Kül

Bugün kül süzüp ateşe koştum
Aklım gittikçe ulumakta
Ulumakta bir demircinin tokmağı
Kış  gelecek.

Her şeyi sarmaladım. Karşı tepenin kiraz çiçeklerini
Kısa ve uzun ağaçları
Ellerim benim değil, ellerim gecenin.

/

Sürgündeyiz Laros
Savruluyoruz havada
Öyle çürüyen her şey gibi
Bir an
Tenimizde şiddetli ağrı
İlgisiz bir gölgelikte
Tanrı ikimizi öldürüyor..

Reklamlar

Seyr



Ellerim kahve
Gözlerim
Seyyahın çatı arası basamağını kırar gibi
Bir dizi kuyu ezgisinin su öykülerinde
Eritir yağmuru görür, ezbere bildiği her şey
Her şey, hiç şey.

Ölü alacakaranlık,

Bilmem kaçıncı mevsim, kaçıncı senfoni
Ağır duanın dudaklarıyla kendi yüzünü çizen seyr
Bakar göğe inler
Kar mı yağıyor yoksa avlulara

Avlular ki  küle gizlenmiş seyyahın elleri.

/

Erguvani açan bir bahçe değil. Bordo
Kapıyı çalan ağacın gölgesi
Kuzeyde acısını yansıtan sessizlik

Oda boş
Göğsüm. Bir kırıklık
Kuşlar önceden gitmişlerdi ya

Olsun

Yol kenarına sızan sarnıçlar var
Olsun.

Kadraj

Kadraj akıyor dostum, onu durduramazsın. Doğduk büyüdük ve öleceğiz, onun yoluna asla ket vuramazsın.

Biri birşey söylüyor. Hayır duymuyorum. O benim annem, satranç tahtasının ilk hamlesinde feda edilecek bir taştan bahseder gibi konuşuyorsun. O benim  annem. Bir yatağın ucunda kar yağarken sancıları tutuşuyordu. Tutuşmak ve doğmak, o tutuşuyordu lakin ben red ediyordum bir kadrajda görünme sahnesini.

Kar, kar diyorum, kar yağmamalı, o kamyon gelmemeli dağ başında bir evin kapısına. Kamyon ve kar, annem ve kamyon sarsıntısı. Her sarsıntıda annem çığlık atıyor kamyonun içinde. Ben asla doğmak istemiyorum. Hayır o kadrajı kesmelisin ve yol bitmeli bir hastane acilinden geçiş yapmamalı benim annem doğumum için..

Bak dostum güneş ne güzel vuruyor sırtımıza, biraz ötede bir bara gidip felaket eğleneceğiz. Bugün senin doğum günün. En güzel şeyleri hakediyorsun. Bir güzel eğleneceğiz ve sonrasında bir festivale gideceğiz. El çırpacaksın bir matadorun zaferine..

Bar ve eğlence, sancı ve doğum. Matador  ve boğa kanamaları. Annem ne güzel kanıyor, bir matadorun atış poligonunda kar yağarken ve akarken film kadrajında ölümün ilk karesini bir aynada gördüğümde ölüm bir matadormuş anne, sense bir boğa gibi onurluydun.

Sevgili kleinlaute’ye görsel için teşekkür ederim. İlham oldu.

Sappho’nun altın dişlisi

Ah catulluscuğum, benim güzel orospum
Senin altın dişlerin var diye bütün mezar kazıcıları toplandı bahçeye
Ben sana söylemiştim
Tenekeye vuran yağmur ne güzel ses verir
Ve
Altın dişte tutmaz hiç bir aşk
Ah catuli karşı komşunun elleri tuttu her gece
Altın dişin var diye sevdi taşaklarını,

Ve lucretıus varlığın yapısında bas bas bağırdı sana
Ne acınası anlayış
Korkunç karanlık ve bir gece vaktinde
Şu kısa yaşam
Kuşkulardan sıyrılmış sevda
Ne acıdır ki
Fırtınanın allak bullak ettiği sular
Ve kayada sessizce oturanın ateşli sıtmasından bi habersin

Çünkü çok akıcı bir nehirdi yüzün
Aşınmaktan yorulmuş her çakıl taşları gibi
Dönüp durdu su yatağında altın dişine bakan Sappho delisi
Bütün yalnızlar gibi şarap içip ölü kustu
Ruhunu seçti görünmeyenin
Biçim değiştirdi bahçedeki gül.

Ah catulluscuğum ben şimdi neye inanayım
Karanlık şeylere ihtiyacım var
Yüzünü dibinden ateşle, altın dişin fırlasın
Taburcu et akıl hastanesinde kırlara dolaşmış bir kediyi
İçini boşalt kırmızıya
Herkes ölüdür.


Canım çok sıkılmıştı. Bir türlü uyku tutmuyordu beni. Yatağımdan kalkıp odanın penceresini açtım. Pencere upuzun dar bir boşluğa bakıyordu. Yangın merdiveni de daha bir daracık kılıyordu boşluğu. Elimi  uzatıp merdivene tutundum. Boşluk iğrenç insan ölüsü kokuyordu.. Aldırmadım buna. Amacım çatıya çıkıp şehri ve yıldızları izlemekti. Bunu yaptım. Bir sigara yakıp kenti izlemeye başladım. Kent bok kokuyordu. Daha fazla dayanamadım. Geri dönüp uykuya sarılmak istedim.

Merdivene  ayağımı atıp yavaş yavaş inmeye başlamıştım ki biri beni bacağımdan yakaladı. Buna da aldırmadım. Yüzümü dönüp sırtımı merdivene dayadım. Adamı daha iyi görebiliyordum yukarıdan. Bacağımı kurtarmak için hiçbir şey yapmadım.  Öyle durup adama baktım. Onu yemem için çiftleşmeye gerek yoktu. Bacak aramdan sızan zehri  bir güzel adamın ağzına akıttım. Adam ne güzel felç olmuştu.


Belki

Belki ikimizden biri yüzünü verecek boşluğa
Sürgün gölgeli bir gözyaşı..

/

Bu kapı
Bahçeyi çeken sert rüzgâr
Kabullendiğimiz saat sonları gibi
Camlara vuran kuşlar da
Yüksek duvarlardan geldiler
Değil artık
Renkli bir film
Renkli tablolar, ne de katlanarak büyüyen iplik uykusu

Bir göz çukurunda yırtılıyor afişlerimiz
Dilleniyor içimdeki kelebek diplerde.

Bak
Yağmur makaslı bugün
Yüzümüz
Kör noktanın sökülebileceği kadar küçücük
Buradayım
Dalların uzandığı toprak mevsimi
Üstelik ay çıplak
Ve sarhoşum,

Mum akıntısı bir gecemiz var
Tuzlu asitler yakıyor deniz kabuklarını
Beş öte solgun sokak lambası
Baktım
Dönüp durdum dut yaprağının üzerinde
Bin yıllık uykudayım şimdi
Örülmüş bir koza…