Diemutte

Zavallı çıplak denilmesine aldırmıyorum. Düş kurmaya alışkınım. Duyarlılık ve suç ortaklığı, aldatıcı sözcükler, sembolizm ve gülünç yankılarla dolu bir dekoratifin boheminden  dökülüyorum.  Aynı zamanda trajedi ressam deliliği ve morcau’nun hayaletiyle kendi çıplaklığını okşayan biriyim.  Kendi çıplaklığını okşamayan zavallılara seslenme ihtiyacı duymadan günlerdir şu odamda asılı duran bir tablonun astarına bakmakla meşgulüm..

Belli ki duvardan kaymasını hiç istemeyen biri var. Yıllarca orada duruyor ve ben  kadın olanı tanımıyorum. İlginç değil mi. Paletimi topladım ve resmin üzerine bir güzel siyah astar attım. Lanet olası yaşlı doğramacı ilk el becerilerinin kişisel sergisini açtığı gün gözüne kestirdiği ondörtlük bir kızı kapatmıştı resmin içine ve taze et yiyen bir timsaha benziyordu…

Evet çıplağım ama zavallı değilim. Hiç bir şeyin üzerini örtmüyorum. Aynada sabah var.  Mahir becerileri olan bir doğramacının piçiyim ben. Önce evdeki camları sildirdi bana. Sonra yer döşemelerini, her yanı günlerce ovaladım ve asabım  bozulduğunda dışçizgiye geçip kovuldum evinden. Tam bir pislikti..


Elimde palet, günlerce dolaştım sokaklarda. Soytarı akrobatların kokuşmuş yüzlerini çizdim. Yoğunlaştım ve günlerce öğürdüm peş parasız. Sonra düşündüm bu iş böyle olmayacaktı. Kendi portremi de çizdim zerdüşt’ün dördüncü önsözüne’ insanda soylu olan şey, insanın bir amaç değil, bir köprü olmasıdır, insanda sevebilecek olan onun bir karşısıdır, karşıya geçiş ve bir alttan gidiş olmalıdır.’

Ben de köprüsel  grup kurdum kendime. Onları inandırdım ve pavlov’un köpeğine dönüştürdüm. Hepsinin salyasını resmettim. Hepsine zil taktım. Hepsini oynatarak toplum mühendisliğine soyunup para kazandım.  Pam Pam pammm. Evrilen şeyler her zaman vardır.

Genetiksel şeyleri reddetmek insanın elinde değil. Sonuçta bir doğramacının piçiydim ben. El becerilerim vardı. Annemin astarladığım yüzünü bir ağaca oyarak işledim. Mekankolik ve çok heyecanlıydı. Annem ağaçlanmıştı. Günlerce oturup karşısında bekledim. Annem siyahlı bir elbise içinde ellerini havaya kaldırıp çıplaklığıma koşacaktı. Lakin koşmadı. Onu ağaç gövdesinden bir güzel oyup çıkardım. Onun yerine hymin’in portresi koştu. Ona diemutte dedim. Çığlığı vardı. Boğulma hissi, dayanılmaz işkencesi vardı. Volümlü bağırışları vardı. Büyüdü önümde, ağacın çevresini doldurup giderek yükseldi ve kayboldu. Bir doğramacının  karısı olmayı reddetmişti…




Reklamlar

Mağara iniltileri

Ey yaralı figür, el ve gövdeyi işleyen taş havanlar

Odun kömürü, fırça ve kuş tüyleri
Oyuklara sırrını saklayan freskler.

Aydınlık göğün altında
Korkular renk değiştiriyor
Geniş kavisler, zeytin ormanları
Yüzünü hikayeden çeken tasvirler
İzis kültü
Ve ölüleri çağırma seansı…

Avludan kaç lika, burası karanlık değil
Işık kırbacı

Somoslu ustalar işliyor kederimizi
Camlar, ağaçlar ya da kumaşlar
Her şey coşmuş gibi, en tatlı aldatmacaydı nefesin değmesi
Her gün biraz daha ölüyoruz.

Adsız

Hangimiz katil değiliz
Bir karıncanın ayak izini çiğnemedik mi
Çocuğun gözüne bakıp yalan söyledik
Öldürdük kadınları, dilimiz batsın
Kafamızı sokup toprağın dibine
Gözlerimizi bağlamadık mı?

/

Sustuk ve sustukça kör kurşun
Ağır bıçaklar
Bir gece vaktinde nehir diplerine atılanlar
Bir gecede namusu temizleyen urgan
Ve kuyu dipleri
Ve parmak izleri
Ve çöplerden çıkan uzuvlar.

/

Hangimiz katil değiliz
Durup bir deklanşörde seyrü sefa
Anı yakalamanın ahlaksız yasası
Yasalar öldürür bayım
Bir resimle de  öldürürsünüz
Zaman değerlidir oysa
Siren sesleri bazen hayat kurtarır
Katilin bıçağı
Anın kanı
Kaymış bir çocuğun ruhuna çöp tıkayanlar.

/

Oturup bir taşın bağrına bastım
Taş çatladı
Taş çatladı lakin insan çatlamaz

Hayat yarınları kaybetmiş alfabe gibi
Zaman sesleri uçuruyor gözümün önünden
Göğü boyasından çektim
Yaralı şeyler döküldü avuçlarıma
Her mavi ırmak aldatıcıdır ve deri altları kanar.

/
Hangimiz katil değiliz
Sürekli çoğalıyoruz
Sürekli çoğalanları öldürüyoruz
Her defasında uçurum
Yeniden geriye
Yeniden siyaha
Yeniden kefen beyazına.





Suskun

Sen eflatun
Kim bilir ne kadar varsın

… 

Kırmızı fenerin asıldığı yerdi
Tambur ve dümbelek
Kapı ışığı sızdırsaydı 
Merheme sarılıp sürmeli olacaktık
Ve bağıracaktık öpüş vaktinde. 

Sol tarafta, oysa
Kubbeli bir yağmur sala söylüyor
Makamı çığlık
Ve susan köpeklerin çamları devrikti
Beni ayakta tutan
Kiyamet kadar tren çığlığı
Orada çok mezar taşları var
Vakti tekinsiz ağlama ve gülüşmeler
Sanki yer ayrılmış gözlerimizde
Resetlenmiş bir zaman musikisi gibi
Hiç ses etmeden gittik…

/

Tablo, saphilopes

Inna(^_-)

Gel dedim aşağıya doğru
Bir kaç merdiven basamağını in.
Orada bolca kemik resitali
Jilet kesikleri
Duvarlarda nem kokuları
Tanrının lanetlediği cüzzamlılar
Ve rüzgarın kırbaçladığı gövdeler var.

Orada bir avuç bulgur plavı
Küflenmiş ekmek ve bende de aşk var
Yersen.

/

Haaaaaaa
Yemezsen- mangia bokum
Çık yukarıya doğru
Bak bakalım varsıl aşkın gözlerine
Ve tombul kıçlarına
Kaç osuruk ilacı almışlar
Kaçı yararlı sana
Yan etkilerinden korunacak mısın
Yoksa dışarıya atılan bir atık mısın

27.5 mikrogram burun spreyi flutikazon furoat

Küçüklüğümde hiç oyun oynamadım. Oyun nedir bilmem. Biri oyun dediğinde psikolojim bozuluyordu. Büyüdüğümde sarmalamıştı beni değişik oyunlar ki biri  hav hav hav hav havvv diye kendi oyununu dayattığında  hoooşşşt diyesim geliyordu. Hoştt.

Sürekli kafamın içinde bir plan vardı. Bir senato toplantısında keçinin sırtına binip cart kırmızı elbisemden soyunarak parmaklarımı gözlerine sokup bağıracaktım.

Ey, taçlı cellatların son kurbanları, sizin için bir yasa önereceğim. Ruhlarınız ayaklansın. Ayaklarınız yürüsün, gövdeniz, kollarınız hareket etsin. Varsılların gözlerine işaret parmaklarınızı sokun. Hatta sokun ki muazzam imparatorlukları sokimtrak olup Hadrian’ın galerisinde de başları baş aşağı olsun. Amen.

Çünkü Stromaties dedi ki kulağıma; Tanrı insanları kardeşler gibi eşit yaşamak için yarattı. Bütün mallar ortaklaşa kullanılmalı, zengin/ fakir olmamalıdır.

Ey azizim Poporion dedim.

Tanrılar öldü ve benim birkaç tahtam yerine geldi. Bizim mahallenin delileri de tımarhaneden kaçtı. Ey azizim, bütün bu rezaletleri kim önleyecek. Falandern hakimi Baldoin mi? Yoksa bizim yargıç Kemal amca mı?

hAHAHAA HAhahahaaaaassssttt

Zaman geri geliyor. Küçük prensler, torbacılar, tiranlar, yüz kontur fikrine alışan bizim çocuklar kapıları zorluyorlar. Bu ne be, ne demek istedim.

Haaa ha haaa haaaa, ağır karanlık düşüncelerimi bir güzel yüzlerine söyledim. Keşiş Soso oturumdan ayrılıp malakit yeşili bir bahçeye çıkarak bağırdı.

Laaaaaaaaaaaannn patladı kalbim böbreğim dalağım. Beynim patladı. İçim şişti, gözüm pörtledi böğürtlen gibi kan sıçradı her yanlarıma.

Laaaaaannnnnn patladı binalar gri yayıldı başımdan aşağıya, avukatlar uçtu. Elbiseler, düğmeler, masalar uçuştu. Ben bir fil olup orduları yürüttüm para paraaa parrağğğ..

Ben küçüklüğümde hiç oyun bilmem. Duvarlarım terleyip durdu. Duvarların neden terlediğini düşündüm. Sağa sola bakındım, kaynayan bir semaver aradım ama ortada hiç bir şey yoktu. Perdeyi çektim, camlar da terlemişti. Elime beyaz bir mendil aldım ve duvarların ıslaklığını silmeye çalıştım. Ben sildikçe duvarlar daha çok terledi. Bezi elimden bırakıp etrafa bakındım. Köşedeki saksı çiçekleri ne kadar güzel açmıştı. Sıralı saksıların çiçekleri şarkı söyleyip zehirliyordu birbirlerini. Burada bir sorun yok dedim kendi kendime ama duvarlar ağlamaya devam ediyordu. Hahhhaaa haaaa hooooo.. Hoşşşttt..

Duvarlar durmadan terlerken çaresizliğimi düşündüm. Mideme ağrılar girdi. Kırmızı bir örtüyü halının üzerine bıraktım. Tavandan kan tanecikleri sızıyordu. Baktım ve döşeme çürümemeli dedim. Yürümem lazım..

Duvarlar durmadan terledi. Terliyor diyorum lan. Tırrrrrrledi. Sidikli kontesin çişi gibi rutubet kokuyor odanın içi. . Ben de nemlenip  elimi cebime attım. Miskete benzeyen şeyler avuçlarıma geldi. Bunlar küçük cevizlerdi. Onlara baktım. Cebimde ne aradıklarını düşündüm. Dikkatli baktım. Cevizin teki çatlamıştı. Parmaklarımın ucuna yuvarladım onu. Öyle parmağımın ucunda birlikte dönüp durduk odanın içinde. Duvarlar terliyordu. Ceviz ise can çekişiyordu parmağımın ucunda. Acilen doktor lazım. Doğuruyorum.

HahHahhAHHaaaaaa

Duvarlar terliyor. Ceviz ölmek üzere. Çiçekler şarkı söylüyor. Ben ise delirip nasıl
bağırıyorum gecenin içinde, ağır kokulu hemşire önlükleri, ağır iğneler, gölgeler ve  oyunlar..

Nasıl ağırlaşıyorum düşük yaparak. Lekeli  yüzümü sarıya boyuyorum, yeşile, kırmızı ve metilen mavisine. Hahhhhhaa o ne lannn metilen ablağğğğ.

Nasıl bağırıyor kamyon lastikleri, korna sesleri, resimlerimi yırtıyor merkez valiler, evimi taşıyorlar, korkuyorlar mı benden.

Bugün cidden çok hastayım azizim. Çay kendi kendine kaynadı. Kedim gidip altını söndürdü. Çay karardı sonra köpürdü öğürdü- öğürdü kustu benimle. Kedim lulişka  tırnaklarını çıkarıp yüzüme atlarken bağırıyordu.

Barbara, barbar’a, barbaraaaa Allah belanı versin, ağacın meyvesini Suprikovsgue’ye  yedirdin..Ne olacak şimdi.
Nedir bu yaptığın. Kurtlanacağız.

365

Belki iç imgelerden gelen soyut resimlerdi dışavurumlar

Öyle şafak vakti bir taşa kanat kıran kuşlar ye’se kapılıp gitti suyunu bulmadan.

Oysa bir ayin gerekiyordu bize

Havarisiz avlularda karanlık ağaçlar gibi annemin elleri sürekli bahçeyi kazıyor

Bahçede lavtalar

Kemençe ve kemane.

.

.

.

Çünkü sökülüyordu organlarımız

Taşlık

Taşta kuş

Bahçede göz

Mavili at

Mavi çıplak

Sustuk mu? Meyus.