Vian’ne

Her zaman geceleri gelir, aşk saki ve rakkase
Odamda oynuyorum, kediler, caz, blues

Kendimizi seviyorum ama kendimi sevmiyorum
Gözlerim inkar ediyor
Ruh kırık
Biz a’dan z’ye seri katiliz, güveler de beni uyandırıp içimi oydular
Geniş alan
Ve tam orada;

Aaa canım sevgilim, Catullus’um
Uzaklık olan her yer çok yakın
Ve kulaktaki küpenin de bir anlamı var
Tatlı ağzın ve boynun
Yüzünden keskin, akan molalar gibi
Renkler elimi lekeliyor
Kendimle oynamaya devam ediyorum
Sadece bu tamam, tamam mı
Konuşmadan da mümkündür ..

Sonsuzluk

Göz çukurunda duyumsanabilir, karaltıyla sökülüp aynılığa teslim olan İplikler ve
öldürdüğümüz mutluların yüzlerinde
Mart yağmur ve kuzgun
Sonsuz kısalıyor
Ay yalnızca kanamakta..

Sonra aniden tomurcuklanıyor gece içinde fısıldayan sesler,
Kahvenin kokusu, orada hissizlik çocukluk değil, yalnızca sade inilti
Kendi hoşluğunda aşk ve gölgesini emen bir mermerden başka gerçeğe dokunuyoruz

Durduğum yüzey, alkolle sıvanıyor
nereden baksak tanrısal değildi, bu ıslaklık
Biteviye çığlıklar
Ve trampatalar çalarken
Kapanıp duruyoruz bir suyun sağlamasında
Su da tutardı kederi, kendini ve narince,

Önce kendinden uzaklaşıyor kumda avuç içlerini yakan adam
Sonra Marlen’li kadın
Lacivert topuklu
Tik, tak..

Mazurka


I

Ah, bu gölgelerin akşam uykusunda brahman çaylağı, eprimiş hayal ve birden köprücük kemiğim kırılıyor..

Çökmesine çöker de en kurşuni ve kapkara üzümlerden daha duyarsız olan bu sersem kafam,
Eşi bulunmaz şapşal susuzluk
Ve mutlu olmaktan uzak
Godot da sanki yalnız zıplamıştı ve tek canı olanın hiç gölgesi yokmuş gibi..

Çok güzel an, ağırlıksız birliktelik
Ve acaba sizi arkadan mı bıçakladım, yoksa sappho’nun kölesi miydiniz, köle miydik
O aşk şiirleri
Ve dopdulu
Ve o replikada ikimiz sevişmiyor muyduk Sakalında sinema..

II

Ah, bu koltukların şarabi solgunluğu ve alımlı  kedilerimin gözbebeklerinde süt dolu memelerim sana taşarken, bu gövde ateşin tutulması
Akmış her renk
Çıplak baldır
Zamanın serdiği bu kızgın çarşaf
Midem bulanıyor ve kusuyorum
Ter damlaları ve şiir de ardıç ağacı gibi kesiliyor takdis edilmiş
Orada duruyoruz..

,,,

Sevgilim derin teşekkürlerimi sunarım bize
Bugün cumartesi
Kahvesiz ve reçelsiz, bütün kalburları çevirdik, harap ettik, elekten geçirdik taşları ve susarak uyuyacağız
Amin!

Furtuna

Belki bir resme bakıyorum
Avucum, soyup zamanı
İstiridye kabuğunda lacivert.

Renkleri açıyorum, karanlık şeylere uzanır gibi, yani sana ağır ve ateşli
Taşta çiçeklenmeyi sorguluyorum
Dingin ışık demetleri
Turuncuya vurgun ahşap kapılar ve
Gözlerimiz buz kadar soğuk.

Burada
Dili kafesliyorum, parmaklar olmadan bir gölgeye sarılıyorum
Ekmek, tuz
Basamakta duran yabancılar çoğalıyor
Bakıyor ve uğurluyoruz,

Kış gelmesin, gelmesin, gelmesin..

İplik uykusu

gibi, gidecek bir yerimiz yok
toprağın derinliğinde zamanın hilesi     çekiyor bizi
ve gittikçe kararıyorduk fısıldayıp suyun dalgasını beyaz çanlara..

can da duyarmış,
yansımasında aynalar varken
damarların ve ellerin soğuduğu an
kendinden ve her zaman kendinden
herkes gidebilirmiş
şarabın ağrısı
iki keskin iplik ve hep kırmızıyken
tamam, anlaşılır
renkli camların kaplamasından başka
görünen güneş ışığıdır yalnız
ve son yoktur dipsiz bir dip
tapınaklarda soyunan giysilerimizden öte
böyle duruluyormuş
ve dinleniyormuş bir blues, sarhoş uyurken
sıradan yağmur da ıslatabilirmiş bizi,

öyle diyorlar, kurumuş ceviz ağacı
kimsenin ait olmadığı yer..

İstanbul Sözleşmesi

Kadınlar tek adamdan güçlü!
Kadınlar birlikte güçlü!
Eşitlik, özgürlük ve şiddetsiz yaşam isteğimiz mücadelemiz tek adamdan güçlü!

Bir gecede İstanbul sözleşmesini ortadan kaldıranlara karşı, tek yürek, tek yumruk olmak için mücadelemiz devam edecektir.

Frengili Marla-II

Elimdeki cesetleri yok etme konusunda pratik yaptıkça kusursuzlaşıyordum. İskoçyalı Alec’i öldürüp döşemenin altına gömdükten sonra şehri hızlı bir biçimde terk ettim. Uzunca bir yerde durmak benim sonum olabilirdi. Kendimi korumam lazımdı. Zavallı Alec, ölümü hak edecek belki de en son insandı. Bazen nedensiz bir dürtü kurbanı seçiyordum kendime. Tıpkı küçük bir çocuğun elindeki değerli bir vazoyu büyük bir gürültüyle yere fırlatıp kırması gibi nedensizlik..

Bristol Temple Meads tren İstasyonuna geldiğimde öğlen üzereydi. Trenden inip yürümeye başladım. Nereye gideceğimi bilmeden adımlarım gelişigüzel yönlendirdi beni. Epey bir süre yürüdükten sonra Avon nehrine geldim. Sanırım daha sakince bir yer arıyordum ve kalabalıklar ürkütüyordu beni. Biraz etrafı seyrettikten sonra, oldukça güzel park ve bahçelerin olduğu kısma yöneldim. Hava güzeldi ve insanlar nehir kenarındaki banklarda oturmuş sohbet ediyorlardı. Boş bir bank bulup oturarak nehri seyretmeye başladım. Ne kadar sakin ve huzur dolu bir yerdi. Burada sürekli kalma isteği şimdiden içimde oluştu. Gülümsedim. ‘’Neden olmasın Marla’’ dedim. ‘’ Burada istediğin kadar kalabilirsin, yeter ki vazoyu kırma..’’ Bu güzel düşüncelerime gözkapaklarım ihanet ediyordu. Uykum gelmişti. Sırt çantamı başımın altına koyup boylu boyunca uzandım banka. Yine de uyumamak için direniyordum. Kafam sürekli meşguldü. Kalacak bir yer bulmalıydım kendime ve uygunca bir iş.

Daha fazla direnemedim uykusuzluğa, uyumuştum.

Çok katlı karanlık bir otoparkın  merdivenlerinden sürekli yukarılara koşuyorum. Merdiven durmadan dönüyor ve aynı yerde buluyordum kendimi. Yeniden yukarılara koşmak ve ışığı yakalayıp nefes almak istiyorum. Yeniden aşağılara devriliyorum. Nefes nefese kalıyorum ve bir ses durmadan duvarlarda yankılanıyor. Ayak tabanlarım şiş ve derim yüzülmüş gibi hissediyorum kendimi. Merdiven sürekli dönüyor. Ses, nefes, her şey birbirine karışmış ve asla durduramıyorum babamın bağırtısını. Kulaklarım patlayacak gibi zonkluyor.

‘’ Asla yukarılara çıkamayacaksın Marla, boşuna uğraşma. Annen bile istemiyordu seni..’’

‘’ Bana bundan hiç söz etmedin baba…’’

‘’ Sen önemsiz bir hikayesin, aynı zamanda katil..’’

‘’Katil mi?..’’

Yukarılara baktım. Büyük merdiven basamakları teker teker kırılıp taş bloklar halinde üzerime geliyordu. Avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım.

‘’Hayır, hayırr, kurtarın beni..’’

Gözlerimi açtığımda sersem gibiydim. Banktan yere düşmüştüm. Belli ki rüya görürken bağırmıştım ve diğer bankta oturan bir iki kişi neyim var diye başıma toplanmıştı. Hızlıca toparlanıp oradan uzaklaştım. Kimsenin bana soru sormasını ve iradem dışında konuşmasını istemiyordum. Akıl sağlığım pek yerinde değildi. Korku ve örümceklerin beni sardığı bu içsel yuvadan başka nereye gidebilirdim. Yalnız başınaydım ve hayata tutunacak bir ışığım yoktu.

Tuhaf düşünceler içersinde bir süre daha yürüdüm. Biraz çimenlerin üzerinde oturdum. Çocuklar ne güzel oynuyorlardı. Onları seyretmek beni mutlu kılıyordu. Onları gülerken görmek dünyanın en güzel şeyiydi benim için. Kendi çocukluğum geçti gözümün önünden. Bir anda içim daraldı. İnsanın kanını donduran şeylerdi. Kustum, kustum çimenlerin üzerine bolca kustum. Galiba hasta olmuştum. Bir an önce dinlenmem ve sakinleşmem için uyumam lazımdı. Belki de kendimden kaçmak için uyumak istiyordum. Ne kadar uyursam o kadar bağışlayacaktım hayatı. Ve ne kadar uyursam uzak duracaktım belalardan.

Otel Aztec’i bulduğumda saat altıya geliyordu. Resepsiyon deskine yöneldim. Görevli beni güler yüzle karşıladı. Kaydımı yaptırdım. Görevli duvardaki asılı anahtarlardan birini elime tutuşturup’’ iyi eğlenceler Bayan Marla, yemek salonumuz koridorun sol tarafındadır’’ dedi. Yemek yiyecek durumum yoktu. Bütçem oldukça kısıtlıydı. Alelacele günlük bir gazete alıp uyumak için odaya çıktım.

O gece kâbuslar içinde uyudum. Uyandım. Her an odanın kapısı büyük bir gürültüyle kırılacak ve beni götürecekler virüsü beynimi kemiriyordu. Her an hendek derinleşiyor ve iğneler acıtıyordu ruhumu. Kendimi meşgul edecek bir şeyler bulmalıydım. Birkaç kez duşa girdim. Pencereden nehri seyrettim. Telefonumdaki şarkı listesini dinledim. Televizyon izledim ama beynimdeki çöpleri bir türlü boşaltamadım. Çaresizlik ve bir yerde durma fikri öldürüyor beni. Neredeyse gecenin bu ilerleyen saatlerinde kendimi sokaklara atıp gelişigüzel bağırmak istedim.

’’ Ne oluyor sana Marla’’ diye de seslendim kendime.’’ Sakin ol, yok bir şey, sakin ol ve uyu..’’ Saate baktım. Sabah olmak üzereydi.

Odanın içinde öyle kesik kesik dolanırken bir kenara fırlattığım gazeteyi gördüm. Koltuğun altından bir kenarı görünüyordu. Eğilip alarak yatağın üstüne oturdum. Çarçabuk seri iş ilanları olan sayfayı açtım. Kendime uygun iş ilanlarına baktım. Gözüme küçük bir ilan takıldı.

-Timsah yetiştirme çiftliğinde gece yatıya kalabilecek yardımcı bayan aranıyor. Lütfen telefon açarak randevu alınız. İstediğiniz zaman arayabilirsiniz. 111586… Don Giovetti Juan.

Numarayı hızlıca tuşladım. ‘’ Ben’’ dedim ‘’gazeteye verdiğiniz ilan üzerine aradım.’’ Karşıma çıkan ses sanki bir tipiye yakalanmış gibi cevap verdi. ‘’ Henüz sabah olmadı bayan, bu kadar acelen varsa zor durumdasın demek, size yardımcı olmak isterim. Gelin görüşelim. Lütfen adresi dikkatlice yazın…’’

Adresi avucuma yazmıştım. Nedense çarmıha gerileceğim aklıma geldi. Bir dizi sorgulama ve işkenceler. Cep telefonumda Neil Young – Dead Man Theme şarkısını açıp uyudum.

…………

https://wordpress.com/read/feeds/95255009/posts/2511853896

03:06 kahve reçel ve kedilerim

Ayyyyy. Aaaa uyku tutmadı lulişka, sen de yüzümü yalayıp durma, anladık gecenin bu saatinde ıslak mama istiyorsun ama geceleri reçel ve mama yemeyi bıraktık artık. Reçel yok, kahve yok peki ne var. Hahaaaahhahhhhaaaaa chonoyo bak nasıl sırtını dönmüş bize hahhhhaaa karizmatik, tripsel durumlara bak. Ba Ba baaa hahhhhaaa hahhhaa hıhtıhhhtttt biz de triopsel durumdayız. Triopsel peskevetümüz var lakin peskevüt de bu saatte yenmez be lulişka, hahhhhhhaaaaaa ba ba bahhhh chonoyo hahhhhaaaaa şiiiiiii.. Hahhhhaaaaa taşlığa çıkıp bağıralım mı lulişka,  chonoooo, chonoooo  hu hu huuuu hahhhhaaaaa. Aaaa.

Fısıltılar

akan yıldızlar belirsiz boşluklardan düşüyor ve uzaklaşıyor
sonra koyu ve turuncu dilsiz olarak güzelce büyüyoruz..

uyku
uzaktaki nehri düşünmek gibi
altına bakıyoruz, taşın çığlık attığı görülüyor
dalgaları yaratacak taşı rüyada görüyorum sımsıkı
radyoda duyulabilen o bazuka ses
biz ne kadar derindeyiz, bu gece o kadar derindesin
o zaman kutsanıyoruz
biliyoruz ve hala arıyoruz içimizde
başımız pencerede, sessizlik niyet
suyun dalgası sanki hiç karşılaşmamış gibi
yalnız bir akarsuyun kıyısında şekilleniyor
gölgelerin altında
bazı çürük, karanlık olanlar
suyun vicdanı bile temiz değilken
bir tabloya çok fazla renk koyduğunuzda kimse de inanmak istemiyor
aşktı, ruhları çıplak.

,,,

sonra bir bazuka çalıyor
bir daha çalıyoruz
bir kuşa değmeyen  mermiler gibi
uyuyoruz ve o yolda kalıyoruz, o gölgeli ve nefes alan kitaplar içinde…

Sans‧krit‧çe

Bu yıldızlara bakan yazı tahtaları
Metal yorgunluk ve yüzümüzden geçen
Onca ton rengi
Ve birden sarhoş oluyorum
Nasıl uzuyor içimdeki şaman..

Sesler
Titrek ağaçlar gibi
Susuşun, susuzluğun ne olduğunu bilir kökümüze çekilip kömürleşelim
Koro halinde bağıralım ırmaklara,
Ve Peru’da yitik bir kentli lilith’in boynu
Odin’in sakalı kesik
Onu saat ipliğimden duyuyorum
Karahindiba ağızlarda bir çıtırdama var
Dişimiz var
Ellerimiz
Ve etnika söylüyor beyaz teller içimizde
Ya da rakkase gibi çok güzelken
Bekledik
Ormana dokunmasın balta vuruşumuz
Biraz çam sakızı çiğneyelim
Eski revnaklar, kesik notlar gibi
Geceleri tespih sayıyoruz ay bellerinde..

,,,

Her sözde tin sessiz odadır sevgilim
Tuz ateşten de öte
Sonsuz uzanmış gibi, öyle diyoruz
Çemberin içinde taşlar taşlara konuşmaz
Pervanedir tuzun yanışı
Her şey, gece yarıları ıssızlık
Uyumuyoruz
Karanlık ağaç kabuğunda durmuşken
Kahveni al gel sen
Ben reçeli  alayım ve kedilerimi…