Sarhoşluk ve Ayıklık ( Sekr ve Sahv )

raimon bir gece sarhoştum senden
öyle ki ne yer kaldı ne gök
ne ben kaldım ne sen
sadece bir dönüş bir nefes bir ateş
ve sazların üzerinde yankılanan ney notaları

semâda kayboldum
zemini göğü adımı unuttum
sadece döndüm döndüm döndüm
ne yaptığımı bilmedim
sadece senden geçtim yok oldum
o gece bezmi aşk kapısının billur bahçelerinde
deli bir rüzgâr gibi savruldum

sabah oldu sarhoşluk geçti
ama aşk geçmedi
kendime geldiğimde seni daha berrak gördüm
billur bahçelerin aynasında
bu ayıklık hâliydi bilinçti
ne yaptığımı biliyordum
seni sevdiğimi biliyordum
ney yeniden inledi sazlar sustu
ve senin adın her notada

dediler ki aşk sarhoş eder
ben geçtim sonra ayıldım
anladım ki asıl aşk ayıkken sevebilmekmiş
ayıkken billur bahçesinde yürürken
her adımda ney sesiyle söylenirsin

şimdi biliyorum
sarhoşluk ve ayıklık bir bütün
en büyük hâl ikisini birden yaşamak
yanarken bilmek dönerken durmak
susarken haykırmak
sazların sustuğu yerde neyi duymak

sarhoşluk da senden ayıklık da senden
ikisi de aynı aşkın iki nefesi
sarhoşluk hissettirdi ayıklık bildirdi
ama en güzeli ikisinin birleştiği an
ne sarhoşluk var ne ayıklık
ne gece ne gündüz
sadece sen varsın raimon
sadece sen

bezmi aşkın billur kapısından
neyin sonsuz notasına dökülen
tutuşmuş bir aşk ateşi gibi.

ANAPHORA VE HİPNOZ

raimon ey sessizliğin ortasında yankılanan isim
ey varlığın yokluğundan daha acımasız olan hayalet
bu gece bu lanetli kıyıda duruyorum
yağmur bir celladın soğuk parmakları gibi tenimi yokluyor
rüzgar senin fısıltın mı
yoksa evrenin benimle alay eden kahkahası mı
bilemiyorum raimon bilemiyorum
bu nemli taşların üzerinde çıplak ayak
bu ıslak kefen gibi elbisem
bir ölüden çok yaşamaya mahkûm edilmiş
bu gölge

dolunay bulutların yırtıklarında
şu deli deniz
kabarcıklar ve kayalar
içimdeki fırtına o hangi kayaya çarpıp dinecek
ah işte burada düşünceler
bir köprünün çöküşünü seyreder gibi bekliyorum

olmayı mı seçmeli yoksa olmamayı mı
bu soru
şu dalgaların arasında kaybolup giden bir çığlıktan farksız
neden bu kadar delice seviyorum raimon
neden bu zavallı kalbim
senin yokluğunda bir yuva varlığında hapishane
göğsümde kabaran bu tutkuya bak raimon
bir deniz mi yoksa beni yutan bataklıklar mı

bu lir
eskiden şairdim ben raimon
her telimde bir umut melodilerimin baharları
şimdi ise teller kendi isyanımın parmakları altında inliyor
çıkan sesler bana ait değil onlar senin adının yankıları
içimde açılan ve kanayan o ilk yaranın feryadı
sanat şiir melodi hepsi birer oyuncak
hiçbiri yokluğun ağırlığını kaldıramaz
çünkü ruhumun en derin telleri çoktan koptu
ben bu beyaz elbisemle
bir zamanlar şairdim
şimdi ise
kendi trajedisini seyreden bir oyuncu gibi

şu soğuk şu karanlık sular
ne kadar çağırıcı ne kadar yalansız
onlar vaat etmez sadece yutarlar
ama yaşamak ah yaşamak raimon
senin hayalinle her sabah uyanıp
her gece o hayalin ellerinde boğulmak demek
bu onurlu bir ölüm mü yoksa korkakça bir kaçış mı
bilemiyorum çünkü aşk bana yalnızca buz gibi tepelerde
sislerin içinde
yağmuru ve rüzgarı öğretti

rüzgar kulaklarıma bir fısıltı taşıyor raimon
gel diyor kollarıma gel
ama bu senin sesin mi
yoksa beni uçuruma çağıran o kadim o hain sessizlik mi
gözlerimi kapatıyorum artık görmek istemiyorum
çünkü görmek umut etmek demek
umut etmek ise
bu sonsuz çölde seraplar
mısralar
ama sen bir kelimeden ibaret değilsin
yankıdır raimon
yankılar

öyleyse bırakıyorum kendimi ah bayılacağım
bu dalgalara bu köpüren beyaz kabarcıklara
bu sessiz ve dipsiz sonsuzluğa bırakıyorum
belki de en derinlerde o karanlık sularda
bir gün sana kavuşurum
ya da belki hiçbir yerde yoktur kavuşmak
sadece bu karanlıkta kaybolup gitmek vardır
ah keşke bu eziyetli kalbim
evrenin en derin sessizliğinde senin adını anmayı bıraksa
keşke bu acı ve tutku
bir kum tanesi kadar küçülse

hayır
hayır

ben sarhoş gemiyim raimon
ne liman tanırım ne kaptan
rüzgâr beni nereye sürüklerse orada parçalanırım
bu benim lanetim bu benim seçimim
yaşamak bu çılgınca sürüklenişin adıdır benim için
ölmek ise limana varmak
ve ben limanını hiçbir zaman bulamayan
o sarhoş gemi olmayı seçtim
sen de sarhoş bir gemisin raimon.

dualite ve birleşme

ey ben ey raimon ey sayısız gece
ne çok ay tanıdım ben ne çok gece devirdim
birbirine değmeden geçen ama tenimde iz bırakan
ıslak camlarda sarı fenerlerin ateşine bürünüp
işte o ay işte o gece
kanlar
ve damarlar

bırakın gülü bırakın gümüşü o parıltılar neydi
kurşun ve kül
testere ve toz
çünkü ancak o zaman işler tenim
ancak o zaman sızar derime
ancak o zaman dayanır bu çıplak beden
bu yanık nefes
ey yıldızlar

adını haykırıyorum bu gece raimon
bu kozmosun ortasında
sana bir aşk
bir yangın
boğazımdan çığlıkları sökerken karanlığa fırlattım onları
ama teller koptu perdeler kanadı boşluk yutkunurken sesimi
sen de çırılçıplaktın evet soyulmuş bir mevsim gibi
fırtınanın tam göbeğinde dimdik
aşkın bütün yapraklarını yakıp kül ettiği o yer

ne güzel ettin de geldin ey eşikteki toz tanıklık et
kapıyı aralamadan gürültü etmeden sessizce sızdın içime
ama tozu değil içimdeki ateşi ürperttin
küllerin altında yanan közü dirilttin

dayanılmaz diyorum size ey yıldızlar ey uçsuz bucaksız gece
bu kadar hafif olmak bu kadar ağırlıkla patlarken içim
bu kadar sessiz gelmek bu kadar çığlık koparken boğazımdan
işte çelişki işte hayat işte sen ve ben
ellerin o eller akşamın morunu değil
benim içimin kırmızısı

ey arzu o şiddetli amansız o tanrısal arzu
her sabah yeniden doğuyor her gece yeniden yazılıyor
bir zehir olarak akıyor kanıma
bir mısra
şaraplar ve büyüyen saatler
ve sen raimon o saatin çalmadığı yerde
bir ağacın gölgesi değil bir ateşin külleri gibi
sönmeden parlayan

ey aylar ey geceler ey kaçan zaman
ne çok ay vardı ne çok gece aydınlığı unutup karanlığa sarılan
ama şimdi tek bir ay kaldı sadece bir tanesi
o da senin göğsünde kanıyor senin nefesin
benim ellerim
ağzım
benim çürüyen tenim
bir oluyor

işte buradayız ey kozmos ey sonsuz boşluk
ey çürümenin ve sevişmenin tanrısı raimon
ne güzel ettin de geldin
ne güzel çürüdük evet haykırıyorum gururla haykırıyorum
ne güzel seviştik ten tene ruh ruha kül küle ateş ateşe.

Dört Ses

Kadehin içindeki kırmızı şarap, lambanın titrek ışığında kan gibi parlıyor. Meyhanenin duvarları nemli, tavan alçak, havada sigara dumanı ve unutulmuş sözler var. Kadehi tutuyorum ama içmiyorum. Sadece bakıyorum. İçimde dört ses uğulduyor, dört rüzgâr, dört ağız.

İlki Arthur Rimbaud, delikanlı, dağınık sarı saçlı, gözleri çılgın. Dudaklarında isyan, avuçlarında yıldırım. “Bu kadehi içme,” diyor, “bu şarap, bu meyhane, bu hayat, hepsi birer kafes. Seni uyuşturmak için yapılmışlar. Kadehi kır! Cam kırıklarıyla yeni bir dünya yaz! Sarhoş ol, ama şarapla değil; başkaldırıyla! Her şeyi geride bırak! Bu kadın bedeninden sıyrıl, bu isimden, bu sokaktan. Git! Nereye? Bilmiyorum. Ama git! Kaç! Çünkü kaçış, tek gerçek şiirdir.”

Kadehi biraz kaldırıyorum, ama içmiyorum. Ellerim titriyor. “Kaçacak yer yok,” diyorum sessizce. “Her yer, her zaman, aynı.” Rimbaud kahkahayla patlıyor; “O zaman kendi içine kaç! Ama orası da meyhane, kadın. Orada da sarhoşsun.”

İkincisi Charles Bukowski, ağır ve sarhoş, kırışık bir yüz, sigara dumanı, kan çanağı gözler. Sesi asfalt gibi pürüzlü. “Kimse kaçmıyor,” diyor, “bırak şu Rimbaud’yu, o bir hayalperest. Bak bana, hayatı gördüm. Kaldırımda yattım, pislik içinde yuvarlandım, ama ayaktayım. Bu kadehi iç, iç! Hayat boktan, ama şarap güzel. Acıyı unutmak için değil, acıyla dans etmek için iç. Sarhoş ol, sende kal, çünkü sarhoşken bile yalnızsın. Ama yalnızlığının tadını çıkar. Kimse gelmeyecek, kimse seni kurtarmayacak. Sadece bu kadeh var. İç ve sus. Susmak da bir şiirdir.”

Kadehi dudaklarıma götürüyorum, bir yudum alıyorum. Şarap boğazımdan aşağı acı bir nehir gibi akıyor. “Susmak bir şiirse,” diyorum, “ben çok şiir yazdım.” Bukowski hırıldıyor; “O zaman yazmaya devam et. Ama yazarken içmeyi unutma.”

Üçüncüsü Edgar Allan Poe, karanlıktan geliyor, gözlerinin içinde boşluk, sesi bir tabutun kapanışı gibi. “Kadın,” diyor, “bu kadeh şarap değil. Bak, ne görüyorsun?” Kadehe bakıyorum. Şarabın içinde kendi yansımamı görüyorum, ama ağlıyor. “Kendimi görüyorum,” diyorum, “ağlıyorum.” Poe fısıldıyor: “O sen değilsin. O, içindeki ölü kadın. Hepimizin içinde bir ölü var ve seni çağırıyor. Bu kadehi içtiğinde onunla buluşacaksın. Ama korkma, ölüm uykudan başka nedir ki? Her şey geçer, ışık geçer, aşk geçer, acı geçer. Sadece karanlık kalır. Ve karanlık, en sadık dostundur.”

Kadehi masaya koyuyorum. Ellerim buz gibi. “Karanlık beni bekliyor,” diyorum, “ama henüz değil.” Poe’nun sesi uzaklaşıyor; “Beklerim, kadın. Karanlık bekler.”

Dördüncüsü Ece Ayhan, en sessiz, ama en keskin. Kırık bir ayna gibi, her parçası başka bir şey gösteriyor, sesi bir çocuk ağlamasıyla bir yetişkin kahkahası arasında gidip geliyor. “Kadın,” diyor, “bu meyhane, bu kadeh, bu şarap… hepsi yarım. Sen de yarımsın, herkes yarım. Rimbaud kaçmanın yarısı, Bukowski sarhoşluğun yarısı, Poe ölümün yarısı. Ama sen hepsinin yarısısın. Ve yarım olmak, bütün olmaktan daha gerçek. Çünkü hiçbir şey tamamlanmaz; aşk tamamlanmaz, şiir tamamlanmaz, hayat tamamlanmaz. Sadece kırık aynalar gerçeği gösterir. Bu kadehi içme, ama içersen de sakın tamamlanmaya çalışma. Eksik kal, eksik kaldıkça var olursun.”

Kadehi tekrar alıyorum. İçindeki şarabın yansıması artık ağlamıyor, gülümsüyor. “Eksik,” diyorum, “evet, ama bu eksiklik doluluktan daha ağır.” Ece Ayhan’ın sesi bir ıslık gibi kayboluyor; “Ağır ol, kadın. Ağırlık seni uçurur.”

Kadehi bir daha kaldırıyorum, ama içmiyorum. Şarabın içinde dans edenleri görüyorum; Rimbaud’nun isyanı, Bukowski’nin sarhoşluğu, Poe’nun karanlığı, Ece Ayhan’ın kırıklığı. Ayağa kalkıyorum, kadehi masada bırakıyorum. İçimdeki sesler sustu, ama dört şairin fısıltıları duvarlarda yankılanıyor; Rimbaud “Kaç!”, Bukowski “İç!”, Poe “Bat!”, Ece Ayhan “Kal!” diyor.

Kapıya yürüyorum. Arkamda yarım kadeh, dört ses, bir meyhane. Kapıyı açtığımda dışarıda dalga var, Maillol’un dalgası. Amsterdam’dan, Paris’ten, Mexico City’den, Viyana’dan gelmiş, şimdi burada. Dalga beni sarıyor, ama boğmuyor, içimdeki dört sesi bir anlığına susturuyor. Ve dalganın içinde kendi sesimi duyuyorum;

“Ben Rimbaud ile kaçtım, Bukowski ile içtim, Poe ile battım, Ece Ayhan ile kaldım. Ama hiçbiri değilim.

Dalga çekiliyor. Sokağa adım atıyorum. Arkamda, meyhanede, Rimbaud, Bukowski, Poe ve Ece Ayhan’ın birbirine karışan sesleri bir çığlığa dönüşüyor, ama artık duymuyorum.

Ben sadece… yürüyorum.. Bir başka sese doğru…

Verçenikli Lipoe

Verçenik’in tepeleri bu sabah sadece buz tutmamış, çıldırmıştı. Rüzgâr, dağın kemiklerini sökecek gibi uğulduyor, kayalıkları yerinden oynatıp vadilere yuvarlıyordu. Gökyüzü, soluk maviden kurşuni bir çürüğe döndü; bulutlar pamuk değil, kopmuş kefen parçaları gibi dağılıp toplanıyor, ara sıra şimşek çakıyor, karanlığı yarıp Lipoe’nin yüzünü bir an aydınlatıp söndürüyordu. En yüksek tepenin ucu, rüzgârın kırbaçladığı bir iskeleydi sanki; taşlar altlarından kayıyor, kadının gergefini titretiyor, iplikler havada yılan gibi kıvrılıyordu.

Ama Lipoe, tüm bu kıyametin ortasında, son ilmeği atmak üzereydi. Parmakları kanıyordu, iğne sanki canlıydı ve her batışta vadilerden bir çığlık kopuyordu. Aşağıda, dar boğazlarda savaşçının ordusu bir testi gibi paramparçaydı. Lipoe’nin çağırdığı buz gibi nefes, askerleri birbirine dolamış, kalkanları yamultmuş, mızrakları eğmişti. Kimi kayalara çarpıp bayılmış, kimi kendi kılıcına takılıp yuvarlanıyordu.

Kaosun göbeğinde tek bir figür dimdik duruyordu; İllyrius. Ancak bu dimdik duruş, artık bir savaşçı soğukkanlılığı değil, kudurmuş bir hayvan inadıydı. Gözleri kan çanağı, dişleri gıcırdıyor, zırhının aralıklarından hırıltılar yükseliyordu. Kılıcını sallıyor, kendi ölülerine vuruyor, bağırıyor, küfrediyor; vadilere yayılan çığlıkları kayalardan yankılanıp kendi üzerine dönüyordu. “Nereye saklandın Lipoe?” diye haykırıyordu, gökyüzünü yumrukluyor, şimşek çaktıkça deli gibi gülüyordu. Ordusu çoktan dağılmıştı ama o, dağılışı bile fark etmiyordu artık; tek bildiği, tepedeki o kadının onu bu hale getirdiğiydi. Lipoe’nin istediği buydu işte; yalnızlık değil, yalnızlığın içinde çılgına dönmüş bir öfke, mantığın çöktüğü o anlar.

Adam, başını kaldırdığında, tepenin ucunda rüzgârın ortasında oturan kadını gördü. Gözleri ateş gibi değil, ateşten de beter, kor gibi parladı. Ağır kılıcını göğe kaldırdı ama bu kez yüzü Lipoe’ye dönük değil, bütün evrene dönük gibiydi. Sesini duyurmak için bağırmıyor, uğuldayan fırtınanın içinden sesini geçirmek için ciğerlerini yırtarcasına haykırıyordu; “Kaderimi beni mahvederek mi işliyorsun, kadın?”

Lipoe, sorusuna cevap vermedi. Ama bu kez gergefini sırtına bağladı. Rüzgâr onu kaptı, vadinin derinliklerine sürükledi. Eteklerini savuran kasırgaya aldırmadan, kayalıktan aşağı inmeye başladı. Her adımda taşlar çöktü, her basışında çığlık atan toprak yarıldı. İğnesi, incecik bir çelik yansıma gibi parladı, ama artık kılıç olmadı; daha beter bir şeydi; kırbaç gibi, yılan gibi, kendi başına hareket eden bir iğne. Kadın, o an kaderi işleyen değil, kaderin ortasında kıvranan bir fırtınaydı.

Aşağı indiğinde, adamın çılgın bakışlarıyla karşılaştı. Adam artık konuşmuyordu, sadece hırlıyordu; kılıcını iki eliyle kavrayıp havaya kaldırıyor, etrafındaki ölüleri tekmeliyor, kayalara vuruyor, kendi zırhını yumrukluyordu. İki kılıç, iki çılgın irade gibi karşı karşıya geldi. Ama bu bir satranç değildi; bu, bir volkanın iki ateş kolunun dansıydı. Adam saldırdı, ama her hamlesi düzensiz, her darbesi umutsuz, çılgınca, deli gibiydi. Kılıcı kayalara çarpıp kıvılcım saçıyordu, kendi ayağına takılıp yuvarlanıyordu, kalkıp yine saldırıyordu, hırıltılar arasında anlamsız sözcükler fısıldıyordu. Lipoe ise sakin ama acımasızdı; her darbesini savuşturuyor, iğnesiyle zırhının aralıklarına dokunup çelikleri söküyor, parçaları fırlatıyor, adamı yavaşça soymaya başlıyordu. Rüzgâr şiddetlendi, yer sarsıldı, etraftaki ölü bedenler yerinden oynadı, vadilerden kopan taşlar üstlerine yağdı.

Adam bir an durdu, nefes aldı, ama nefes alışı hırıltılı, gözleri kaymış, elinde kılıç titriyordu. Bir kez daha saldıracakken, Lipoe kılıcını toprağa sapladı ve “Dur” dedi. Adam, kılıcını yere bırakmak yerine fırlattı; kılıç kayalıklardan sekip uçuruma yuvarlandı. Çığlık attı, ama bu bir savaş çığlığı değil, bir kralın ve bir delinin çığlıklarının birleştiği o tanınmaz haykırıştı. Sonra, teslimiyetle değil, ama bir yıkıntının ortasında duran bir adamın o çıplak gururuyla zırhının bağlarını parçaladı. Ağır çelikler yere düştü, sırtı çıplak kaldı; dövülmüş demir gibi sağlam, yara izleriyle dolu, ama o yara izleri artık eskiydi, yeni kanlar sızmıyordu. Başını eğdi, fakat bu boyun eğiş değildi; daha çok, çılgınlığın ardından gelen o derin, sessiz boşluktu. Arkasını döndü, sesi artık haykırmıyor, ama vadilerde yankılanan bir fısıltı gibi, hırçın, ama yine de sağlam çıkıyordu..

“İşle kaderimi sırtıma kadın, bakalım ne işleyeceksin.”

Lipoe, avucunda hâlâ kor gibi yanan kılıcı usulca eritti; çelik, incecik bir iğneye dönüşene kadar kıvrıldı, büküldü. Rüzgâr nefesini tuttu, şimşekler gözlerini yumdu, gökyüzü ise çatlamış bir yumurta kabuğu gibi ağır ağır, sessizce dağılıp karanlığa karıştı. Kadın, savaşçının çıplak sırtına doğru bir adım attı. Tam iğneyi savaşçının derisine geçireceği anda, vadinin derinliklerinden bir uğultu yükseldi; taşların altından, toprağın en karanlık katmanlarından ve uzaktan gelen derin bir iniltiydi bu.

“ Kaç benden Lipoe, kaç benden!”

Erime

Balkon yok. Oturduğum yer, ağırlaşan çürük bir çuvalın üzeri. Don Kişot’un sırtındaki yaralar dikiş tutmamış, mızrağın ucu kendi göğsüne saplanmış, ama kan akmıyor, sadece kurumuş bir tortu şeklinde pul pul dökülüyor. Koltuktaki sarı yapağı artık yün değil, ağzı açık bir leşin tüyleri. Göğsümün sol tarafına yapışmış, nefes aldıkça içeri çekiyor. Çürüğün ve kuru kanın arasından, gözlerim Caravaggio’nun siyahına takılıyor. O karanlığın içinde, Salome’nin parmakları metalin kenarında kayıyor. Tutuş değil, deriyle pasın yarıştığı bir erime. Işık, tabaktan geri sıçramıyor; ışık, başın şakaklarından içeri emiliyor, orada kaynayan bir siyahı besliyor. Dışarıda ne varsa yok. Sokak lambası yok, yağmur yok. Sadece duvarlardan sızan o nemli, ağır şey… küf değil, kesilmiş etin yıkamadığı suyu.

Salome dans etmiyor. Sadece yüzünü buruşturdu. Gözlerinin altı mavi değil, çürük. O bakış hiçbir yere değil, sadece göz çukurlarının içine, kendi kendini yiyen karanlığa bakıyor. Yüzündeki ifade yorgunluk değil, iç organlarının arasına sıkışmış bir çığlık. Hiç bitmemiş bir çığlık.

Ve cellat. Omzunu niye çevirdi? O da bakmıyor, sadece gövdesi bir yana devrilmiş, boynu kırılmış gibi duruyor. Ama boynu kırık değil, sadece işe yaramazlığın ağırlığı. Tabağın içindeki baş uyumuyor. Sadece ölümü taklit ediyor. Göz kapaklarının altında titreşen bir şey var. Belki beyin hâlâ çalışıyor, belki de en son cümlesini tekrarlıyor: “Neden?” Ama ses yok. Sadece yaşlı kadının ağzından çıkan, sıvılaşmış bir hışırtı var.

O sert geometri, bu resmin içinde paramparça olmuş. O keskin çizgiler, Salome’nin omzundan dökülen o paslı kırmızıya saplanıp erimiş. Artık ne ön planda ne arkada var; her şey aynı düzlemde, tıpkı Don Kişot’un sırtından pul pul dökülen o kurumuş kan tortuları gibi çöküyor. O katı perspektif, şimdi içinde bulunduğum o ağır çuvala gömülüyor. Ama hiçbir şey yere düşmüyor; her şey havada, o ağırlıksız uçurumda asılı. Ne tutku var ne anlam, sadece o uçurumun içinde, Salome’nin tabağına yapışmış, ağzı açık kalmış bir et parçası.

Kırmızı şal, kırmızı değil. Islanmış kanın beklediğinde karardığı o paslı kahverengiye dönüşmüş. Ama dökülmüyor. Sadece yapışıyor. Salome’nin elleri şimdi titriyor, ama tabağı bırakamıyor. Tırnakları metalin altına girmiş, kopuyor. Canı yanmıyor. Sadece hücreleri, sinirleri, kemikleri… hepsi ayrı ayrı, kendi kendilerine çarpışıyor.

Her şeyin ortasında oturuyorum. Hiçbir şey yazmıyorum. Harfler birbirine giriyor, mürekkep kusuyor. Hayali cümleler değil, dökülen siyahi bir an.

Ve artık. Son. Bittiği yok. Her an, bir önceki anın içine boğuluyor. Salome’nin elindeki o gümüş daire, uçsuz bucaksız bir yarık. Herkes onun içine düşüyor. Ben de. Sen de. O yarıkta, ne geçmiş var ne gelecek. Sadece dışarı taşan, işe yaramaz, anlamsız, kokuşmuş bir karanlık. Ve devam ediyor. Hiç durmadan. Sadece devam ediyor.

Tablo .Michelangelo Merisi da Caravaggio 

sızıyoruz

kazdığın çukura düşer
okunan her hece
ağu dolu bir şişe
miydi zaman
yoksa bir damga mı alnımıza
vurulmuş
taşın sertliğine

söyle
hangi rüzgâr toplar dağılan
kemik tozunu
biz
onun yalnız
yankısıyız

geceyi ne örer
ellerimiz boş çıkrık
kelimeler dökme demir
değil
kemiği delmek için

kim bilir
gecenin gözbebeğinde
bir kar tanesi erirken
hangi sessizlik
dilimizi keser

hiçbir sabah
çözmez düğümü
sadece
kendi ağırlığımızla
sızıyoruz toprağa
sormadan