metamorphosis


her gece parmağımı kesiyorum
omurgamın ağrısında
karanlık sözler
ve kirlendik.

avlular inliyor
tanrım beni bağışla, bir bahçe tasarlayacağım
tohum korunmamış
çıplak ağzımın kenarındaki kül çatlağı.

ve elleriniz bir sihirbaza dokunuyor
sana ölümden bahsediyorum. güzel bir laleden bahsediyorum.

Rimbaud’un ölümü

ve baktın mı. ulumak için
ezberlediğim yağmurun kutsal fısıltısında
koyu saç
ve kaburganızdaki gece.

sonra yırtık ellerin
ve ağzının kenarında bir gülü doğuruyordum
dalında kül, bir sessizlik fırtınası
dört duvar, üfleyif mumları söndürüyorum ;

köz hangi gecenin içinde
kavranılmaz olanda yalnız uyuyor..

Katil odalar’a

önce ışığı patlat
sonra karanlık gelir, bir köprüyü geçerek
altından akan her şey için sola dönün.

bu sensin, inleyen ve zalim
bir yağmurun bronz bileziğinde yatarken
kendini  öpmek gibi yüzünü sakla
ve hiçbiri olmayacak. yeraltıyım.

evet, biliyorum çok karanlık
kuytularda ve çatlaklarda unutulmuş ve gizlenmiş olanlar için,

burada durmalıyız…

costola mancante

A te appartiene la mia
nudità ossea
la spina dorsale.
Puoi bermi di notte in un
calice di sussurri rossi
nel gelo della luna
nelle cicatrici che scrive
la tua bocca
Non sorgerà mai giorno
nella nostra danza oscura
Il tempo capirà che siamo
la costola mancante.

Scrivo nell’inchiostro
sdraiata sul tuo respiro
divido in sette la notte
le mezze ombre
lambiscono la riva, la corda
del tempo in una festa di
ossa, in una rosa di spine
rosse
Ti trovo con le dita,
siamo granelli di sabbia
che scivolano come sussurri
di una solitudine
in due.

Saphilopes /Jonathan Varani

Üç defa

tutuşacak bir ormanın yeşilinde aklım
bütün kökler kuru, yarı karanlık ağaçlar gibi
ağır mozaikli gövdemden soyunuyorum.

kırık dal
rengini yiyen çiçek
suskun rüzgâr çanlarında
üç kere  boğuk sessizliğim
çürük tohum
ölü yağmur
ve ruhu bağlanmış her şey..

//

iskeletleri  kırık köprü ortasındayım lina’m
baygın gözlü kuşlara eğilip üç kere şarkı söyledim
yağmur yağsın
yağsın
yağsın
.
.
.

Epizot


birinci bap / sorgu

silik düşler taşır teni günah nehrine
varamadan esintisiz bulutların yağışlarına
bir kayboluştur yaşamın rengi mavideyken
uçuk düşler koparır dört yapraklı yoncadan şansı
parçalanmış ruhlar taşır parçalanmış bedenleri sona.

I- iç ses

tinlerin kaçışı
ölümün festivalinde
resital sunar arsızca
günah çağında.

ikinci bap / gecikmiş bahar

her çocuk toprağa düştüğünde çığlıklar büyütür
her bir yas
yarım dünyalık bir seyir
usancın ağırlığından kambur
dünyalık bir hapishane kuşatmış gökyüzünü
kadrajı kırık yalancı zamana tapınan
silinmeden yaraların izleri ruhumdan, ölmek…
bin defa ölmek…

II- iç ses

tutulası tarafı yok yeniden her şey
tutulası acılar hükümranken bize
davetsizce

an gelir amforalar açar kapılarını
ölüm gerçek
sesi kaybolan rüzgâr
düşer yıldız mavi derinliklerden
kaçıncı uykuya doğru.

üçüncü bap / monolog

bugün dünya zaaflarını önüne almış günah çıkartıyor
bir çocuk cenazesi gibi yaşanmamışlığın sessizliğini taşıyan

bir çocuk mezarı gibi dar ve kasvetli
bir çocuk masalı kadar gerçekçi

bu hikâyesi olmayanların düşleri
her hangi karanlığa uzanış gibi.

Karpuz festivali

çok sevgili cucurbita’m

seni maldoro’nun altıncı şarkısına yatıracaktım lakin duymuyorsunuz
o halde beynimdeki şenliği ateşleyerek seni birr şiirde hayal ediyorum. etmeyeyim mi. nasıl hayal etmemi isterdiniz.. kansız mı olsun.

..

biliyorsun ceza dosyaları okuyorum ve  uyuduğumda çok tuhaf rüyalar görüyorum
ohhoooo dokuz sekiz trakya havası gibi
bütün kafaları duvarlara çarpıyorum
sanki karpuz mevsimindeyiz
her taraf kan
öyle şuursuzluk yani
öyle psikopat gözkapağı altları ve ışıklarım sonuna kadar açık
ve kusura bakmıyorsun değil mi
hafızamdaki bu acayip şenliğe
ellerim titriyor
rüya içinde rüya
bütün parmaklarım senin şakaklarında
kafanı düşsel bir sevinçle tam öpecektim ki
birden senin  robdöşambr klarnet çalmaya başlamış
kedilerim de boynumda, hep beraber
duyuyoruz  çigan müziğini.. hımmm.

,,,

cucurbita’m…..

çok teessüf ediyorum size
bu ışıkları neden kapatıyorsun
bu şenlik hoşunuza gitmedi mi
gitmediyse neden gitmedi
alçak cucurbita’m, en değerli
meymenetsiz bal kabağı’m..

Lekeli

ne zaman ıslak ağzımı öpsem
plastik çiçekler kuruyor. hafızadan öte bir yol yok, lakin benden önce beyin kartı aşağıdan lekelenmeye başlamıştı
bu yüzden kokusuz şeyleri içime çekiyorum.

bazı yaralar oluşur, ıslak zemin kayganlaştığında iskeletleri gözlerimden tanırım ve çürüyebilir avuçlarım
büyük iskender ne istediyse pers kumaşında
ben de istila ediyorum bir mağara kapısında kendimi
ağzımın içinde yaralar oluşuyor,

çünkü karanlık benim mabedim, ışık çekildiğinde
sırtımdaki çiçek patlıyor
ve müthiş bir alkışa dönüşüyorum…