buz rengine

bazen ipliğin nakışında görüyorum
ayağa kalk ve taş parçaları gibi kırbaçla
sanatın tozu
kapalı perdeler ve yüzler gölgelendiğinde
yağmur yağmaya başlar, ağzımın yanında ölü ağaçlar ve boğuk sesler
taşla konuş ki avlulardaki suyun rengini içelim
ve kırmızı şarapların şerefine
ve yalnız mezarların solgun saçları için narin bir ağıt,

yoklardı ve nefes almıyorlardı
her görüntüyü kesen aynadaki yansımanın sonsuzluğu
ve parmak uçlarında
bir kuşun mezarındaki ot gibi büyüyüp uzuyoruz
ve daha sonraları,
.

loya’m şimdi gel.
buz yavaşça kıvrılırken kuzeye doğru
içimde misafir. uyandığımda yine ben oluyorum
şimdi geliyor musun.
tekrar gelecek misin..böylesi iyiydi..

“yort savul!”

dört, istanbul boğaziçi değil bu, burası daha dip, daha dar,
kızıl kilise’nin altında söylenmiş bir duanın tortusu,
ayvansaray’da bir duvar dibinde kazınmış bir adres,
balat’ta bir kapı zili çalıyor ama kimse açmıyor, içeride bir hayalet ağlıyor
hayır, ağlamıyor, tırnaklarıyla oyuyor çamuru,
çamurun altında ne var biliyor musun?
çamurun altında bir başka çamur,
onun altında boğulmuş bir hıçkırık,
onun altında çözülmüş bir ayakkabı bağı,
onun altında sararmış bir çocuk resmi,
onun altında ne yazıyor?

on bir, cevap veremediler.
on iki, çünkü soru çok kaotikti.
on üç, çünkü cevap da kaotik olurdu.
on dört, çünkü kaosun içinde bir düzen vardı ama o düzeni ancak
— bekleyin —
ancak haliç’in dibindeki çamuru yüzüne sürmüş bir çocuk görebilirdi.

O gece

Gece yarısı, odanın içinde bir ağırlık vardı. Duvarlar nefes alıyor gibiydi, sıvaların altında bir şeyler kıpırdıyor, saat ilerledikçe gölgeler kendi aralarında fısıldaşıyordu. Ay, camın ardında öylesine bol ve parlaktı ki sanki gökyüzü doğum sancısı çekiyor; her sancıda yeni bir yıldız düşüyor, her düşüşte odanın içine kısa, keskin bir ışık sızıyordu. Yatağın kenarında oturuyordum; ellerim dizlerimde, parmaklarımın arasında hâlâ bir jiletin soğukluğu duruyordu. Yorganın kıvrımı, bir kumsalda dalganın vazgeçtiği yer gibi çizilmişti yere. O uyuyordu. Nefes alışı, derin ve düzensiz, birinin boğazını sıktıktan sonra geri çektiğin eller gibi titrek. Odanın köşesinde, komodinin üstünde yarım kalmış bir bardak su vardı; suyun içinde ay ışığı eriyor, dibe çökmeyen bir bulut gibi salınıyordu.

“Leşim leşimin üstünde tüter,” diye fısıldadım. Kendi kokumu duyuyordum. Ölü bir şeyin kokusu değil, daha çok uzun süre aynı yerde bekleyen bir vücudun unutkanlığı. Perdelerin aralığından sızan ay, yere dörtgen bir havuz yapmış, toz zerrecikleri bu havuzda yüzüyor, ağır ağır batıyordu. Oysa ben bu gece onu öldürmüştüm. Bir bıçakla, bir yastıkla değil; daha beter bir şeyle; Onu, kendimi bildim bileli sevdiğim her şeyden daha çok sevdiğimi söyleyerek.

Ama Ulysses, daha önce davranmıştı. Kalbimi çoktan sökmüştü.. Odanın tavanında, sıvanın çatladığı bir yer vardı; bu çatlak, bir nehir yatağı gibi kıvrılıyor, karanlıktan karanlığa akıyordu. Ulysses’in yüzüne vuran ay ışığı, onu mermerden bir heykele döndürmüştü.

Uyandığında, gözlerini açtığında yapacak ilk şeyi biliyordum. Jiletle yüzünden uykuyu sıyıracaktı. İnce, pembe bir çizgi çekecekti elmacık kemiğinden başlayıp çenesine doğru. Uyku, onun için katılaşmış bir reçineydi; her sabah kazımak zorundaydı. Bu hareketinde, tıpkı Ulysses gibi bir şey vardı. Zaten o da Ulysses’ti. Her sabah yolculuğuna böyle başlardı. Bir yara açarak, bir acıyı tazeleyerek. Çünkü dönüş yoktu. Eve dönüş yoktu. Ben de onun İthaka’sı değildim artık. Pencerenin dışında, rüzgâr olmayan bir gecede ağaçlar usulca sallanıyor; dallar, bir şeyi işaret eder gibi aynı yöne eğiliyor, sonra vazgeçiyordu.

“Nasıl olsa Ulysses en benzeyeceği gibi bir adam,” dedim sessizce. Yani hiçbir şeye tam olarak benzemeyen, her şeye sadece benzeyen. Tıpkı şimdi yanımda uyuyan bu Ulysses gibi. Aşka benziyordu, ama aşk değildi. Kana benziyordu, ama kan akmıyordu. Ölüme benziyordu, ama ikimiz de nefes alıyorduk. Odanın içindeki ağırlık artık bir eşyaydı; dört duvarın arasında sıkışmış, nefes alan, yutkunmayan bir canlı. Ay, camın ardında iyice yükselmiş, gökyüzünün tam ortasında bir göbek bağı gibi sallanıyordu.

Sonra Ulysses döndü. Uyurken bile, yastığın altına uzanıp jileti buldu parmakları. Gözlerini açmadan, alışkanlıkla, bir cerrah soğukluğuyla çizdi yüzünü. Uyku, ince bir deri gibi soyuldu. Altından yorgun, fakat uyanık bir adam çıktı. Odanın içi bu hareketle birlikte küçüldü; tavan alçaldı, duvarlar yaklaştı, ay ışığı keskin bir bıçak halini aldı.

Bana baktı. “Ne yapıyorsun?” dedi.

“Seni öldürdüm,” dedim.

Bir an durdu. Jileti yastığın altına geri itti. Sonra kalktı, üstündeki tişörtü çıkardı. Yara izleri vardı sırtında, benim değil, kendisinin. Her sabah uykuyu sıyırmanın izleriydi bunlar, her sabah biraz daha ince, biraz daha derin. Bu izler, ay ışığında haritalara benziyordu; hiçbir denize kıyısı olmayan kıtalar, hiçbir limana varmayan rotalar.

“Peki,” dedi Ulysses. “Ama sevişmeye geldik.”

Ve haklıydı. Bu ölüm, bu sökülmüş kalp, bu yolculuk, bu İthaka hepsi bir bahaneydi. Gerçekten yapmaya geldiğimiz şey, nefes alırken birbirimizin ciğerlerini sökmekti. O gece, ay batana kadar, leş leşin üstünde tüttü. Odanın duvarları eridi, tavan göğe karıştı, yer deniz oldu. Gökte bol aylı bir geceydi. Ve aşk, tam olarak buna benziyordu; bir cinayetin kanlı avucunda, bir mektubun kayıp zarflarında, bir jiletin ucunda sallanan uykuda. Ama yine de, yine de sevişmeye geldik. Şafak sökerken, Ulysses yastığın altına uzandı, jileti çıkardı, yüzüne henüz düşmemiş günü kazımak için bekledi. Ve ben, onun İthaka’sı olmadığımı bilerek, yine de yanında oturdum. Çünkü dönüş denen şey, zaten hiçbir zaman eve varmak değildi. Dönüş, her sabah aynı yarayı açabilmekti.

görsel.pinteres.

karanlık

eğer istersem
uyuyor ve uyanıyorum
bir ucundan parçalar gibi.

karmaşık
her zaman ırmaklardan fazladır bu kısa yıl
beyaz ölümler
kim içindi
büyük acı gibi
karanlık ve avuçlarımı soyacağımdan daha sıkı
cam kırıklarını paramparça eder
yüzümü öper
vahşi ruhumu öper.

Yanmak

Sahaflar Çarşısı’nın en kuytusundaki dükkânın önünde yağmur çiseliyordu. Arnavut kaldırımları ıslak, vitrinlerdeki tozlu kitaplar sokak lambasının sarı ışığıyla parıldıyordu. Gizemli kadın, camın ardında, eski bir cildin üzerine kıvrılmış kediyi gördü. Drago’ nun patisi kitabın sırtında, gözleri yarı kapalıydı.

“Hâlâ Shakespeare okuyorsun,” dedi kapıdan girerken. Zil usulca tınladı.

Drago başını kaldırdı, kulakları dikildi. Pençesinin altındaki kitabı işaret eder gibi hafifçe vurdu; Aşk ve Anlatı Şiirleri.

“Hâlâ,” dedi kadın, sanki cevabı duymuş gibi. “Ama bu sefer oyunlar değil. Şiirler. Bilir misin, Shakespeare’in ilk yayımlanan eseri buymuş.”

Kedi gözlerini kıstı, kitabın kapağındaki Venüs ile Adonis gravürüne baktı. Kadın omuzlarını silkti. “Venüs ile Adonis mi? Genç bir adamın tanrıçadan kaçtığı hikâye.”

Drago yavaşça arka ayakları üzerine doğruldu, patisiyle bir sayfayı araladı. Tam da “İğrendim, nefret ediyorum ” dizesinin üzerinde duruyordu. Sonra tekrar kıvrılıp kitabın yanına uzandı, sorgular gibi kadına baktı.

Kadın da karşısına geçti. Rafların arasından süzülen toz zerrecikleri lambanın huzmesinde dans ediyordu. Dışarıda yağmur hızlanmış, camlara vuruyordu.

“Çünkü Adonis ölümlü,” dedi kadın. “Tanrıça ölümsüz. Belki de ölümün olduğu yerde aşkın duracağını biliyor. Ya da Shakespeare gençmiş, kadınları anlamamış.”

Drago bir kedi gülümsemesiyle ağzını araladı, sonra patisiyle kitabın başka bir yerini dürttü. Kadın sayfaları çevirdi. Lükres’in İğfali’ne gelmişlerdi.

“Tarquin gece odasına giriyor. Lükres direniyor. Sonra namusunu korumak için kendini öldürüyor. Yüzyıllar sonra hâlâ aynı şeyleri tartışıyoruz,” dedi kadın. Drago mırladı, sanki “Sen ne düşünüyorsun?” diye soruyordu.

Kadın bir an sessiz kaldı. Dükkânın sahibi arkada bir yerde radyoyu kısmış, eski bir türkü çalıyordu. Islak asfaltın üzerinde araba lastiklerinin uğultusu.

“Lükres’in intiharını kahramanlık sayanlar var,” dedi kadın. “Ama ben orada bir çığlık duyuyorum. Shakespeare belki de ‘Bakın, bir kadının bedeni üzerinden iktidar nasıl kurulur’ diyor. Tarquin iktidarını, Lükres kendi ölümü üzerinden iktidarını ilan ediyor.”

Drago doğrulup kadının kucağına atladı, kitabın sayfalarını karıştırdı. Anka ile Kumru’ya gelmişti. Kadın onun bu seçimine gülümsedi.

“O zaman bu şiiri nasıl okuyorsun? Orada iktidar yok. İki kuş birbirinde yok oluyor.”

Dışarıda yağmur dinmişti. Kadın pencereye yürüdü, kedi omzunda tünemişti. Cama yapışan su damlalarına baktılar. Sokak lambasının altında bir çift martı taşların üzerinde tüneyip tüylerini kabartıyordu. İkisi de konuşmadan izledi.

“Belki de Shakespeare’in en derin şiiri odur,” dedi kadın. “Aşkın bedeni değil, özü. Ne arzu kalıyor ne sahiplenme. Sadece birlikte yanmak.”

Drago yanağını onunkine sürdü, alçak sesle mırladı. Kadın başını çevirdi, kaşlarını kaldırdı.

“Yanmaya hazır olan,” dedi sanki kedinin sözlerini çeviriyormuş gibi. “Ama kendini kiminle yakacağını bilmek”

Kadın bir süre yüzüne baktı. Sonra gülümsedi, kitabı açtı.

“Oku bana,” dedi Drago. “Bir şiir daha. Sabaha kadar vaktim var.”

Drago kucağına kıvrıldı, patisiyle sayfaları araladı. Kadın Anka ile Kumru’yu okumaya başladı. Kedinin gözleri yarı kapandı, mırıltısı dizelere karıştı. Dükkânın sahibi radyoyu kapatmış, arka odada uyukluyordu. Yağmur yeniden başladı, ama bu kez usul usul, bir fısıltı gibi.

Sabaha karşı dükkânın camları buğulanmış, kadın ve kedi ortada yoktu. Martılar bir şiirin küllerini şehrin üstüne serperek daireler çiziyordu.

Bu sırada tezgâhın altındaki bir tahta sandalye gıcırdadı; Sandalyenin oturağı yılların ağırlığıyla içe çökmüş, kolları kazınmış yazılarla doluydu. Bir yerlerde “V” buradaydı , bir başka yerde “ D “buradaydı yazılıp altı çizilmişti.