C’est la vie”

Gece yarısı. Odanın içinde tek ışık yok. Sokağın lambasından sızıp perdenin aralığından dökülen turuncu bir yığıntı, ışık sayılır mı? Perdeler yarı aralık; biri düşmüş, kornişten kurtulmuş. Rüzgâr onları oynatmıyor bile. Unutmuş burayı. Yağmur camı döver, ama içeri girmez. Belki girmek istemiyordur. Belki o camdan geçen tek şey kadının sesi ve bir zamanlar burada yaşayan güvelerin tozları.

Pencerenin önünde duruyor. Tahta çerçeve yer yer çürümüş, boyası kalkmış ama kalkan sadece boya değil, altındaki tahta da pul pul soyulur. Parmakla dokunsan dağılır. Ayaklarının altında eski bir halı; tüyleri yassılmış, birkaç sigara yanığıyla dolu. Halının altındaki döşeme tahtalarından biri çökmüş. Yürürken hafifçe gıcırdar her adımda farklı bir nota. Sanki biri bu evin kemiklerini piyano yapmış. Duvarlarda rutubet lekeleri; biri bir kadın profilini andırır, diğeri taş kesilmiş gibi duruyor.

Kadın çıplak değil. Bir gecelik. Beyaz. Kumaş o kadar ince ki teni altından parlar ama teni de beyaz, nerede bitip kumaş başladığı belli değil. Saçları dağınık, dudakları çatlamış, gözlerinin altı mor. Uykusuzluktan değil. İnzivadan. Ama inzivanın da bir kokusu var; ter, küf, ve kitapların sayfaları arasında sıkışıp unutulmuş bir çiçeğin çürüme şekeri.

Dışarıda bahçe. Çitler yamuk, demir parmaklıklar pas içinde, biri devrilmiş, toprağa saplanmış. Toprak çamur olmuş. Yağmurun dövdüğü yapraklar çürür ama çürümez, sadece yavaşlar. Bahçenin içinde bir adam, heykel gibi. Hareket etmez, başı hafif eğik. Taş gibi. Aslında taş değil. Sırtından karnına yağmur çizgileri akar. Kasıklarında su birikir, oradan toprağa sızar. Kadın onu kendi elleriyle yontar. Sonra her gece zihninde canlandırır, her gece pencerenin önüne geçip ona yazdıklarını okur.

Heykel cevap vermez. Cevap vermesi gerekmez. Cevap, onun okurken duyduğu sessizlikte saklı ama bu sessizlik hiç sessiz değil. İçinde uğultu var; boruların içinde dolaşan suyun sesi, çatıdaki bir kiremitin yerinden oynayışı, duvarın içinde yaşayan bir şeyin kemirişi. Kadın tüm bunları duyar ama işitmez. Sadece sessizliğin içindeki bahçedeki heykele bakar.

Sonra kâğıdı alır. Kenarları sararmış, kat yerleri derin, kâğıt öyle çok katlanmış ki bir yerinden yırtılmış, bantla yapıştırılmış. Bant sararmış, altındaki yazı silik. Elleri titrer. Soğuktan değil, heyecandan. Soğuk değil burası; termometre olsa 24 derece gösterir. Ama kadının parmakları mavi. Tekrar bahçeye bakar.

Heykel sessiz. Yağmur onun omuzlarından akar, kasıklarına, toprağa. Kırık saksıya, ölü bir çalının dibine sızar ama çalı ölü değil, sadece uyuyormuş gibi yapar. Kökleri hâlâ bir şeyler emer. Kadın parmaklarını camda gezdirir. Soğuk cam onun parmak uçlarını keser. Küçük bir çatlak var camda, daha önce kapatılmamış. Kan sızmaz. Sadece acır. “İyi,” der kadın. Sonra heykelle konuşur.

“Biliyor musun,” diye devam eder, “Miller der ki: ‘Uyuyanlara karşı savaş.’ Ben savaşmıyorum. Ben sevişiyorum. Her akşam sana yazdıklarımı okuyorum.”

Heykelin gözleri boş. Kadın onun gözlerinin içine bakar. Kendi yansımasını görür camda. Ama camdaki yansıması ona gülümser. O gülümsemez. Yansıması gülümser. Arkasında duvar, duvarda bir leke rutubetten, belki de yıllardır orada.

Okumayı keser. Kâğıdı yere atar. Halının üzerine düşer, sessizce ama yere düştüğünde odanın diğer ucundaki bir bardak titrer. Kadın parmaklarını saçlarına götürür, çeker. Saçları kökünden acır. İç çekip bir sigara yakar. Çakmağın alevi bir an odayı aydınlatır; eski bir komodin, üstünde boş bir bardak. Suyu çoktan buharlaşmış ama bardağın dibinde bir halka var. Sanki orada bir zamanlar sıvı durmuş gibi değil, sanki bardak hâlâ su tutuyor ama görmüyorsun. Dumanı cama üfler. Heykel dumanın içinde kaybolur, sonra geri gelir. Sanki biraz daha ağırlaşmış.

“Dün gece kendimi kestim,” der kadın. Sesi düz, sakin. Heykel cevap vermez. Cevap vermesini beklemez. “Kâğıt kesiği çok can yakar ?”

Kolunu kaldırıp cama doğru tutar. Yağmurun ışığında bir iz var. Kırmızı, kabuk tutmuş ama kabuğun altından yeni bir damla sızar. Parmaklarıyla üzerine basar. Acı. Acı güzel. Acı ona Miller’ın “anı yaşamak” dediği şeyi hatırlatır. An, acının yoğunluğunda saklı. Odanın köşesinde bir örümcek ağı, toz tanecikleriyle ağırlaşmış ,ağın ortasında örümcek yok. Belki örümcek odada geziyor. Belki bahçenin içinde.

Sonra kâğıda geri döner. Yerde, halının üzerinde durur, bir sigara izmaritinin yanında. Ne zaman yazdığını hatırlamaz. Ama el yazısı onun. Belki onun değil. Belki onun olmayan hayali bir el yazdı. Kağıdı buruşturmaz. Okumaya devam eder. Sesi değişir. Daha pes, daha tuhaf, daha kalın. Kendi sesi değil. Heykelin sesi gibi;

“Ben kendim değilim. Ben ölü bir adamım. Ben dinleyenim. Ben acı çekenim. Ben acı verenim. Hepsi aynı anda birbirinin içine girer. Boğulmak gibi.”

Duraklar. Sanki nefes alır gibi. Heykelin burnundan kan gelir. Silmez. Akmasına izin verir. Dudaklarına karışır. Tadı tuzlu, demir gibi güzel.

Sonra aklına bir şey gelir. Gülümser, yalnızca bir yanı, ağzının sol köşesi kalkar, sağ taraf hâlâ dümdüz. Bu gülümseme değil kara mizah gibi.

Odaya koşar. Komodinin çekmecesi, içindeki eşyalar, bir düğme, kurumuş bir tükenmez kalem, kırık bir tarak. En dibinden bir tişört çıkarır. Beyazdı bir zamanlar, şimdi soluk sarı. Kat yerleri ölü gibi. Üzerinde harfler var, baskı soyulmuş ama okunuyor.

“Benim Apollon fiziğim”

“C’est la vie”

Kadın tişörtü iki eline alır, açar. Bir an önünde tutup kendine bakar. Sonra kahkaha atar. Bu sefer farklı. Önceki kısa, kesik, çığlığa dönüşen kahkaha değil. Bu daha uzun, daha boğuk, ama içinde bir şey var, şaşkınlık, evet, ve tarifsiz bir şefkat. Kendine acımak değil. Kendiyle dalga geçmek.

“Baksana,” der cama, heykele. “Baksana ne buldum.”

Camın ardında yağmur hâlâ çiseler. Heykel hâlâ taş. Kadın tişörtü katlar, sonra açar, sonra tekrar katlar bir ritüel gibi. Sonra bir karar verir.

Bahçeye çıkar. Kapı gıcırdar. Eşikte bir an durur, çıplak ayakları çamurda. Soğuk toprak parmaklarının arasına girer. Yağmur onu da ıslatır, ince geceliği tenine yapışır, meme uçları sivrilir ama üşümez. Heykele doğru yürür. Her adımda çamur şap şup bir ayak sesi değil, bir öpüşme gibi.

Heykelin önünde durur. Göğsüne dokunur. Taş soğuk, pürüzlü, yağmurdan parlak. Tişörtü heykele geçirir. Kollarını deliklerden geçirmek zor olur, taş direnir, ama kadın zorlar, iter, sonunda oturtur. Tişört heykele bol gelir. “Apollonvari fiziğim” yazısı göğsünün tam ortasında, hafif çapraz durur. “C’est la vie” ise neredeyse kasıklara kaçmış.

Kadın bir adım geri çekilir. Başını eğip bakar. Sonra ellerini kalçasına koyar.

“Muhteşem,” der. “Gerçekten muhteşem. Apollonvari fiziğinle bu tişört sana… nasıl desem, bir rock yıldızı cenaze levazımatçısı havası verdi.”

Heykel cevap vermez. Yağmur tişörtü ıslatır, kumaş taşa yapışır. Harfler bozulmaya başlar, mürekkep sızar. “C’est la vie” yavaşça “C’est la”ya dönüşür.

Kadın yine güler. Bu sefer sesli. Adam onu duymaz, ama bahçedeki ölü çalı duyar.

“Uyuyanlara karşı savaş,” diye tekrarlar kadın, heykelin yüzüne bakarak. “Miller ne bilsin. Miller bir gece bu bahçede uyusa, senin tişörtünü görse, savaşmayı bırakıp kahve isterdi. Sütlü, şekersiz.”

Heykelin gözleri boş. Kadın parmaklarını tişörtün yakasına dokundurur, orada biriken suyu alıp dudaklarına götürür. Tadı toprak, taş, pas. Ve biraz da mürekkep. Güzel.

Kadın parmaklarını geceliğinin üzerinden göğsüne götürür. İnce kumaşın altında teni ürperir. Meme ucunu sıkar. Acır. İyi. Heykele bakar. Nefes alır. Titrer. Heykelin boynu morarır. Bu daha iyi.

gece karalamaları

ay doğduğunda durmalıydık oysa.
oysa
bahçelerde hummalı bir güvercin ölüsü
ve sanskritçe her akşam külüstür.
eller bir büyücü tanrısı için çok geç
daha çizilmemiş bir kaşın üstünde ilkbaharlar.

bindirir yağmura alımlı ölüsü külrengi dolaşırken
nasıldı bütün parçaları donarken öten bir kuş?
konuşmazdı mezarlıkların kedileri
yüksek sesli ağaçların üzerinde sadece
obualar
koparıp çalan arp diyarında kemaneler
saksafon sesleri gibi labirentler.

büyümüş ve şüphesiz birbirine bağlı
zihninde katanalar kuşanmış remiller gibi
ay giderek gölgeyi bırakıyor.
bugün cesetler gül kurusu ve bugün pazar.

nasıldı raif efendi’nin maria puder’e olan aşkı
ve ‘kantocu peruz’un ölü bütünleri” nasıldı.

Avlular

Her sabah aynı manzara, aynı usul telaş. Karşı balkonda yine o çamaşır asıyor, gökyüzüne asar gibi umutlarını. Parmakları yorgun, hareketleri usul. Adı Perihan Abla. Belki de hiçbirimizin gerçekten tanımadığı, ama her gün gördüğü kadın. Bazen çamaşırları rüzgârdan savrulur, eğilip toplarken yüzü bir an görünür: çizgilerle dolu ama hâlâ bir yerinde çocuk gülümsemesi saklı.

Sabahın köründe markete gidiyor, çocuğunu okula hazırlıyor, merdivenleri inip çıkıyor. Kimse sormaz ona “Nasılsın Perihan Abla?” diye. Belki de sıradanlığın ağırlığı sessizliğe dönüşmüştür. Sonra balkonun gölgesinde kaybolup gidiyor. Herkes onu görüyor, evet. Ama kimse onu gerçekten görmüyor.

O evin duvarları beton değil aslında. Dar boğazlar onlar, nefes almayı zorlaştıran. Tavanlar alçak, pencereler dar. Ama en dar olan yürekler. Radyodan hâlâ ölülerin nefesi geçiyor frekanslara; bir zamanlar bu sokaklarda yürümüş, aynı umutları kurmuş, aynı hayal kırıklıklarına uyanmış insanların soluğu. Eski bir transistörlü radyo, teypte hışırtılar. Ölülerin nefesi değil sadece, yaşayanların iç çekişleri de karışıyor frekanslara.

Kapatamıyorum o radyoyu. Çünkü kapatırsam, Perihan Abla da gidecek balkonlardan. Ve balkonlar bomboş kalacak, tıpkı içimizin o temiz tutmayı unuttuğumuz avlusu gibi.

Resim.web.

Çürüme

İmorden. Simyacı. Yirmi yedi yıl. Aynı taş oda. Duvarlar tertemiz. Neden? Dolaplar etiketli. liçeler, kalsine tuzlar, reçineler. Tertemiz. Tertemiz. Ama o tek şeyi istiyor. Felsefe Taşı. Yılanın kuyruğunu ısırdığı spiral labirent. Biliyor. Nicolas de Valois. “Beş Kitap ya da Sırların Sırrının Anahtarı.” Her okuyuşta bir paragraf onu ürpertiyor. Hayır, ürpertmek yetmez; tırnaklarını derisine geçiriyor.

“İlk olarak, aralarında bir mücadele olur, öyle ki ikisi de sert ve şiddetli bir çürüme ile birbirini yiyip bitirir.”

O gece. Her gece. Ama bu gece farklı. İki kutsal malzeme. Cam kap. Güneşin altında on kez arındırılmış kükürt kokan adam. Yedi kez yıkanmış cıva kokan kadın. Normalde? Soğuk. Mesafeli. Dururlar. Ama İmorden ateşi yükseltir yükseltmez, bir şeyler kırıldı. Önce ince, metalik bir çığlık. Sonra iki gölge birbirine saldırıyor. Adam kızıl saçlı, ateşten bir kumdan heykel gibi? Evet. Kadın akıcı, parlak bir sıvı, kadın suretinde? Evet. Bakıştılar. O bakış nefret. İştah. Masumiyet yok. Savaş? Hayır. Yamyamlık.

Adam korları fırlatıyor. Kadının gümüşi teni buhar, havaya karışıyor. Çığlık. Ama kadın akıyor; bir nehir gibi sızıyor adamın içine, bedenine, kemiklerine. Kızıl kemikler. Kükürtlü etini şişiriyor, mantar gibi çürüyor, şişiyor, çürüyor. İkisi de çığlık atıyor. İmorden dehşetle izliyor. Elleri camda. Terliyor. Ağzı açık. Nefes yok. Adam kadının bir kolunu koparıyor, kemiriyor. Kadın sıvılaşıp adamın gözlerine akıyor, içeriden yiyor.

“…Öyle ki ikisi de sert ve şiddetli bir çürüme ile birbirini yiyip bitirir.”

Harfiyen. Gerçekleşiyor. Bu an. Nigredo. Kitapların nigredosu değil bu; kararma değil, tamamen tükeniş. İki taraf yok oluyor. Adam son nefesinde kadının kalbini söküyor. Kadın son damlasında adamın beynini eritiyor. İkisi aynı anda cansız düşüyor. Eşzamanlı ölüm. Kapta artık iki varlık yok. Köpüren, simsiyah bir çamur var. Kokuyor. ölü, safra, demir, küf kokusu boğazını sıkıyor. İmorden elini cama dayıyor. Cam buz gibi. Hayır, cam ateş gibi. Fark etmez. Gözlerinde yaş var. Fısıldıyor: “Bitmedi.” Ses çatallı, kırık. “Bu sadece başlangıç.”

Ertesi sabah o siyah çamurun içinde küçük bir altın damla gibi parlayan bir tohum görecek. Ama o gece birbirini yiyip bitiren iki insanın yarattığı karanlık, İmorden’in yüreğine öyle işlemiş ki… İmorden bir daha asla uyuyamadı. Gözleri açık. Tavana bakıyor. Taş duvarlar tertemiz. Tertemiz. Tertemiz. Çürümüyorlar. İmorden de çürümüyor. Neden ki?

buz rengine

bazen ipliğin nakışında görüyorum
ayağa kalk ve taş parçaları gibi kırbaçla
sanatın tozu
kapalı perdeler ve yüzler gölgelendiğinde
yağmur yağmaya başlar, ağzımın yanında ölü ağaçlar ve boğuk sesler
taşla konuş ki avlulardaki suyun rengini içelim
ve kırmızı şarapların şerefine
ve yalnız mezarların solgun saçları için narin bir ağıt,

yoklardı ve nefes almıyorlardı
her görüntüyü kesen aynadaki yansımanın sonsuzluğu
ve parmak uçlarında
bir kuşun mezarındaki ot gibi büyüyüp uzuyoruz
ve daha sonraları,
.

loya’m şimdi gel.
buz yavaşça kıvrılırken kuzeye doğru
içimde misafir. uyandığımda yine ben oluyorum
şimdi geliyor musun.
tekrar gelecek misin..böylesi iyiydi..

“yort savul!”

dört, istanbul boğaziçi değil bu, burası daha dip, daha dar,
kızıl kilise’nin altında söylenmiş bir duanın tortusu,
ayvansaray’da bir duvar dibinde kazınmış bir adres,
balat’ta bir kapı zili çalıyor ama kimse açmıyor, içeride bir hayalet ağlıyor
hayır, ağlamıyor, tırnaklarıyla oyuyor çamuru,
çamurun altında ne var biliyor musun?
çamurun altında bir başka çamur,
onun altında boğulmuş bir hıçkırık,
onun altında çözülmüş bir ayakkabı bağı,
onun altında sararmış bir çocuk resmi,
onun altında ne yazıyor?

on bir, cevap veremediler.
on iki, çünkü soru çok kaotikti.
on üç, çünkü cevap da kaotik olurdu.
on dört, çünkü kaosun içinde bir düzen vardı ama o düzeni ancak
— bekleyin —
ancak haliç’in dibindeki çamuru yüzüne sürmüş bir çocuk görebilirdi.