Kadehin içindeki kırmızı şarap, lambanın titrek ışığında kan gibi parlıyor. Meyhanenin duvarları nemli, tavan alçak, havada sigara dumanı ve unutulmuş sözler var. Kadehi tutuyorum ama içmiyorum. Sadece bakıyorum. İçimde dört ses uğulduyor, dört rüzgâr, dört ağız.
İlki Arthur Rimbaud, delikanlı, dağınık sarı saçlı, gözleri çılgın. Dudaklarında isyan, avuçlarında yıldırım. “Bu kadehi içme,” diyor, “bu şarap, bu meyhane, bu hayat, hepsi birer kafes. Seni uyuşturmak için yapılmışlar. Kadehi kır! Cam kırıklarıyla yeni bir dünya yaz! Sarhoş ol, ama şarapla değil; başkaldırıyla! Her şeyi geride bırak! Bu kadın bedeninden sıyrıl, bu isimden, bu sokaktan. Git! Nereye? Bilmiyorum. Ama git! Kaç! Çünkü kaçış, tek gerçek şiirdir.”
Kadehi biraz kaldırıyorum, ama içmiyorum. Ellerim titriyor. “Kaçacak yer yok,” diyorum sessizce. “Her yer, her zaman, aynı.” Rimbaud kahkahayla patlıyor; “O zaman kendi içine kaç! Ama orası da meyhane, kadın. Orada da sarhoşsun.”
İkincisi Charles Bukowski, ağır ve sarhoş, kırışık bir yüz, sigara dumanı, kan çanağı gözler. Sesi asfalt gibi pürüzlü. “Kimse kaçmıyor,” diyor, “bırak şu Rimbaud’yu, o bir hayalperest. Bak bana, hayatı gördüm. Kaldırımda yattım, pislik içinde yuvarlandım, ama ayaktayım. Bu kadehi iç, iç! Hayat boktan, ama şarap güzel. Acıyı unutmak için değil, acıyla dans etmek için iç. Sarhoş ol, sende kal, çünkü sarhoşken bile yalnızsın. Ama yalnızlığının tadını çıkar. Kimse gelmeyecek, kimse seni kurtarmayacak. Sadece bu kadeh var. İç ve sus. Susmak da bir şiirdir.”
Kadehi dudaklarıma götürüyorum, bir yudum alıyorum. Şarap boğazımdan aşağı acı bir nehir gibi akıyor. “Susmak bir şiirse,” diyorum, “ben çok şiir yazdım.” Bukowski hırıldıyor; “O zaman yazmaya devam et. Ama yazarken içmeyi unutma.”
Üçüncüsü Edgar Allan Poe, karanlıktan geliyor, gözlerinin içinde boşluk, sesi bir tabutun kapanışı gibi. “Kadın,” diyor, “bu kadeh şarap değil. Bak, ne görüyorsun?” Kadehe bakıyorum. Şarabın içinde kendi yansımamı görüyorum, ama ağlıyor. “Kendimi görüyorum,” diyorum, “ağlıyorum.” Poe fısıldıyor: “O sen değilsin. O, içindeki ölü kadın. Hepimizin içinde bir ölü var ve seni çağırıyor. Bu kadehi içtiğinde onunla buluşacaksın. Ama korkma, ölüm uykudan başka nedir ki? Her şey geçer, ışık geçer, aşk geçer, acı geçer. Sadece karanlık kalır. Ve karanlık, en sadık dostundur.”
Kadehi masaya koyuyorum. Ellerim buz gibi. “Karanlık beni bekliyor,” diyorum, “ama henüz değil.” Poe’nun sesi uzaklaşıyor; “Beklerim, kadın. Karanlık bekler.”
Dördüncüsü Ece Ayhan, en sessiz, ama en keskin. Kırık bir ayna gibi, her parçası başka bir şey gösteriyor, sesi bir çocuk ağlamasıyla bir yetişkin kahkahası arasında gidip geliyor. “Kadın,” diyor, “bu meyhane, bu kadeh, bu şarap… hepsi yarım. Sen de yarımsın, herkes yarım. Rimbaud kaçmanın yarısı, Bukowski sarhoşluğun yarısı, Poe ölümün yarısı. Ama sen hepsinin yarısısın. Ve yarım olmak, bütün olmaktan daha gerçek. Çünkü hiçbir şey tamamlanmaz; aşk tamamlanmaz, şiir tamamlanmaz, hayat tamamlanmaz. Sadece kırık aynalar gerçeği gösterir. Bu kadehi içme, ama içersen de sakın tamamlanmaya çalışma. Eksik kal, eksik kaldıkça var olursun.”
Kadehi tekrar alıyorum. İçindeki şarabın yansıması artık ağlamıyor, gülümsüyor. “Eksik,” diyorum, “evet, ama bu eksiklik doluluktan daha ağır.” Ece Ayhan’ın sesi bir ıslık gibi kayboluyor; “Ağır ol, kadın. Ağırlık seni uçurur.”
Kadehi bir daha kaldırıyorum, ama içmiyorum. Şarabın içinde dans edenleri görüyorum; Rimbaud’nun isyanı, Bukowski’nin sarhoşluğu, Poe’nun karanlığı, Ece Ayhan’ın kırıklığı. Ayağa kalkıyorum, kadehi masada bırakıyorum. İçimdeki sesler sustu, ama dört şairin fısıltıları duvarlarda yankılanıyor; Rimbaud “Kaç!”, Bukowski “İç!”, Poe “Bat!”, Ece Ayhan “Kal!” diyor.
Kapıya yürüyorum. Arkamda yarım kadeh, dört ses, bir meyhane. Kapıyı açtığımda dışarıda dalga var, Maillol’un dalgası. Amsterdam’dan, Paris’ten, Mexico City’den, Viyana’dan gelmiş, şimdi burada. Dalga beni sarıyor, ama boğmuyor, içimdeki dört sesi bir anlığına susturuyor. Ve dalganın içinde kendi sesimi duyuyorum;
“Ben Rimbaud ile kaçtım, Bukowski ile içtim, Poe ile battım, Ece Ayhan ile kaldım. Ama hiçbiri değilim.
Dalga çekiliyor. Sokağa adım atıyorum. Arkamda, meyhanede, Rimbaud, Bukowski, Poe ve Ece Ayhan’ın birbirine karışan sesleri bir çığlığa dönüşüyor, ama artık duymuyorum.
Ben sadece… yürüyorum.. Bir başka sese doğru…