AN

benim eski bebeğim
canım çekerse ne olur
zihnine bir kusturma çiçeği yükleyip
uzun zamandır açılmamış o fermuarı
bir matador kanıyla besleyip içmek isterim
harf, harf..

sert ısırıklarım var
ve biraz maskara çekmişken gözümün karanlığına
buraya toplanalım
elleyip takvimin otuzbirini
geri dönülmez o yol
iki adım ileri, bir geri hiç olur muymuş
olurmuş ki
biz çiftleşmeden pontus’u yarattık
kendini ateşleyen sedna
kuzeyli buzluğun tanrıçasıyken
black sea lodoslu bir günde
herkese eşit ölümlüdür..

tatlı angis’m benim, çok yas tutacak mıyız?
siktir git.









Delilik monologları/ II



Yağmur /

Yağmur çürükse yok oluyor her şey
Birinin derinliğinde değil hiç kimse
Bu fırtına gökyüzü ağlak
Toprak cehennemin koynunda
Yaşa farları akarken irisin !
Bir şiir yaz ateşböceklerine
Gökyüzü kırlangıçlara solukken
Hey adımlayanlar
Cinayetlere şölenle sızanlar
Duvarlar çatlak avucunuzdaki duada

Ölüler /

Gece ne kadar sessiz
Ne kadar masum durmuş nefesler
Kuru bir nehrin ağlayan çakıl taşları

Ah harabedeki ay
Derisi yağmur elmaslı çocuklar
Dilsiz
Dağınık
Çöllerden geçen tabutlar

Kuşlar /

Kar yağarken nasıldır şimdi
Yarım elma yalnızlıkları
Bedevi gülüşlü
Sağlaması olmayan mermerin üşümesi mi yoksa
Çekip gittiler kelebek ömrü gibi
Rengini arayan fırça
Ziftli bir yağmura dokundu resimde

Rutubetli çayırlar /

Koşan atlar
Tüm zamanları avuçladı gözlerimde
Kanatları düşen balkon masalım
Ve yarasalar doluştu
Uzaklardan

Gidesim gelir yeleli düşlerle
Rutubetli çayırlardan kaçasım gelir
Alıp sırtıma rüzgârı yalansız okyanusa doğru

Damlalar /

Yüzü kireçli kadınlar
Bütün dalgalanan nehirleri bana akıtın
Ah çürümüş dudaklar
Yoldan geçen yabancılar
Haydi şerefe, şerefe kadeh kaldırın!
Satılık çocuklara
Yarattığım kentlere
Kendi düşümden doğan kentlere
Masal kentlere

Alarcın / ateş böceklerine

Sırtı dönüklerdeniz ensemiz şerlerine emanet
Kılıçları var diye yüzleri vardı
Yoksa ne vakit düşse kılıçları
Ne bir göz görebilirdiniz bakmaya
Ne bir ağız emzirmeye

Bizimse sırtımız hem kırbaca amade
Hem kılıca
İsterlerse saplayabilirlerdi
Kesebilir atıp tutabilirlerdi
Mezhepleri öyleydi
Ki
Yüzü yok bilinen katledebilirlerdi

Bizim sırtımız vardı yumurta kabuklarımız
Mağara gibi derin atlar bağlı kapısında
Biri beyaz biri resim

Bismillah dediğimizden beri
Salyangozuz müslüman mahallesinde
Yola secdedir tanrıya iz verdik
Yürümediler

Onlar
Bilmedi gözlerimizin rengini söylemesi ayıp
Biz de bilmezdik
Aynaya hep sırtımızı gösterdik
Ki
Bilirdik aynalar sade kendi sırlarını tutar
Dili olana gözümüzü anlatırlar

Sığınma talebi /

Lütfen koru beni
Demirden savaş gemileri
Demir gelenlerin gözleri
Pat pat pat orada evler yıkıldı
Orada da yıkıldı evler
Hepsi yıkıldı

Bütün savaşlar komedi, mayınlar tarla katili
Mayınlar insanların da katili
Lütfen karşı dur anne
Lütfen bu gürültüye karşı dur anne

Ah şu patikadan koşarak kaybolan çocuk ben miyim?


Biteviye



Yağmur söylemiyor yazgısını ;

Frigya fülütleri çalınıyor
Ölüm ilahileri okuyor rahibeler

Hiyeroglif yazılar sökülüyor
Karanlıktan doğup karanlığa koşuyor
Ahrimanlar.

Irmaklardan uzun bentler yapıyorum
Taş ustaları
İplikhaneler
Ve filigranlar çiziyorum tablolara

Müzik hızlı bir tempoya dönüşüyor

Kök yeşil
Kökten de yeşil atlılar uçuşuyor
Bir an kendi etrafında dönüyor havariler

Yağmur yine de söylemiyor yazgısını.

Tozlar

mağara şarkılarında vardı
uzak manifestoya yazılmış
gömülmüş ve gidilmişken
zeytin ağaçları sallanır kalbimde
ne güzel sallanır
ah davulları çalarken
sarıp ellerine renkleri
adasınlar diye
yağmurun heykeline
ve lydia’nın gözlerine
saparnanın dikenini.

ve sonra ben geldim karanlığın ağzında
soyundum
çıplak
sokup baldırlarıma bir avuç iğneyi
zehrini çektim yılanların
gecenin derinliğinde başka kimseler yok
bir pars postu
biraz meşin fişekliğim
sana baktım lydia
düğüne baktım
cenaze alaylarına.

Paul’u anlamak

Amacım rakamlarla dolu bir otobiyografi yazmak değil, aksine anlamak ve irdelemektir. Yaşadığı koşulların derinliğini şiirleştiren ilk şair kimdir diye soracak olursanız Paul Celan derim size. Bir parçalanmışlığın hikâyesidir bendeki. Paul’un şiirlerini okuduğumda sesini işitebildim.

Sevdiklerini ve ailesini Nazi kamplarında kaybetmiş ‘’ hiç durmadan yürüyen bir vehimdi. Tek sığındığı mağarası dili ve vicdanıdır’’ derler onun için. Çünkü herkes ölmüş ve onun hayatta kalmış olmasına sevinmesi mümkün değildir. Bu noktada başlamıştır yaraları. Yaşıyor olması yaraların en büyüğüdür ona göre. Bu yaraları en anlaşılmaz bir dilde şiire dökmek, bir ırmağın gözümüzün önünde yavaşça süzülüp büyük bir şelaleden aşağıya dökülecek olan intiharın başlangıcıdır. O ırmağın altında kaynayan bir ölüm fügü vardır.

Yaşanmış ve belki de yüzyılın en önemli şiirlerinden birisidir ölüm fügü. İnsan bir yerde durup düşünmeden edemiyor. Böyle bir acı dünya üzerinde yaşanmasaydı keşke. Yazılmasaydı böylesi bir şiir. Ama ne yazık ki, Nazi faşizmi ve toplu katliamlarda kaybetmenin kederi yazarı ölüm ile iç içe kenetlemiştir. Aynı zamanda anne ve babasının katledilmesi onda kırılmanın ilk başlangıcı olmuştur. Bu anlamda pek çok şiirlerinde anne figürü vardır. Bunu mezarlara yakınlık şiirinden anlayabiliyoruz.

Acı çekiyorum değil mi anne,
Ah tıpkı evdeki gibi
Kısık söylenmiş şu almanca
Sızı veren mısralardan.

Ve yine başka bir şiirinde hiçbir zaman sönmeyecek içindeki ateşi anlatır. Geçmiş bir günün gençlik tutkusudur sarı çiçekler ve bir o kadar yeşildir kendi karanlığı akçakavak ağacından bakarken. Ve yine bir o kadar acıdır ölecek olanın damgalanması. Ölüm bir işarettir artık kadın, çocuk ve adamların kollarına bağlanmış bir bez parçasında…

Ak düşmemişti hiç annemin saçlarına.
Kara hindiba, Ukrayna ne kadar yeşil.
Sarışın annemse dönmedi yuvasına.
Yağmur bulutu, kaynağın kurudu mu?
Benim sessiz annem ağlar tüm insanlara.
Çember- yıldız, bağlıyorsun o altın kurdeleyi
Bir kurşunla annem kalbinden aldı yara
Meşe Akçakavak, yaprağınla ak-pak bakarsın ya karanlığa
kapı, kim çıkardı rezelerinden seni
Benim tatlı annem gelmeyecek bir daha.

Şüphesiz Paul’u anlamak için yazmış olduğu en derin şiirlerinden biri olan ölüm fügünü irdelemek lazım. Periyodik bir zincir gibi insanlara kendi mezarlarını kazdırır Nazi Faşistleri, sonra da kafalarından vurup kazdıkları yerlere bırakırlar. Böylece herkes kendi mezarını kazmış olur. Şiir sanki ölüler tarafından bir koro halinde söyleniyor. Bu yüzden gerçeklik güçlü bir bağ olarak sunulmuştur okura; Anlamak ve yaşamak, bir şiirin amacını iyi hissedebilmenin önemi vurgulu, tıpkı Pablo Picasso’nun Guernica tablosundaki savaşın insanların yaşamlarını nasıl tuz buz etmesi gibi.

Ölüm Fügü

Akşam vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
Ve öğlenlerle sabahlarda bir de geceleri
Hiç durmaksızın içmekteyiz
Bir mezar kazıyoruz havada rahat yatılıyor
Bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan
Hava karardığında Almanya’ya senin altın saçlarını yazıyor Margarete
Bunu yazıp evin önüne çıkıyor ve yıldızlar parlıyor
Köpeklerini çağırıyor ıslıkla
Sonra Yahudilerini çağırıyor ıslıkla toprakta bir mezar kazdırıyor
Bize buyruk veriyor haydi bakalım şimdi dansa

Gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
Ve sabahlarla öğlenlerde bir de akşamları
Hiç durmaksızın içmekteyiz
Bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan
Hava karardığında Almanya’ya senin altın saçlarını yazıyor Margarete
Senin kül olmuş saçlarını Sulamith bir mezar kazıyoruz
Havada rahat yatılıyor

Adam bağırıyor daha derin kazın toprağı siz ötekiler
Şarkılar söyleyip dans edin
Tutup palaskasındaki demiri savuruyor havada gözlerinin
Rengi mavi
Sizler daha derine sokun kürekleri ötekiler devam edin
Çalmaya ve dansa

Gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
Ve sabahlarla öğlenlerde bir de akşamları
Hiç durmaksızın içmekteyiz
Bir adam oturuyor evde senin altın saçların Margarete
Senin kül saçların Sulamith adam yılanlarla oynuyor

Sesleniyor daha tatlı çalın ölümü çünkü o Almanya’dan
Gelen bir ustadır
Sesleniyor daha boğuk çalın kemanları sonra sizler
Duman olup yükseliyorsunuz göğe
Sonra bir mezarınız oluyor bulutlarda rahat yatılıyor

Gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
Sonra öğlen vakitlerinde ölüm Almanya’dan gelen bir ustadır
Akşamları ve sabahları içmekteyiz hiç durmadan
Ölüm bir ustadır Almanya’dan gelen gözleri mavi
Bir kurşunla geliyor sana tam göğsünden vurarak
Bir adam oturuyor evde senin altın saçların Margarete
Köpeklerini salıyor üstümüze havada bir mezar
Armağan ediyor
Yılanlarla oynuyor ve dalın düşlere ölüm Almanya’dan
Gelen bir ustadır

Senin altın saçların Margarete
Senin kül olmuş saçların Sulamith.

Ölüm bir emirdir Alman faşizminin elinde. Ve sabahın siyah sütü bir keşfin şifresidir. Ölüm havası, bacalardan tüten insan ruhları, yakılmış bedenlerin çığlığı ve bir ahit gibi, sizi başka parçalanmışlıklara sürüklüyor. Tıpkı bütün savaşların insan onurunu ve yaşamını yok etmesi gibi, ölüm bir sanat ve ustalıktır Alman faşizminde. Bir tarafta çalışan tutsak kölelere mezarlar kazdırılırken diğer yanda kemanla müzik çaldırılıp dans etmeyi emrediyorlar. Ölüm mavi gözlü bir adamdır Margarete ve Sulamith’in saçlarında.


Her şey yaralanır. İnsan ve eşya, zorla birbirinin içine girer. Yaşantılar derine nüfus eder. Hatırlamak, cerahatli bir yara olur. Bir yazısında der, Nietzsche.

1969 sonu/ 1970 baharında her gün uçurumlarımdan aşağıya doğru bir gidiş vardır Paul’un ruh dünyasında. Hiçbir yere ait olamamanın atmosferinde yalnızlığa gömülmüş bir kavak ağacıdır kendi göğüne bakan ve bütün yaşanmışlığında dallarının birer birer kırıldığını görür. Bir daha asla içindeki kırıklıkları toparlayamayacak ağır depresyonlar, sıkıntı halleri, derin travmalar yaratır Paul’un iç dünyasında. Aynı zamanda intihal suçlamaları onun kişiliğinde kuruntulu bir hava bırakmıştır. Sanki herkes onun aleyhine yazıp çiziyormuşçasına her gün basını ve yazılanları izlemesi, Ingeborg Bachman ve diğer dostlarına yazdığı mektuplardan anlarız ruh dünyasını. Dikkatli bir okur kalp zamanı kitabında görebilir Paul’un yavaş yavaş ölüme gidişini. Yalnızlığı ve anlaşılmaz kılınmanın haykırışını Max Frisch’ e yazdığı bir mektupta okuruz.

Sevgili Max Frisch,

Ingeborg’la sizden bir görüşme talep ediyorum, içtenlikle. Bütün bu provokasyonların¬- intihal suçlaması- Schroers pek çoğundan sadece biri- nereden geldiğini görmemenize inanamıyorum. Bunda nelerin, kimin parmağı olduğunu ve neden olduğunu görmemenize inanamıyorum.

Benim hakkımda yazılanları ve dedikoduları okumanın, duymanın bir yazar için ne anlama geleceğini bilirsiniz. ( Buna tanıklık etmeye kimler hazır) diye devam eder mektubunda.

Burada insanın aklına Edip Cansever’in Çağrılmayan Yakup şiiri geliyor. Kendisi, öteki, anlatıcı ve ben duygusu arasında gidip gelen Yakup’un parçalanmışlık hissi geliyor. Bu anlamda şiirlerin evrensel bir ruha sahip olduğunda hemfikir oluyoruz.

Bir okur olarak Paul Celan’ ı incelediğimizde intihal suçlamasının bir iftira ve çekememezlik olduğunu çok kolayca görebiliriz. Çünkü bana göre her şairin kendi imgeleri vardır. O imgeler sizi ele verir. Onun imgelerinde Ben’in nasıl dağıldığını, parçalandığını, yanıp kül olan anlamların küllerinden bahsettiğini hemen hemen bütün şiirlerinde bulabiliriz.

‘’ Göç’’ dedi Paul Celan..

‘’ Bugün içimden çırılçıplak satırlar geçiyor Franz; Her Allahın günü, uçurumlardan aşağıya doğru.. Bugünden yarına yaşıyorum, daha doğrusu bugünden bugüne..’’

1920 yılında Romanya’nın Çernovitz kasabasında Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğan, ve 1970 Nisanı’nda kendini Paris’te Sen Nehri’ ne atarak parçalanmışlığına son verir Paul Celan.

” Sesleniyorlar; günah işliyorsunuz!
Bunu çoktandır biliyoruz.
Çoktandır biliyoruz da, ne yapıyoruz?
Sizler, ölümün değirmenlerinde
Müjdelerin beyaz ununu öğütüp
Kardeşlerimizin önüne koymaktasınız
Bizler, zamanın aklaşmış saçlarını sallıyoruz.”

Bunalım

Her tarafı camla kaplanmış bir oda içindeki kuzgunlar delirmiş gibi kendilerini cama vurup birer birer intihar ettiler.

Gecenin karanlığında bir müzik kutusu masanın üzerinde dönüp dururken ağaçlar ay ışığında suyun derinliğine doğru ters dönmüş biçimde sallandılar.

Tahta kanepeye uzanan kadının dudaklarında belli belirsiz bir çığlık

‘’ Su mavi kuzgunlar siyah
” Su mavi kuzgunlar siyah

Anlamsızca başını eğip ellerine baktı. Cama çarpıp düşen kuzgun kanamaları avuçlarını kan gölüne çevirmişti. Hızlı nefes alıp vermeyi unutacak kadar dehşetle

‘’Üzgünüm, benim yüzümden …’
”Üzgünüm, benim yüzümden… ‘

Kıvrıldığı tahta kanepeden aniden kalktı. Yerde yatan siyah kuzgunların patlayan gözlerine bakıp aynanın karşısına geçti. Kanlı eliyle gözünü yuvasından söküp yerdeki ölü bir kuzgunun göz çukuruna yerleştirdi.






Mutlu bir armağan

Kimse bilinmeyen bir kapıyı tıklamaz
Tıklar mı yoksa..

Bu nasıl yabanıl güve
karnımı ovalayınca
Çarçabuk tutuşuyorum
Şenlik var, şenlik var, şenlik var diye biri bağırıyor içimde
Ağır uykum var
Gözbebeğim pazar
Karanlık
Ve
Ölülerin iskeletleri
Malia suyu akıtıyorlar.

Sevgilim
Venüs ağardığında
Bir kibrit  çakıp kıçımızı ateşe verelim
Bom bommm
Bum
Hahhhaaaa.