlar nefes alıyor gibiydi, sıvaların altında bir şeyler kıpırdıyor, saat ilerledikçe gölgeler kendi aralarında fısıldaşıyordu. Ay, camın ardında öylesine bol ve parlaktı ki sanki gökyüzü doğum sancısı çekiyor; her sancıda yeni bir yıldız düşüyor, her düşüşte odanın içine kısa, keskin bir ışık sızıyordu. Yatağın kenarında oturuyordum; ellerim dizlerimde, parmaklarımın arasında hâlâ bir jiletin soğukluğu duruyordu. Yorganın kıvrımı, bir kumsalda dalganın vazgeçtiği yer gibi çizilmişti yere. O uyuyordu. Nefes alışı, derin ve düzensiz, birinin boğazını sıktıktan sonra geri çektiğin eller gibi titrek. Odanın köşesinde, komodinin üstünde yarım kalmış bir bardak su vardı; suyun içinde ay ışığı eriyor, dibe çökmeyen bir bulut gibi salınıyordu.

“Leşim leşimin üstünde tüter,” diye fısıldadım. Kendi kokumu duyuyordum. Ölü bir şeyin kokusu değil, daha çok uzun süre aynı yerde bekleyen bir vücudun unutkanlığı. Perdelerin aralığından sızan ay, yere dörtgen bir havuz yapmış, toz zerrecikleri bu havuzda yüzüyor, ağır ağır batıyordu. Oysa ben bu gece onu öldürmüştüm. Bir bıçakla, bir yastıkla değil; daha beter bir şeyle; Onu, kendimi bildim bileli sevdiğim her şeyden daha çok sevdiğimi söyleyerek.

Ama Ulysses, daha önce davranmıştı. Kalbimi çoktan sökmüştü.. Odanın tavanında, sıvanın çatladığı bir yer vardı; bu çatlak, bir nehir yatağı gibi kıvrılıyor, karanlıktan karanlığa akıyordu. Ulysses’in yüzüne vuran ay ışığı, onu mermerden bir heykele döndürmüştü.

Uyandığında, gözlerini açtığında yapacak ilk şeyi biliyordum. Jiletle yüzünden uykuyu sıyıracaktı. İnce, pembe bir çizgi çekecekti elmacık kemiğinden başlayıp çenesine doğru. Uyku, onun için katılaşmış bir reçineydi; her sabah kazımak zorundaydı. Bu hareketinde, tıpkı Ulysses gibi bir şey vardı. Zaten o da Ulysses’ti. Her sabah yolculuğuna böyle başlardı. Bir yara açarak, bir acıyı tazeleyerek. Çünkü dönüş yoktu. Eve dönüş yoktu. Ben de onun İthaka’sı değildim artık. Pencerenin dışında, rüzgâr olmayan bir gecede ağaçlar usulca sallanıyor; dallar, bir şeyi işaret eder gibi aynı yöne eğiliyor, sonra vazgeçiyordu.

“Nasıl olsa Ulysses en benzeyeceği gibi bir adam,” dedim sessizce. Yani hiçbir şeye tam olarak benzemeyen, her şeye sadece benzeyen. Tıpkı şimdi yanımda uyuyan bu Ulysses gibi. Aşka benziyordu, ama aşk değildi. Kana benziyordu, ama kan akmıyordu. Ölüme benziyordu, ama ikimiz de nefes alıyorduk. Odanın içindeki ağırlık artık bir eşyaydı; dört duvarın arasında sıkışmış, nefes alan, yutkunmayan bir canlı. Ay, camın ardında iyice yükselmiş, gökyüzünün tam ortasında bir göbek bağı gibi sallanıyordu.

Sonra Ulysses döndü. Uyurken bile, yastığın altına uzanıp jileti buldu parmakları. Gözlerini açmadan, alışkanlıkla, bir cerrah soğukluğuyla çizdi yüzünü. Uyku, ince bir deri gibi soyuldu. Altından yorgun, fakat uyanık bir adam çıktı. Odanın içi bu hareketle birlikte küçüldü; tavan alçaldı, duvarlar yaklaştı, ay ışığı keskin bir bıçak halini aldı.

Bana baktı. “Ne yapıyorsun?” dedi.

“Seni öldürdüm,” dedim.

Bir an durdu. Jileti yastığın altına geri itti. Sonra kalktı, üstündeki tişörtü çıkardı. Yara izleri vardı sırtında, benim değil, kendisinin. Her sabah uykuyu sıyırmanın izleriydi bunlar, her sabah biraz daha ince, biraz daha derin. Bu izler, ay ışığında haritalara benziyordu; hiçbir denize kıyısı olmayan kıtalar, hiçbir limana varmayan rotalar.

“Peki,” dedi Ulysses. “Ama sevişmeye geldik.”

Ve haklıydı. Bu ölüm, bu sökülmüş kalp, bu yolculuk, bu İthaka hepsi bir bahaneydi. Gerçekten yapmaya geldiğimiz şey, nefes alırken birbirimizin ciğerlerini sökmekti. O gece, ay batana kadar, leş leşin üstünde tüttü. Odanın duvarları eridi, tavan göğe karıştı, yer deniz oldu. Gökte bol aylı bir geceydi. Ve aşk, tam olarak buna benziyordu; bir cinayetin kanlı avucunda, bir mektubun kayıp zarflarında, bir jiletin ucunda sallanan uykuda. Ama yine de, yine de sevişmeye geldik. Şafak sökerken, Ulysses yastığın altına uzandı, jileti çıkardı, yüzüne henüz düşmemiş günü kazımak için bekledi. Ve ben, onun İthaka’sı olmadığımı bilerek, yine de yanında oturdum. Çünkü dönüş denen şey, zaten hiçbir zaman eve varmak değildi. Dönüş, her sabah aynı yarayı açabilmekti.

görsel.pinteres.

karanlık

eğer istersem
uyuyor ve uyanıyorum
bir ucundan parçalar gibi.

karmaşık
her zaman ırmaklardan fazladır bu kısa yıl
beyaz ölümler
kim içindi
büyük acı gibi
karanlık ve avuçlarımı soyacağımdan daha sıkı
cam kırıklarını paramparça eder
yüzümü öper
vahşi ruhumu öper.