Branka Noc, tepenin zirvesinde oturmuş, geçmişin hafızasını kılıcıyla bir kayayı yontar gibi işliyordu. Demirin taşa her vuruşunda çıkan takırtı, sanki ölülerin kemiklerine vuruyordu. Yonttuğu figürlerin arasında lepralı kadınlar belirdi; her biri bir at arabasının arkasında sürüklenen ölü bedenler ve kuzgunların gözlerini oyup çıkardıkları biçimde tanınıyordu. Taştan dökülen her toz zerresi, kuma düştüğünde beyaz kurtçuklara dönüşüyor, kurtçuklar yapış yapış bir sesle toprağı yararak yeniden lepralı kadın oluyordu. Branka, kılıcının çelik yüzeyinde akan bu dönüşümü izliyor, kan ve kader kokusunu içine çekiyordu.
Derken uzaklardan bir gurultu geldi. Önce tekerleklerin taşları ezişi duyuldu; gıcırtılar, aksların ağır iniltileri, demir çemberlerin kayalara sürtünüşünden çıkan uzun, tiz cızırtılar. At arabasını taşıyan Vandal Krov’du. Aslında bu kadınları tanımıyordu ama Vandal bir ruhu olduğu için ona benzeyen Branislav Krov tarafından görevlendirilmişti; görevi, her zaman bir planı olan tanrısı Branislav’ın işlerini yapmaktı. Arabanın arkasında, birbirine çarpılmış ölü bedenler yatıyordu; her çukurun içinde çürümenin kendi ritmi vardı. Vandal sürücü, elinde dizginleri sımsıkı tutmuş, gözleri boşluğa dalmış bir şekilde yol alıyordu. Onun nefes alışı bile mekanikti; derin bir hırıltı, ardından boğazından kopan kuru bir gırtlak sesi. Araba, Branka’nın oturduğu tepenin eteğinden geçerken, arka taraftaki ölü bedenlerin iç organlarından sızan gazların boğuk glug glug sesleri yükseldi. Branka başını kaldırdı. Kılıcını havaya dikti; çelikten yansıyan ay ışığı, arabanın arkasındaki karanlık yükü aydınlattı. Lepralı kadınların tenlerindeki kurtçuklar, arabanın geçişiyle hızla çoğalıyor, sırtlarından dökülen beyaz damlalar yere düşerken pıt pıt ve ardından cızırtılı bir guruldama ile yeniden kadın formuna bürünüyordu. Vandal Krov bu manzaraya bakmıyordu bile; onun görevi arabayı Sahra’ya sürmekti. Tekerlekler kuma girdikçe çıkan hışırtı, kum tanelerinin altında ezilen kurtçukların guruldamasıyla karışıyor, araba ilerledikçe ardında vıcık vıcık bir iz bırakıyordu.
Branka Noc, kılıcının üzerindeki oyunları okudu. Kartlar değildi bunlar; ölü kadınların kader çizgileriydi. Kılıcın demirinde kıvrılan yansımalar, arabanın çölde nereye gideceğini fısıldıyordu. Ama fısıltı birden kesildi. Çölün ucundan gelen ağır, eşit adım sesleriyle birlikte, binlerce çürük ciğerin aynı anda öksürmesiyle oluşan korkunç bir uğultu yükseldi. Branislav Krov, kolera ordusunu toplamış, atının üzerinde zırhının altından sızan sarı terlerle geliyordu. Her nefesinde ciğerlerinden kopan hırıltılı gurgu sesleri, ordusundaki yüzlerce askerle birleşerek adeta bir fırtına kopardı. Atın nal sesleri takır takır değil, sanki çamurun içinde boğuluyormuş gibi vıcık vıcık çıkıyordu. Branislav atından indi, kılıcını çekti. Kınından çıkarken çıkan ses, bir kemik kırılması gibi çatlak ve ardından gelen gıcırtıydı. Ama en baskın ses, boğazındaki kolera ordusunun her solukta çıkardığı o derin, yapışkan gurul gurul sesiydi.
İki savaşçı, ay ışığının altında karşı karşıya durdu. Branislav’ın kara, düz kılıcı havayı yardı; bir vınlama ile inerken Branka’nın kavisli kılıcı bir ıslık gibi savruldu. Demirler birbirine girdiğinde çıkan çıngırak öyle keskindi ki çölün sessizliğini yırttı. Branislav her hamlesinde nefesini tutamıyor, ciğerlerinden kopan o boğuk guruldama ile kılıcını indiriyordu; Şak! Bir vuruş, hırıltı. Şak! İkinci vuruş, ardından balgam dolu bir öksürük. Kılıçların arasından fışkıran kıvılcımlar, ayın altında sarı-yeşil bir ışık saçıyordu, tıpkı koleralı askerlerin gözleri gibi. Branka sıyrıldı, kılıcını ters çevirdi. Çeliğin üzerinde oynayan ay ışığı, tepenin yamacındaki kanlı kumları aydınlatırken, hâlâ uzaklaşan arabanın tekerleklerinin o uzun gıcırtısı savaşın ritmine karışıyordu. Branislav hamle yaptı, kara kılıcını yatay savurdu. Çelik havayı keserken çıkan ses, tıpkı arabanın altından akan çürük sıvıların şapırtısı gibi nemli ve keskin bir cızırtıydı. Branka diz çökerek karşıladı; iki kılıcın buluşmasından çıkan güm sesi çölde dalga dalga yayıldı. Derken Branka sıçradı, kılıcını yukarıdan aşağıya öyle bir savurdu ki, çıkan ses ne bir ıslıktı ne bir vınlama; daha çok, arabanın tekerleklerinin kumda boğulduğu o son derin seslerin çelikle buluşmuş haliydi. Branislav’ın kılıcı ikiye ayrıldı. Kırılan parça havada döndü, ay ışığında ting ting diye sekerek kuma düştü. Branislav diz çöktü.
Ama ölmedi. Boğazından kopan o sarı, yapışkan gurultu bu kez bir kahkahaya dönüştü, boğuk, hırıltılı, ciğerlerinin derinliklerinden sökülen bir hıhıhı sesi. Branka kılıcını sıktı, hamlesini yapacaktı ki, çölün karanlık ufku birden sarı bir dalga gibi parladı. Kolera ordusu! Branislav’ın geride bıraktığı zehirli nehir, tepenin ardından akmaya başlamıştı. Binlerce sarı zırhlı, nefesleri birbirine karışmış, ay ışığında gözleri ateş böceği gibi yanan askerler, Branislav’ın arkasında sıralandı. Her biri kılıçlarını çekerken çıkan çıngırak o kadar yoğundu ki, adeta çölün kumları cam gibi tıngırdadı. Aynı anda, Branka’nın arkasında, yerdeki kurtçukların dönüşümü hızlandı. Beyaz tenli lepralı kadınlar, her biri birer savaşçı gibi ayağa kalkıyor, ellerinde kılıç yerine kendi kırık kemiklerinden yonttukları palalar, tırnaklarından uzattıkları hançerlerle saf tutuyorlardı. Yeniden doğan her bedenin ağzından çıkan ilk nefes, derin bir hırrrr sesiydi; kulaklarındaki kurtçuklar dökülürken vıcık vıcık bir gurultuyla toprağa karışıyor, ama gözleri ay ışığında gümüş gibi parlıyordu. Lepralı ordular, beyaz bir hilal gibi yayıldı.
İki ordu, ayın tam ortasında karşı karşıya durdu. Rüzgâr kesildi. Çöl, nefesini tutmuş gibi sessizdi. Sonra Branislav’ın eli havaya kalktı ,parmakları titriyor, ama işareti netti. Kolera ordusu, tek bir canavar gibi homurdanarak ileri atıldı. Binlerce çizmenin kuma vuruşu güm güm güm yankılanırken, ciğerlerinden kopan o zehirli koro hep bir ağızdan gurul gurul diye uğulduyordu. Branka kılıcını başının üzerine kaldırdı. Arkasındaki lepralı kadınlar, ağızlarından akan beyaz sıvıyla birlikte bir uğultu kopardı. Bu, ölümün şarkısıydı. Çarpışma anında iki ses dalgası birbirine girdi. Kılıçlar, kemik palalar, çelik zırhlar birbirine şak şak şak diye vururken, altlarından fışkıran kanlar iki renkte aktı; koleralıların kanı sarı, zehirli; lepralıların kanıysa beyaz, süt gibi. Sarı ve beyaz çamur halinde kumlara karışırken, çıkan ses ne bir savaş ne bir ağıttı; daha çok iki nehrin çarpıştığı o derin, boğuk glug glug glug sesiydi. Ay, bu kargaşanın üzerinde öyle keskin parlıyordu ki, her kılıç darbesinde havaya sıçrayan damlalar gümüş boncuklar gibi ışıldıyor, sonra kumun içinde pıt pıt sönüyordu.
Branka, kalabalığın ortasında Branislav’ı aradı. Kırık kılıcını bırakıp bir askerin zırhını sökmüş, eline geçen düz bir kılıçla tekrar savaşa dalmıştı. Göz göze geldiler. Ay, tam tepelerindeydi. Branka hamle yaptı, kılıcını Branislav’ın boğazına doğru savururken, kılıcın havayı yarmasından çıkan ses tiz bir vınlamaydı. Ama Branislav geri çekilmedi, tam tersine, kılıcını yere saplayıp iki elini havaya açıp anlaşılmaz bir şey fısıldadı. O an, çölün altından gelen bir ses derin, uzak, tıpkı o uzaklaşan arabanın tekerleklerinin gıcırtısı gibi yükseldi. Kumlar titreşti, lepralı kadınlar bir an duraksadı. Kolera ordusuysa bu sese karşılık verdi; hepsi aynı anda hırıldadı, gurul gurul sesleri bir deprem gibi yeri salladı. Branka’nın kılıcı, Branislav’ın boğazına bir karış kala durdu. Çünkü o anda, çölün ucundaki karanlıktan tanıdık bir gurultu yeniden duyuldu. Araba! Vandal Krov’un sürdüğü o korkunç araba, Sahra’nın kumlarını yara yara geri dönüyordu. Ama bu sefer arkasında ölü bedenler yoktu. Arabanın kasasında, ay ışığında parlayan devasa bir kaya parçası, Branka’nın tepede yonttuğu o kayanın ta kendisi! Vandal Krov, onu söküp getirmişti. Branislav’ın gözleri parladı. Planı buydu. O kaya, üzerindeki figürlerle birlikte, lepralı kadınların ruhlarını hapsedecekti.. Araba yaklaştıkça, lepralı orduların bedenleri çözülmeye, yeniden kurtçuklara dönüşmeye başladı.
Branka Noc, kılıcını Branislav’ın boğazından çekip geri sıçradı. Tepesindeki kayanın yontulmuş yüzüne baktı. Kendi işlediği figürler, şimdi bir tuzak olmuştu. Kolera ordusu, arabanın gelişiyle birlikte yeniden saldırıya geçti. Ay, sanki bu anı izlemek için daha da yükseldi, ışığı öyle şiddetliydi ki her gölge iki katına çıktı. Branka’nın önünde iki seçenek vardı; Ya ordusunu kurtarıp kendi yonttuğu kayayı paramparça edecek, ya da Branislav’ı öldürecekti ,ama ikisi birden mümkün görünmüyordu. Kılıcını kaldırdı, gözleri ay ışığında yıldız gibi parladı. Araba yaklaştı, tekerlekler gıcırdayarak savaşın ortasına daldı. Branislav kahkahasını kusarcasına guruldayarak geri çekilirken, Branka kılıcının ucunda hâlâ kartları okuyor, hangi hamlenin kaderi değiştireceğini hesaplıyordu. Lepralı kadınların kurtçuklara dönüşümü hızlandıkça, kolera ordusunun ciğerlerinden yayılan o sarı gurultu daha da baskın hale geldi. Çöl, bir kez daha iki rengin – beyaz ve sarının – savaş alanına dönüştü.
Branka, kılıcını tam havaya kaldırmış, karanlık göğe doğru uzatırken, ay ışığı bıçağın ucunda tek bir noktada toplandı, öyle parlak bir ışık saçtı ki gece bir anlığına gündüze döndü. Herkes gözlerini kapatmak zorunda kaldı. Kumlar havaya kalktı, bir fırtına koptu. O kargaşanın içinden Branka’nın sesi yükseldi: “Ya kayadaki figürler yok olacak ya ben!” Ama cevap gelmedi. Sadece o arabanın tekerleklerinin boğuk gıcırtısı, Branislav’ın hırıltılı gurultusu, ve lepralı kadınların çözülürken çıkardığı o hüzünlü sesler birbirine karıştı.
Ay, bulutların ardına yavaşça saklandı. Çöl yeniden karanlığa gömüldü. Savaş hâlâ devam ediyordu. Kılıç sesleri, nefesler, kemik kırılmaları ama artık kimin kime vurduğu, kimin hayatta kaldığı görünmüyordu. Kumların altından gelen o bitmeyen gurultu, arabanın iziyle birlikte gece boyunca uzayıp gidiyordu. O gece, kimse kazanamadı. Ve sabah olduğunda, savaş alanında yalnızca ikiye ayrılmış kum tepeleri kaldı; biri beyaz, biri sarı. Ama araba gitmişti. Branislav da. Branka da. Geride, ay ışığında hâlâ titreşen kırık kılıçlar ve uzaktan, çok uzaktan, gelen ya da giden bir arabanın hangi yöne gittiği belli olmayan, ölü ya da diri bir gurultunun yankısı kaldı. Gece, cevabı kendi karanlığına gömerek sessizleşti.