Hippi Perihan

Perihan , sabah atölyeye girdiğinde masasının üzerinde resmî bir tebligat buldu; “Moda Evi Perihan’a, 2026/47 sayılı kararla üç kişilik ‘Butlan Tespit ve Denetleme Kurulu’ atanmıştır. Koleksiyonların halk ahlakına, milli değerlere ve renk uyumuna uygunluğu incelenecektir. Ayrıca duvardaki inek tablosuna da el konulacaktır.”

Perihan tebligatı okudu, bir süre baktı, sonra katıla katıla güldü. “Milli değer mi? Renk uyumu mu? Oğlum, bunlar ne amk!” diyerek tebligatı yırtıp tuvalete fırlattı.

Öğleden sonra kapı çalındı. İçeri üç takım elbiseli adam girdi. Birincisi bıyıklı, göbeği kemeri aşmış; ikincisi gözlüklü, elinde metreyle kumaşları ölçmeye kalkışan; üçüncüsü ise sürekli “Ben buradayım, ben varım ama inek tablosu beni rahatsız ediyor.” diyerek lafa giren tip. Perihan, elinde makas karşılarına dikildi;

“Hoş geldiniz butlan figürleri! Sizi modaevimde görmek… nasıl desem… bok içinde yüzmek gibi bir şey. Buyrun, oturun, ama dikkat edin koltuklar butlandır, üzerinize çıkan tüyler sizi resmen iptal eder!”

Bıyıklı olan masaya dosyasını koyup “Perihan Hanım, bu sezonki ‘Anarşist Pijama’ serinizde kullanılan kumaşın etiketi eksik. Bu, tüketiciyi yanıltma suçudur. Ayrıca anarşist kelimesi yasaktır. Butlan uygulayacağız” dedi. Perihan Abla, makası havada bir tur attırdı;

“Etiket mi? Oğlum, senin etiket dediğin ne? Babasının hayrına mı takıyorsun o dar kravatı? Kumaşın etiketi dediğin, şu sıçtığın dosyanın arka yüzü kadar değersizdir. Ben 72’de çarşıdan aldığım çadır bezini bile etiketsiz giydim, o zaman sen daha babanın böbreğinde yoktun! Hem butlan ne lan? Sen butlanı bana mı anlatacaksın? Ben her gün üç öğün butlan yerim, sabah kahvaltımda butlanlı yumurta yerim!”

Gözlüklü olan yerinden kalkıp “Bu koleksiyonda kırmızı kullanımı aşırı, bu renk devrim çağrıştırıyor” deyince Perihan elindeki ütüyü masaya vurup;

“Kırmızı mı çağrıştırıyor? Benim kırmızım, oğlum, senin yediğin domatesin rengi de kırmızı ,yoksa sen domatesi de mi yasaklayacaksın? Git, bak bakalım kendi partinin afişinde kaç tane kırmızı var, oradan başla denetime! Ama siz bunları yapamazsınız, çünkü siz butlan komisyonu değil, salak komisyonusunuz amk!”

Üçüncü figür, sürekli “Ben de varım, ben de söyleyeyim” diyerek söze girdi: “Hanımefendi, bu tavırlarınızı not alıyorum. Moda evinizin ruhsatı iptal edilebilir. O inek tablosunu da indirin” Perihan Abla o an elindeki tütsüyü söndürüp doğruca adamın suratına üfledi;

“Ruhsat mı? Al sana ruhsat!” diyerek masadan bir kumaş parçası kaptı, hızla bir düğüm attı ve adama fırlattı. “Bu düğüm butlandır, içinde tüm ruhsatlar geçersizdir. Hem siz neyin kafasını yaşıyorsunuz? Moda evi açmak için ruhsat mı gerekir?

Bıyıklı figür kıpkırmızı oldu, “Bu hakarettir, dava açarız!” diye bağırdı. Perihan Abla eline bir çift makas alıp havaya kaldırdı;

“Açın lan açın! Burada Woodstock’ta yapılan müziğin ruhu var. Dava açın ki mahkemede şu dosyaları göstersinler; bakalım hanginiz hangi fabrikadan rüşvet almışsınız! Ben buradayım, 68’in çocuğuyum, 2026’nın da anasını sikerim! Siz bana butlan mı diyorsunuz? Ben size bok derim! Şimdi çıkın dışarı, yoksa şu makası bir birinizin kravatına geçiririm, o zaman görürsünüz gerçek butlanı!”

Üç figür birbirine çarpa çarpa kaçarken Perihan Abla arkalarından fırlattığı mor bir eşarp ile “Alın, bu eşarp da butlandır, ama en azından sizin suratlarınızdan iyi gözüküyor!” diye seslendi. Adamlar kaçtı, Perihan Abla atölyenin ortasında kahkahayla eğildi;

“Bok herifler! Modayı denetleyeceklermiş! Benim modamın denetimi mi olur? Benim modam tüm denetimleri siker atar!” Stajyer korkuyla “Abla, gerçekten dava açarlarsa?” dedi. Perihan Abla omzunu silkti;

“Açsınlar, oğlum. Ben zaten önümüzdeki sezon koleksiyonuma ‘Butlan Komisyonu’ adını koyacağım. Kumaş olarak onların kravatlarını kullanırım, rengini de o bıyıklı herifin utancından kızaran suratından alırım. Hem dava ne ki? Dava da butlan, mahkeme de butlan, ama Perihan Abla’nın modası asla butlan değildir—çünkü moda dediğin bokun içinde bile güzeldir lan!”

O gece atölyede tütsü yanarken Perihan Abla eline gitarı aldı, “Butlan mı, boktan mı, hepiniz bok gibisiniz” diye bir şarkı doğaçlattı. Stajyer not alıyordu, ama not defterine yazdığı tek şey oldu: “Perihan Abla, bugün üç siyasi figürü bokun içinden çıkarıp tekrar boka soktu. “

Harfler

Kucağında Drago. Drago. Adı ağızda lav, sırtındaki her kıl bir çığ, her çığ bir ilmik, her ilmik boynunda düğüm ama çalmıyor, hayır, çalmıyor, doğuruyor o sesleri. Notalar havada kanca, kancalar et, etler kadının göğsüne kazınıp kanıyor. Göğsü, o göğüs kabarıyor, ama inmiyor. Memeleri yere sürükleniyor, her nefes odanın tavanını sıyırıp götürüyor. Sıva değil, damar soyuluyor, tavanın altından beynimsi bir titreşim fışkırıyor.

Drago kıpırdamıyor, Drago hırlıyor, ama bu hırlama değil, bu bir çarkın doğum sancısı, bir testere, bir yayın yumurtalıkları parçalaması. Gözleri, Drago’nun gözleri, çark gibi ters dönüyor, tik değil, gıcırrrr diye, çünkü saniye geri akıyor. Geçmişteki o boğulmuş inilti şimdi kadının sol kalçasından damlıyor, gelecekteki feryat ise şimdiden Drago’nun patisinde kıvılcım olup sıçrıyor. Kadın Drago’yu fırlatmak istiyor, elleri erimiş, sadece kıkırdaklar var. Kıkırdaklar vuruş sayıyor, çatlak, çatlak, kendi kemikleri zil olmuş, iniltiler ise nakarat, ama nakarat ateş almış, her nota bir parçasını koparıp atıyor.

Renkler sıçrıyor, Drago’nun zifiri tüyleri aniden ateş kırmızısı parlıyor, kor kor. Drago volkan, Drago ateşten göbek, Drago o ezgileri yutan bir tsunami. Kadının ağzındaki o haykırış artık ses değil, orgazm. Yamuk çığlıklar yuvarlak olup dizlerine dökülüyor, beşgen olup beline sarılıp boşalıyor. Drago pençesini açıyor, pençenin ortasında minik bir kalp atıyor, o kalpte binlerce Drago, hepsinin ağzı kadının memesinde, hepsi aynı çığlığı içiyor, ama Drago öksürüyor, öksürük bir hançer gibi saplanıyor kadının kasıklarına, inilti o anda doğuyor, yaşlanıyor, ölüyor, yeniden doğuyor ama hamile.

Metin eriyor, harfler Drago’nun terine yapışıp sıçrıyor. Harfler kadının sırtına kazınıyor, harfler bacaklarını ayırıyor. Boşluktan düşüp bacak arasına doluyor. Kadın şimdi hem inliyor hem susuyor, sessizlik iniltiden daha kanlı, çünkü Drago o sessizliği dişleriyle didikliyor, ritim dağılıyor, tekrar yoğruluyor, dağılıyor, çürüyor, sonra karnından doğuyor ama ters kafadan. Drago’nun bıyıkları kalçasına değiyor, ateş patlıyor, odanın duvarlarından süt fışkırıyor, kadının teri yılan olup Drago’yu boğuyor, ama Drago ateş gibi yılanları pişirip yiyor.

Drago’nun nefesi kadının içinde. Hâlâ kucağında. Hâlâ ısırıyor. Kadın ise artık bir yangın mı, bir boşluk mu, bir çığlığı mı bilinmez, çünkü Drago tüylerini kanatıyor, tüyler doğuruyor, iniltiler katlanıyor. Çünkü ikisi de öyle istiyor.

Varanasi

şimdi kaşi’nin, kutsalın en kirli avlularında,
çıplak ayakların bastığı her taş, yarım kalmış bir ömrün nabzı gibi
ganj’ın kül kokan fısıltıları
en kadim ateş gecelerinde bir rüyanın gölgesiyle geçerken
ayın solgun şahitliği.

ansızın sanskrit ölümlere takılıp,
zamanın durduğu o eski çan seslerinin arasından süzülen,
hem kefenli hem yetim,
hem kuş hem kurşun olmanın ağırlığında,
vaktin dışında çalan o kutsal çanların arasında
bir nefes gibi süzülen
o son vedanın kıyıları
dönüşü olmayan suların hafızasına
yas bekçileri oturmuş
ve yüzüme çarpan kadınlar var,
sanskrit’in unuttuğu kelimeler
doğurup duruyor içimde.

…..

We are learning time
within its shell.
From rotten leaves.
/
And now we are covered
with ash-coloured flowers, the earth that cracks the grapes,
that seed that does not know my face.
At what juncture did it begin
and end?
I had brought you a handful of darkness.

Yet hello.

The colour of the light that does not return.
The breath torn at the shore.
Why does it catch fire so quickly upon the stone graves?
It grows entirely and then vanishes.

Nato biber gazı

perihan abla ellerim kelepçe izi ciğerlerim gaz dolu
bu gece yine başladı o cop odamın duvarından geçti
kaburgama saplandı benimle konuşuyor biber gazı fısıldıyor

“yine geleceğiz”

perihan abla o nato artıkları her gece kapımı tekmeliyor
ama kapı yok
tavandan süzülüyorlar mavi paçavra
gözleri ölü ama beynime bakıyorlar
ben onları çizdim biliyor musun
duvarlara okul sıralarına avuçlarıma çizdim
her çizgimde biraz daha çocuklar anlasın diye
sonra bir gün sokakta karşılaştık coplarını salladılar gözlerimizden kan aktı

perihan abla
ellerimle toprağı kazdım tırnaklarım söküldü
o biber gazlarını parçalara ayırdım ihbarlarını iftiralarını
gece baskınlarını bir bir gömdüm
ama perihan abla bu sabah kalktım ki
mutfak masasında oturuyorlar
çay koymuşlar bardağımı ittiyorlar
sesleri tanksavar mermisi gibiydi

gerçek mi bu perihan abla havaya mı sıktım yere mi
hangisi işkence hangisi direniş ve suçlanan biz

ama perihan abla ben güldüm
ilk gazda ilk copta ilk kelepçede güldüm
çünkü gülmek bir direniştir
duvarlara kameralara o soğuk sorgu odalarına güldüm
ağzımdaki kanı tükürürken güldüm
ve perihan abla onlar da bunu anladı
çünkü o gülüşü de tutukladılar
dosyalandı mahkemeye çıkarıldı müebbet yedi
şimdi o gülüş cezaevinde parmaklıklar ardında yan hücremde sallanıyor
taşlar da gülüyor perihan
taşlar da kahkaha atıyor

Ey karanlığımız

en gizli bahçelerde küçük centikler ve tanrının meyhanesi
mesela bugün lepraymış
yeniden tanışmaya ve çürümüş ellerimizin unutulmuşluğu
mesela koleraymış
kırmızının parıltısı daha gerçek
gölgenin ayağa dökülüşü bir mermer tozu
su ve ayna.

ey karanlığımız sabahın peşindeyiz miyiz.
ölü duasında çiçek yağmuru okuyoruz
ellerimiz sanki kırmızı ağırlıkları itiyor
ya da çeliğin titremesini anlatıyormuş
ya da hiç yokmuşlar gibi.

bir uçuşun ayeti sesler ve zincirler
kimse yoğurmaz söz etmez kimseler
nerede kırmızı varsa iki kişilik serinlik olur
saç tellerinden tablolardan
bir fatihadan daha fazlası
acaba bir cin tonik içer miyiz.

Fotoğraf.saphilopes

suyun uykusu

zamanın çelişkisiydi bu nehrin aynasında
gidecek bir yerimiz yoktu,çünkü her varış
kendi başlangıcının yasını tutar
derinlik görünenin kuruntusuydu.
su karardıkça kendi gölgemize batar,
beyaz çanların fısıltısında uçurumu dinledik.

ruh duyarmış dediler; oysa aynalar araya girerken
damarlarda buz tutan o an kendilik en keskin iğne
şarabın ağrısıyla herkes kendi ölümüne yürür.
kılıçlar kırmızı tarih uykusundaydı,
hikâyeler uykunun yalnızca bir rüyası,
acı uyanmanın reddedilmiş adı.

sonra ağır soprano beyaz mermeri titretti
suyun ışığı dipsiz bir dip fısıldadı bize
sonsuzluk, sonun olmadığı yer değil
sonun her an kendini yok saydığı boşluk
o boşlukta mermer bile hatırlamaz
yalnızca yankı, yankının yasını tutar.

böyle soyunduk – giysiden öte benlikten de öte;
eller kalemi tutarken tanrı kendi kozasında sarhoştu.
blues yokluğun ritmi, yağmur sıradan
ama bizi ıslatan yalnızca su değil
anlamın kayıtsızlığı,
tanrının uykusunda unuttuğu an.

derler ki, kurumuş ceviz ağacı
kimsenin olmadığı bir yerdeymiş
oysa orası, olmanın en derin yokluğu,
kök salmanın imkânsız kaldığı tek gerçeklikti.
zaman orada durmaz, akmaz da
yalnızca kendi eksikliğini taşır,
nehrin unuttuğu bir kıyı gibi,
fısıldamaya bile cesaret edemeden.

foto.pinteres