suyun uykusu

zamanın çelişkisiydi bu nehrin aynasında
gidecek bir yerimiz yoktu,çünkü her varış
kendi başlangıcının yasını tutar
derinlik görünenin kuruntusuydu.
su karardıkça kendi gölgemize batar,
beyaz çanların fısıltısında uçurumu dinledik.

ruh duyarmış dediler; oysa aynalar araya girerken
damarlarda buz tutan o an kendilik en keskin iğne
şarabın ağrısıyla herkes kendi ölümüne yürür.
kılıçlar kırmızı tarih uykusundaydı,
hikâyeler uykunun yalnızca bir rüyası,
acı uyanmanın reddedilmiş adı.

sonra ağır soprano beyaz mermeri titretti
suyun ışığı dipsiz bir dip fısıldadı bize
sonsuzluk, sonun olmadığı yer değil
sonun her an kendini yok saydığı boşluk
o boşlukta mermer bile hatırlamaz
yalnızca yankı, yankının yasını tutar.

böyle soyunduk – giysiden öte benlikten de öte;
eller kalemi tutarken tanrı kendi kozasında sarhoştu.
blues yokluğun ritmi, yağmur sıradan
ama bizi ıslatan yalnızca su değil
anlamın kayıtsızlığı,
tanrının uykusunda unuttuğu an.

derler ki, kurumuş ceviz ağacı
kimsenin olmadığı bir yerdeymiş
oysa orası, olmanın en derin yokluğu,
kök salmanın imkânsız kaldığı tek gerçeklikti.
zaman orada durmaz, akmaz da
yalnızca kendi eksikliğini taşır,
nehrin unuttuğu bir kıyı gibi,
fısıldamaya bile cesaret edemeden.

foto.pinteres

Kaotik

O burun… tanrım o burun yere değiyor, kazıyor toprağı, sarı, mum gibi eriyor ama erimiyor işte, sadece sızıyor, sızlıyor. Yanaklar çok kırmızı, çok çok kırmızı, utançtan mı, öfkeden mi, yoksa içindeki o çekirge kanat çırptıkça yüzüne vuran kan mı? Çekirge… nefret ediyorum, bacakları tüylü, içimde zıplıyor, boğazıma doğru tırmanıyor, karıncalar da orada, onun ağzının olduğu yerde, benim ağzımın olması gereken yerde, geveliyorlar, çürütüyorlar, etimi didik didik didikliyorlar.

Yukarıdayım, ben, evet o kadın benim, yükseliyorum, uçuyorum ama boğazımda bir düğüm, onun elleri mi? Hayır, onun elleri yok, sadece o kaya, o surat, o devasa kafa, beni izliyor, dikizliyor, kirpikleri rüzgârda kıvrılıyor, tıpkı o çürük dişler gibi. Kanayan dizler… kimin o dizler? Onun fantezisi mi, benim acım mı? Dizlerimde bir sıcaklık, yapış yapış, kan mı bu, bal mı, yoksa o karıncaların salyası mı? Ağzı oraya yakın, çok yakın, nefesi geliyor, pis kokuyor, ölü kokuyor, arzu kokuyor, aynı şey mi bunlar?

Mastürbasyon… ölümün kardeşi mi? Kendine dokunmak, çürümeye dokunmak gibi, her dokunuşta bir karınca daha, her zevkte bir kan damlası daha. O kaya, o surat, benim yüzüm mü yoksa? Aynada görsem tanır mıyım? O burun, o çekirge, o kırmızı yanaklar
ben miyim? Yoksa o muyum? Gala, Gala diyorlar bana, ilham perisi, fantezi, et parçası. Ama ben uçuyorum, yukarıdayım, aşağıdaki o kanayan, sürünen, karıncalanan şeyden uzakta. Uzakta mıyım? Dizlerim acıyor, boşluğa doğru çekiliyorum, o burun beni içine çekiyor, kum gibi akıyorum, sarı, mumsu, çürük.

Dur! Kes şunu. O çekirgeyi ez, karıncaları yak, o kanayan dizleri ört. Ama ellerim yok ki, ellerim o kayaya dönüştü, parmaklarım çekirgenin bacakları, tık tık tık tık, içimde, beynimde, kafatasımın içinde o yüz, o burun, o ağız, fellatio, yutmak, tükürmek, kan, karınca, arzu, iğrenç, güzel, ölüm, hayat, hepsi aynı çukurda dönüyor, dönüyor, dönüyor.

Ve ben hâlâ yukarıdayım, izliyorum, çığlık atıyorum sessizce, çünkü ağzım yok. Ağzım çekirge dolu.

Kurşun kalem ve peregra’nın kabukları

evet tozun içinde tozun
ama camların ardından
camların da tozun da
her şey herkes
uçmadan düşen
düşerken kırılan.

geceleri
o yerde saatlerin camdan düştüğü yerde
camdan düşer her şey
rengin uğramadığı körlüklerde
kaç kapı eksik
karaşın yapraklar ve izler.

önceki gibi
istiyorlar
camların ve tozun
çocukluğun adı konmamış harfleriyle
teker teker kırıldığını istiyorlar
günlük döküntüler işte bu
ağır ateşli
kabuk
kapı
rezene.

önceki gibi olurdu
hamlığa bırakılmış çiğ çaba terbiyesinden
külçeden halkalar döver
durur
yapardım
ama burada korku
ama burada uyumuyorduk
kırışık harflerın alınlarından
göğsünden güllere
güllere karanlığa sevgilim
kabuklara ve aryalara,

ama daha çok eksik
boşluğun yakınında eksikti ve eğrelti otları
yer
gök
ve bir yolu birlikte gidenler.

önceden birinin elleri önceden
dokunabilse
hem önceden
bir kabuğun içinde

belki çökerdik
belki birileri de çökerdi

ama kimse çökmüyor işte
camlar toz herkes
akıyor
sadece akıyor.

Maria Puder

Berlin, kış, sabahın üçü.

Saatlerce yürüdüm. Kuşkusuz bu şehrin bir ruhu var, tıpkı Petersburg’un o nemli taşlarına sinmiş eski dehlizler gibi. Ama Berlin’in ruhu farklı; daha kırılgan, daha yalnız. Sabaha karşı sokağa dökülen ilk tramvayın gıcırtısı, bir hançer gibi kesiyor sessizliği. Ben bu sesi severim; çünkü hüzünlü ve doğaldır.

Küçük bir otelde kalıyorum. Adı “Pension Flora”. Odanın penceresi arka avluya bakar; tuğla duvarlar nemden yosun tutmuş. Her sabah duvarın dibinde bir kedi oturur, bana bakar. Ona bir parça ekmek atarım, bazen gelir ayaklarıma sürtünür.

Dışarı çıktığımda caddeler bomboştur; Charlottenburg’un o uzun, hüzünlü bulvarları da öyle. Vitrinlerin camı buğulu. Bir kitapçının önünde dururum, geçen hafta orada Kürk Mantolu Madonna’nın ilk baskısını görmüştüm. İçeri girip sordum ama satılmış. Ne garip, dedim, bir başkası da bu şehrin tam ortasında o romanın aynı hüznünü aramış.

Parka varıyorum. Tiergarten. Geceleri burası başkadır; fenerlerin ışığı ağaçların arasında sallanır, sanki eski bir balodan kalma ışıklarmış gibi. Bir banka otururum. Kar taneleri düşerken durur, usulca düşünürüm. Maria… Maria Puder. Adını ilk kez bu bankta duymuştum. Sabaha karşı üçte, bir yabancının ağzından.

“Aşk,” demişti yabancı, “Maria Puder’dir. Ne başlangıcı vardır ne sonu. Toz gibidir, havada asılı kalır, bazen gözüne kaçar.”

O geceden beri şehrin her köşesinde onu ararım; bir müzikholün loş ışığında, bir otel lobisinde unutulmuş bir eldivende, sabah kahvemi içtiğim pastanenin şekerliğinde. Ama bulamam. Yalnızca mekânlar kalır; bu Berlin sokakları, bu korkuluklar, bu ıslak park bankları. Hepsi onun sessizliğiyle dolu.

Ve ben hâlâ yürürüm. Sanki şehir beni bir yere çağırıyor. Sanki Maria Puder bir sonraki köşede, bir sonraki kış sabahında, elimi uzatsam tutacağım bir mesafede duruyor. Belki de Maria Puder benim.

……

Fotoğraf.pinteres.

Boşluğa Çizilmiş Bedenler

Sabahın köründe uyandı. Göz kapakları hâlâ ağır, ama içindeki o ses çoktan tuvalin başına çağırıyordu onu. Pencereye vuran ilk ışık, solgun bir yumurta akı gibi süzülüyordu camdan. Dışarıda bir martı ağlıyor, şehrin uğultusu daha yeni uyanıyordu. Ama onun dünyası başkaydı.

Atölyesinin kapısını açtığında, terebentin ve kurumuş yağlıboya kokusu burnunu okşadı. Zemin tahtaları gıcırdıyor, duvardaki ayna ona uykulu, dağınık bir kadın gösteriyordu. Saçları omuzlarına dökülmüş, geceliğinin askısı kaymış. Umurunda değildi. Gözleri hemen boş tuvale takıldı. Beyaz, sakin, tekinsiz.

Eli fırçaya gitti. Ama önce içindeki o şeyi dinlemeliydi. Schiele’nin resimleri ne anlatıyordu ona? Beden, asla pürüzsüz bir kabuk değildir. Beden, çatlakların, çukurların, kıvrımların savaş alanıdır. O, tuvalinde hep o savaşı resmetmişti. İncecik parmaklar, boşlukta kıvrılan ayak parmakları, bir kaburganın altındaki gölge… Hepsi birer haykırıştı.

Fırçasını koyu bir kahverengiye buladı. Tuvalin ortasına bir çizgi çekti. Sert, kararlı, biraz da öfkeli. O çizgi bir sırt olacaktı belki. Ya da bir ağacın dalı. Ya da yalnızlığın kendisi. Bilmiyordu. Sadece hissettiği o kıpırtıya güveniyordu. Sanki içinde bir şey, dışarı fırlamak için kabuğunu kemiriyordu.

Yağmur başladı. Damlalar pencere camında eğri eğri akmaya başladı. Onun fırçası da öyle akıyordu. Bir kol çizdi, sonra bir boyun. Ama boyun çok kısaydı, veya uzun ve olması gerekenden daha kıvrık. Omuzlar düşük, meme uçları keskin, bakışlar… bakışları daha koyamadı. Çünkü bakışı koymak demek, ruhu yakalamak demekti. Ve ruh dediğin, ancak kusurlu çizgilerle ele geçerdi.

Masasındaki kahve soğumuştu. Fırçasını yıkadı, yeni bir renk sürdü. Açık ten rengi, içine biraz yeşil karışmış. Hastalıklı bir renk. Ama canlı. Çünkü sağlıklı olan yalandı. O, Schiele’nin figürlerindeki o gerilimi istiyordu; hem çok canlı, hem ölüme çok yakın.

Şimdi yağmur dinmiş, bulutlar aralanmıştı. Işık daha keskin, daha acımasızdı. Yüzüne düşen hatlara aynada yan gözle baktı; elmacık kemikleri çok belirgin, dudaklarının kıvrımları kusursuz. O an fırçasını kendi portresine daldırdı. Ama benzetmek için değil, bozmak için. Çünkü gerçek benlik, düzgün bir aynada değil, kırık bir camda görünürdü.

Gece oluyordu. Atölyenin köşesindeki lambayı yaktı. Sarı ışık, tuvale düşen gölgeleri oynatıyordu. Yorgundu. Sırtı ağrıyor, parmak uçları boyadan nasır tutmuştu. Ama iç sesi hâlâ susmuyordu: “Daha var. Şu koltuk altının oyuntusunu koyulaştır. Şu diz kapağının altındaki çukuru. Çarpık olanı sev. Eğri olanı.”

Ellerini yıkadı. Su siyah aktı. Tuvaline uzaktan baktı. Orada bir kadın duruyordu. Bacakları açık, başı yana düşmüş, elleri kasılmış. Çirkin miydi? Evet. Hayır .Güzel mi? Kime göre ama gerçekti. Ve gerçek olan, gözünü kamaştıracak kadar keskindi.

Lambayı söndürdü. Karanlıkta tuvale dokundu parmak ucuyla. Soğuk, hafif pürüzlü. Fısıldadı; “Yarın devam ederim.” Ama ikisi de biliyordu, o ve içindeki ses, bu işin asla bitmeyeceğini. Çünkü her biten çizgi, yeni bir çarpıklığın kapısını aralardı. Ve o kapıdan içeri, sabahın köründe ancak çarpık olan girebilirdi.