Yazar: saphilopes
Mavi damarlar
Sarı, ilahi bir deliliğin ve çürümüş bir büyünün rengiydi. O yatak bir sevişme mekanı değil; etten, kandan ve ezoterik fısıltılardan örülmüş bir sunaktı. İki beden, birbirine dolanmış lime lime bir et yığını halinde, o kirli sarı cehennemin tam ortasında yüzüyordu. Çarşafların mavi damarları, onların altında ezilen ruhların çığlıkları gibiydi.
Kadının kara saçları, bir gece yaratığının uzuvları gibiydi; adamın boynuna, göğsüne dolanıyor, onu karanlığın derinliklerine çekiyordu. Adamın teni artık bir insana ait değildi; sarı, mor ve kangren olmuş turuncu tonlarıyla, fırça darbeleriyle parçalanmış, kutsal bir işkencenin tuvaliydi.
Kadın tutkuluydu; öyle bir tutkuydu ki bu, sevmek değil, ruhu emmek, eti kemikten sıyırmaktı. Her gece adamı soyup onu haz alacak biçimde okşuyordu ve aynı zamanda sado-mazo duygularla parçalıyordu. Ama bu artık basit bir zevk ve acı alışverişi değildi. Dokunuşları, okült bir ritüelin adımlarıydı. Tırnakları adamın derisine geçtiğinde, bu bir cezalandırma değil, bir mühürleme, bir adama, bir yok etme ayiniydi. Kadının parmakları adamın omurgasına kenetlenmiş, sanki onun canlı canlı kaburgalarını söküp kendi içine yerleştirmeye çalışıyordu.
Adamın inlemeleri, zevk ve dehşet arasında sıkışmış hayvani bir ulumaydı. Bedeni, o amansız fırtınanın ortasında grotesk bir şekilde bükülüyor; bacakları, kolları, sanki kemikleri yokmuşçasına imkansız açılarla kıvrılıyordu. Kendi etinin parçalanışını, ruhunun bedeninden sıyrılışını hissediyor, ancak bu yok oluştan tarifsiz bir mistik haz duyuyordu.
O sarı alevlerin içinde, iki beden tek bir et parçasına, tek bir kaos kütlesine dönüşmüştü. Kadın, adamın göğsüne eğildiğinde, sadece tenini öpmüyor; sanki onun kalbini dişleriyle söküp alıyor, kanını bir şarap gibi içiyordu. Adam, kadının o kara saçlarının arasında kaybolurken, kendi benliğinin silinişini, bir tanrıya kurban sunulurcasına kabul ediyordu.
Bu, birleşmenin değil, birbirinin içinde eriyip yok olmanın, etin ve ruhun sınırlarının silindiği karanlık bir vecd halinin resmiydi. Ter, tükürük ve kanla yoğrulmuş o mavi damarlı çarşafların üzerinde, birbirlerini hem yok eden hem de var eden iki vahşi yaratık, o sonsuz sarı cehennemde her gece yeniden dirilip, her gece yeniden parçalanıyorlardı.
Tablo. Egon Schiele
🎶🍵🍵🎶
Buzlu Cam
Sabahın dördü. Perdelerin aralığından sızan sokak lambası, banyo kapısının buzlu camında kırılıyor. Küvetin kenarına oturmuş, parmaklarını soğumuş suda gezdiriyor. Su artık ne sıcak ne soğuk, sadece orada.
Lavabonun yanında beyaz bir gül. Kim koymuştu? Dün mü, geçen hafta mı? Hatırlamıyor. Ama gül orada arzu kokuyor. Gözlerini kapatıp kokuyu içine çekiyor. Birinin teni geliyor aklına. Ama yüzü yok. Sadece koku.
“Görmüyorum,” diyor sessizce. “Ama orada.”
Köklerini düşünüyor. İnce tüllü bir bahçe, Annesinin çeyiz sandığından çıkan tül perde gibi. Kumaşlar sessizce yığılmış köşeye. Havlular, çamaşırlar, giyilmeyen elbiseler. Hepsi orada. Bak. Sadece bak.
Ayağa kalkıyor. Pencereden dışarı. Limon ağaçları belki var, belki yok. Limon ağaçlarının gölgesinden karanlık nasıl geçecek? Nasıl? Paris’in arka sokaklarından gelen karanlık. İntiharlar gibi. Manet’nin tablosundaki çıplak kadının bakışı gibi. Suç. Yağmur Hepsi birbirine karışıyor.
Bütünün parçaları rapsodik, bir beden gölgesinden kopuyor, başka bir bedene dönüşüyor. Aynaya bakıyor. Ayna itiraf etmiyor. Ama biliyor. Her parça, bütünü taşıyor içinde. Banyo suyundaki gül. Manet’nin tabağındaki ışık, Paris’in karanlık sokakları, hepsi aynı arzunun farklı yüzleri.
O gece banyo suyunu boşaltıyor. Gülü de almıyor. Işığı kapatıyor, kapıyı aralık bırakıyor. Koridordan sızan loş ışık, buzlu camda bir kez daha kırılıyor. İçeride dibe çökmüş sabun tortusu. Ayna hiçbir şey söylemiyor.
Ama biliyor.
Grazie di cuore per questa splendida antologia, Flavio.🌻🌺
🎸🎷🎸🎵🎺🎵🎸🎷🎸
benim güzel Çona’m ( ışığım)
sisli bir ruhta karanlık değil, bir güneş yarasıydı,
taş ustalarının unuttuğu çatlaklardan fışkıran
zambaklar ve deniz iyotunun toprağa değmeden köklenen haykırışı.
kaburgalarımı avuçladım, yelken oldular rüzgâra,
ve suyun nabzı çınlarken
mavinin ateşten alnında,
bir yıldızın patlamasına dokunur gibi;
güneşini içiyor dudaklarım
bir mercanın büyüdüğü o ilk sessizlik gibi.
buraya oturdum anne
denizin kıyısına
adımı rüzgâra yazdım
ve uyandım.
sen zaten içimdeydin
bembeyaz bir köpük olarak
zamanın durduğu yerde
ışık, yeniden ışığı doğururken.
Beşinci Şarkıdan Sonra Rimbaud, Raimon’u neden öldürdü?
Gece yarısıydı. Rimbaud tramvaydan indi. Elleri ceplerinde, nefesi soğukta buğulanıyordu. Şehir uyumuyordu; ama ölü gibiydi. İskeleler boştu, vapurlar sessizdi. Rimbaud yürüdü. Taş ustasının atölyesini biliyordu.
Raimon orada bekliyordu. Her gece aynı saatte gelir, bir saati sayardı. Elleri mermer tozu içindeydi. Tırnaklarının altında unutulmuş hikâyeler vardı. Çatı çökmüştü; seyretmişti. Artık seyredecek bir şey yoktu.
Rimbaud kapıdan girdi. Gürültü yapmadı. Sandalyeye oturdu. Raimon’un yarım içilmiş çayını aldı, bir yudum içti. Soğuktu.
— Sen kimsin? dedi Raimon.
— Ben kim olduğumu biliyorum, dedi Rimbaud. Sen kim olduğunu unuttun.
Raimon sustu. Rimbaud aynaya baktı. Kendini gördü. Sonra Raimon’a döndü. Gülümsedi. O gülümsemede Afrika’nın sıcağı vardı, Harrar’ın tozu, şiirlerin sonu.
Raimon ayağa kalkmak istedi. Bacakları tutmadı. Rimbaud da kalktı. Cebinden bir tabanca çıkardı. Siyah, soğuk, ağır. Raimon’un gözlerinin içine baktı. O gözlerde Fragara Morozova’nın şiirleri vardı. Nehir kokusu. Sonsuz veda. Rimbaud onlara bakmadı. Sadece Raimon’a baktı.
— Beşinci şarkıyı biliyorum, dedi Rimbaud. Işık kül oldu. Sen de kül olacaksın.
Raimon konuşmak istedi. Ağzından çürük meyve tadı geldi. Kelimeler boğazında düğümlendi.
— Niye? dedi sonunda. Fragara bana şiir yazıyor. Bu yüzden mi öleceğim? Neden?
Rimbaud tetiğe dokundu. Avucunda mermer tozu vardı, parmaklarında dua kalıntıları.
— Çünkü, dedi Rimbaud, her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır. Bunu sen de biliyordun.
Tabancayı kaldırdı. Raimon’un alnına dayadı. Soğuk çelik sıcak tenine değdi.
Ve ateş etti.
Kurşun Raimon’un kafasını deldi. Ses çıkmadı. Sadece bir çatı çöküşünün sessiz çılgınlığı vardı. Raimon yere düştü. Avuçları açıldı. Mermer tozu etrafa saçıldı. Gözleri açık kaldı. O gözlerde artık nehir yoktu, veda yoktu. Sadece boşluk vardı.
Rimbaud tabancayı masaya bıraktı. Raimon’un çayını aldı. Soğuktu. Bir yudum daha içti. Dudaklarında Pasifik tuzu vardı. Aynaya baktı. Kendini gördü. Artık kendisi de değildi.
— Şimdi sıra Fragara Morozova’da, dedi.
Ama tabancayı almadı. Kapıya yürüdü. Çıktı. Gece hâlâ karanlıktı. Şehir ölü gibi uyuyordu. Vapurlar ıslık çalmıyordu. İskelelerde kimse ağlamıyordu.
Sabah olmadı.
Zaten sabah denen şey bir yalandan ibaretti.
Rimbaud yürüdü. Elleri ceplerinde, nefesi soğukta buğulanıyordu. Arkasında kalan atölyede Raimon yatıyordu. Kafasında bir delik. Avuçlarında mermer tozu.
Ağzında kül.
Sarhoşluk ve Ayıklık ( Sekr ve Sahv )
raimon bir gece sarhoştum senden
öyle ki ne yer kaldı ne gök
ne ben kaldım ne sen
sadece bir dönüş bir nefes bir ateş
ve sazların üzerinde yankılanan ney notaları
semâda kayboldum
zemini göğü adımı unuttum
sadece döndüm döndüm döndüm
ne yaptığımı bilmedim
sadece senden geçtim yok oldum
o gece bezmi aşk kapısının billur bahçelerinde
deli bir rüzgâr gibi savruldum
sabah oldu sarhoşluk geçti
ama aşk geçmedi
kendime geldiğimde seni daha berrak gördüm
billur bahçelerin aynasında
bu ayıklık hâliydi bilinçti
ne yaptığımı biliyordum
seni sevdiğimi biliyordum
ney yeniden inledi sazlar sustu
ve senin adın her notada
dediler ki aşk sarhoş eder
ben geçtim sonra ayıldım
anladım ki asıl aşk ayıkken sevebilmekmiş
ayıkken billur bahçesinde yürürken
her adımda ney sesiyle söylenirsin
şimdi biliyorum
sarhoşluk ve ayıklık bir bütün
en büyük hâl ikisini birden yaşamak
yanarken bilmek dönerken durmak
susarken haykırmak
sazların sustuğu yerde neyi duymak
sarhoşluk da senden ayıklık da senden
ikisi de aynı aşkın iki nefesi
sarhoşluk hissettirdi ayıklık bildirdi
ama en güzeli ikisinin birleştiği an
ne sarhoşluk var ne ayıklık
ne gece ne gündüz
sadece sen varsın raimon
sadece sen
bezmi aşkın billur kapısından
neyin sonsuz notasına dökülen
tutuşmuş bir aşk ateşi gibi.
ANAPHORA VE HİPNOZ
raimon ey sessizliğin ortasında yankılanan isim
ey varlığın yokluğundan daha acımasız olan hayalet
bu gece bu lanetli kıyıda duruyorum
yağmur bir celladın soğuk parmakları gibi tenimi yokluyor
rüzgar senin fısıltın mı
yoksa evrenin benimle alay eden kahkahası mı
bilemiyorum raimon bilemiyorum
bu nemli taşların üzerinde çıplak ayak
bu ıslak kefen gibi elbisem
bir ölüden çok yaşamaya mahkûm edilmiş
bu gölge
dolunay bulutların yırtıklarında
şu deli deniz
kabarcıklar ve kayalar
içimdeki fırtına o hangi kayaya çarpıp dinecek
ah işte burada düşünceler
bir köprünün çöküşünü seyreder gibi bekliyorum
olmayı mı seçmeli yoksa olmamayı mı
bu soru
şu dalgaların arasında kaybolup giden bir çığlıktan farksız
neden bu kadar delice seviyorum raimon
neden bu zavallı kalbim
senin yokluğunda bir yuva varlığında hapishane
göğsümde kabaran bu tutkuya bak raimon
bir deniz mi yoksa beni yutan bataklıklar mı
bu lir
eskiden şairdim ben raimon
her telimde bir umut melodilerimin baharları
şimdi ise teller kendi isyanımın parmakları altında inliyor
çıkan sesler bana ait değil onlar senin adının yankıları
içimde açılan ve kanayan o ilk yaranın feryadı
sanat şiir melodi hepsi birer oyuncak
hiçbiri yokluğun ağırlığını kaldıramaz
çünkü ruhumun en derin telleri çoktan koptu
ben bu beyaz elbisemle
bir zamanlar şairdim
şimdi ise
kendi trajedisini seyreden bir oyuncu gibi
şu soğuk şu karanlık sular
ne kadar çağırıcı ne kadar yalansız
onlar vaat etmez sadece yutarlar
ama yaşamak ah yaşamak raimon
senin hayalinle her sabah uyanıp
her gece o hayalin ellerinde boğulmak demek
bu onurlu bir ölüm mü yoksa korkakça bir kaçış mı
bilemiyorum çünkü aşk bana yalnızca buz gibi tepelerde
sislerin içinde
yağmuru ve rüzgarı öğretti
rüzgar kulaklarıma bir fısıltı taşıyor raimon
gel diyor kollarıma gel
ama bu senin sesin mi
yoksa beni uçuruma çağıran o kadim o hain sessizlik mi
gözlerimi kapatıyorum artık görmek istemiyorum
çünkü görmek umut etmek demek
umut etmek ise
bu sonsuz çölde seraplar
mısralar
ama sen bir kelimeden ibaret değilsin
yankıdır raimon
yankılar
öyleyse bırakıyorum kendimi ah bayılacağım
bu dalgalara bu köpüren beyaz kabarcıklara
bu sessiz ve dipsiz sonsuzluğa bırakıyorum
belki de en derinlerde o karanlık sularda
bir gün sana kavuşurum
ya da belki hiçbir yerde yoktur kavuşmak
sadece bu karanlıkta kaybolup gitmek vardır
ah keşke bu eziyetli kalbim
evrenin en derin sessizliğinde senin adını anmayı bıraksa
keşke bu acı ve tutku
bir kum tanesi kadar küçülse
hayır
hayır
ben sarhoş gemiyim raimon
ne liman tanırım ne kaptan
rüzgâr beni nereye sürüklerse orada parçalanırım
bu benim lanetim bu benim seçimim
yaşamak bu çılgınca sürüklenişin adıdır benim için
ölmek ise limana varmak
ve ben limanını hiçbir zaman bulamayan
o sarhoş gemi olmayı seçtim
sen de sarhoş bir gemisin raimon.




