zamanın çelişkisiydi bu nehrin aynasında
gidecek bir yerimiz yoktu,çünkü her varış
kendi başlangıcının yasını tutar
derinlik görünenin kuruntusuydu.
su karardıkça kendi gölgemize batar,
beyaz çanların fısıltısında uçurumu dinledik.
ruh duyarmış dediler; oysa aynalar araya girerken
damarlarda buz tutan o an kendilik en keskin iğne
şarabın ağrısıyla herkes kendi ölümüne yürür.
kılıçlar kırmızı tarih uykusundaydı,
hikâyeler uykunun yalnızca bir rüyası,
acı uyanmanın reddedilmiş adı.
sonra ağır soprano beyaz mermeri titretti
suyun ışığı dipsiz bir dip fısıldadı bize
sonsuzluk, sonun olmadığı yer değil
sonun her an kendini yok saydığı boşluk
o boşlukta mermer bile hatırlamaz
yalnızca yankı, yankının yasını tutar.
böyle soyunduk – giysiden öte benlikten de öte;
eller kalemi tutarken tanrı kendi kozasında sarhoştu.
blues yokluğun ritmi, yağmur sıradan
ama bizi ıslatan yalnızca su değil
anlamın kayıtsızlığı,
tanrının uykusunda unuttuğu an.
derler ki, kurumuş ceviz ağacı
kimsenin olmadığı bir yerdeymiş
oysa orası, olmanın en derin yokluğu,
kök salmanın imkânsız kaldığı tek gerçeklikti.
zaman orada durmaz, akmaz da
yalnızca kendi eksikliğini taşır,
nehrin unuttuğu bir kıyı gibi,
fısıldamaya bile cesaret edemeden.
…
foto.pinteres





