Fısıltı


inilti gibiydi, duydum nehirlerin intiharını
kendi kederiyle yağmur kaybolduğunda
beni daha yukarı bırak
orada
kesik su damlası
kuru sazlıklar
ve
baudelaire’in kötülük çiçekleri…

sen şimdi ipliği eğirme  lina’m
kirmanı kırık
dallar ipince
kapkara rüzgar
ve yoncalar ezildiğinde
soğuk mermer kuşları çeker
iskeletler limon ağaçlarını..

Katatoni

Bir ev dolusu iskelet toz bulutunun içinde aniden kayboldu. Kediler çöpleri eşelerken açlıktan parçalanıp uçtular. Toprak siyah ve isyan halinde. Gök koyu lacivert  titreyerek kendini aşağıya bırakıp bir toprağa çarpıyor, bir denize. Bir toprağa bir denize…

Hico’nun gözlerinin içinde..


Yeşil tanklar
Yeşil tanklar
Yeşil tanklar
Yeşil tanklar..
.
.


Masaya su koy

İçimizden boşalan cesetlere baktık
Uyuduk, uyanamadık…

Tutuşuyor gökyüzü, aşağıya büyüyen ağaçlar gibi
Her köşede kayıp çocuklar, anne kokusu
Binlerce parça ki
Temel parçacıklar değildi zeminde oynayan
Gölgeli bir kız ellerini sürüyor yüzüne
Ah hiç büyümeseydim
Her yerde
Yanık kokusu var
Ve devlet.

Sakın arama
Sessiz duvarların gölgelerini
Bir yargıç kalemini kırarsa Ankara sokaklarında
Ölüm vaktidir dalga gibi yayılan
Jiletler böler ruhları
Bir usta malasını sürer duvarlara, kapanma zamanı
Zaman ki
Verandasız kuş
Çürük sazlıklara doğru
Kesiyor annem saçlarımı
Nallar çivileri çekiyor o zamanlarda
Yılanlar suları
Gözbebeğim kanları çekiyor

Bu vakitlerde.

Biri döndürüyor daireleri
Aşağıda kuyuda uyuyor iskeletim
Ve birileri yiyor beynimdeki solucanları

Yuvarlıyorum gözbebeklerimi paspasın altına
Lili Marlen çalıyor
Zagreb’de mantar barları
Caz ustaları
Black jek ve rus ruleti
Bir kadın doyumsuz eğlence sunuyor askerlere
Ve bir adam düzenli olarak altını ıslatıyor
Bir trenim olsaydı eve giderdim.

Haki bir renk kalbimin üstünde
Renklenmek için sokaklara çıkmıyor hiç kimseler
Araçları gördüm kaldırımlarda, akşamdı
Sorgucu gözlerle izliyorlardı
Ankara göbeğinde açlıkla terbiye etmeye çalışıyor devlet
Oysa susanlar da suçludur bir parça
Masaya su koy, ekmek
Burada kış var, işkence
Burası
Cellât âlemleri

Karahindiba

bir gün bile açılmadı, bu karanlık onun gözleri
biliyorsun, konuşmuştuk
değirmenin gölgesinde, biliyorsun kuşlar ıslık çalmıştı içimizde
ağzımı açtım uçup gittiler. kimse bakmadı
yedi gün ağladık..

sonra durduk..

bir taç açtı uzak ülkede, yağmur serpmekte
bir gül için, aynada öğle
kapkara kapı
kapılarda mor renkli ölüler var lina’m

kimseye söylemedik
şarap döktük kuşun gözüne…

.

Klesti

Klesti

Belki
Armonika’lar
Gecenin kozasını yırtıp
Sabahı çatlatan iskete kuşu
Gelsindi o renk
Beyaza bulanıp suretimizi
Rengini rengimize katan alaşım
Şimdi çök
Şimdi çoktan çökmüştü
Eski ahşap veranda
Biçem dilinde
Bir figür uykusuna inanmak gerek
Katmanı çınlatan o ses
Burada bugünkü  gibi
Beyaz çanlar santurlu mozika çalarken
Eğilip gözlerime bak ey ğormoti
Ayine dur
Kökü üç, kökü beş
Kökleri flanbur kokulu nevi  süretim
Her  parça gizin diyarı
Sisi doğuran tanrıça ve paganlar gibi
Dans edip yükseldik
Ve kaybolduk.

Ses

bir mermerin fısıldayışı
ayın uyku vakti,
bilmem kaçıncı defa kendine çatlayış.
.
.
.

buradan kaçalım kıyıdan kıyıya
en göçebe kuş zamanı lina’m
tunç memelerin unutacağı son
buradan kaçalım, tüm ipliklerin dolandığı
rüzgar ve aşklar..
ve
biz bilmiyoruz, ırmağın şarap tükettiğini
suyun gözünde avlu kapısı hep sarhoş
rengini  yutan gölgeler gibi
taşa dokunduk..