Sıtmalı yağmur

Bir salyangoz uykusundayken
Hep bir ağızdan dökülen ince sözümüz var
Ağır libaslar ve laternacı minörleri gibi
Düşünsene lina’m
Mesafeli bir aralıkta oturuyoruz
İki kere öpüşmeyelim
Hatta hiç öpüşmeyelim
Gözlerin baksın, dışarıya bakar gibi
Kış geçer
Bahar gelir
Bir cüce doğurur kirpiklerimiz
Ve hayal eder
Bir köpek nasıl ulur geceleri
Kapıyı kapatıp, titreşen mırıltı
Ve zil takıp oynamıyoruz
Bir günün devinimi var kaldırım kenarında
Cetvelle çizilmiş çok yalnızlık var
Mermer merdivenin basamağında
Su oluğu ve yağmur damlalarında
Yakamız kırmızı değil
Gölgeden gölgeye
Taştan taşa
Uzun bir koridor sonu mavidir belki
Ne bileyim
Belki iyi olacağız
Öylesi iyidir..

Fısıltı


inilti gibiydi, duydum nehirlerin intiharını
kendi kederiyle yağmur kaybolduğunda
beni daha yukarı bırak
orada
kesik su damlası
kuru sazlıklar
ve
baudelaire’in kötülük çiçekleri…

sen şimdi ipliği eğirme  lina’m
kirmanı kırık
dallar ipince
kapkara rüzgar
ve yoncalar ezildiğinde
soğuk mermer kuşları çeker
iskeletler limon ağaçlarını..

Katatoni

Bir ev dolusu iskelet toz bulutunun içinde aniden kayboldu. Kediler çöpleri eşelerken açlıktan parçalanıp uçtular. Toprak siyah ve isyan halinde. Gök koyu lacivert  titreyerek kendini aşağıya bırakıp bir toprağa çarpıyor, bir denize. Bir toprağa bir denize çarparken,

Benim gözlerimin içinde..


Yeşil tanklar
Yeşil tanklar
Yeşil tanklar
Yeşil tanklar..
.
.


Masaya su koy

İçimizden boşalan cesetlere baktık
Uyuduk, uyanamadık…

Tutuşuyor gökyüzü, aşağıya büyüyen ağaçlar gibi
Her köşede kayıp çocuklar, anne kokusu
Binlerce parça ki
Temel parçacıklar değildi zeminde oynayan
Gölgeli bir kız ellerini sürüyor yüzüne
Ah hiç büyümeseydim
Her yerde
Yanık kokusu var
Ve devlet.

Sakın arama
Sessiz duvarların gölgelerini
Bir yargıç kalemini kırarsa Ankara sokaklarında
Ölüm vaktidir dalga gibi yayılan
Jiletler böler ruhları
Bir usta malasını sürer duvarlara, kapanma zamanı
Zaman ki
Verandasız kuş
Çürük sazlıklara doğru
Kesiyor annem saçlarımı
Nallar çivileri çekiyor o zamanlarda
Yılanlar suları
Gözbebeğim kanları çekiyor

Bu vakitlerde.

Biri döndürüyor daireleri
Aşağıda kuyuda uyuyor iskeletim
Ve birileri yiyor beynimdeki solucanları

Yuvarlıyorum gözbebeklerimi paspasın altına
Lili Marlen çalıyor
Zagreb’de mantar barları
Caz ustaları
Black jek ve rus ruleti
Bir kadın doyumsuz eğlence sunuyor askerlere
Ve bir adam düzenli olarak altını ıslatıyor
Bir trenim olsaydı eve giderdim.

Haki bir renk kalbimin üstünde
Renklenmek için sokaklara çıkmıyor hiç kimseler
Araçları gördüm kaldırımlarda, akşamdı
Sorgucu gözlerle izliyorlardı
Ankara göbeğinde açlıkla terbiye etmeye çalışıyor devlet
Oysa susanlar da suçludur bir parça
Masaya su koy, ekmek
Burada kış var, işkence
Burası
Cellât âlemleri

Karahindiba

bir gün bile açılmadı, bu karanlık onun gözleri
biliyorsun, konuşmuştuk
değirmenin gölgesinde, biliyorsun kuşlar ıslık çalmıştı içimizde
ağzımı açtım uçup gittiler. kimse bakmadı
yedi gün ağladık..

sonra durduk..

bir taç açtı uzak ülkede, yağmur serpmekte
bir gül için, aynada öğle
kapkara kapı
kapılarda mor renkli ölüler var lina’m

kimseye söylemedik
şarap döktük kuşun gözüne…

.

Klesti

Klesti

Belki
Armonika’lar
Gecenin kozasını yırtıp
Sabahı çatlatan iskete kuşu
Gelsindi o renk
Beyaza bulanıp suretimizi
Rengini rengimize katan alaşım
Şimdi çök
Şimdi çoktan çökmüştü
Eski ahşap veranda
Biçem dilinde
Bir figür uykusuna inanmak gerek
Katmanı çınlatan o ses
Burada bugünkü  gibi
Beyaz çanlar santurlu mozika çalarken
Eğilip gözlerime bak ey ğormoti
Ayine dur
Kökü üç, kökü beş
Kökleri flanbur kokulu nevi  süretim
Her  parça gizin diyarı
Sisi doğuran tanrıça ve paganlar gibi
Dans edip yükseldik
Ve kaybolduk.

Ses

bir mermerin fısıldayışı
ayın uyku vakti,
bilmem kaçıncı defa kendine çatlayış.
.
.
.

buradan kaçalım kıyıdan kıyıya
en göçebe kuş zamanı lina’m
tunç memelerin unutacağı son
buradan kaçalım, tüm ipliklerin dolandığı
rüzgar ve aşklar..
ve
biz bilmiyoruz, ırmağın şarap tükettiğini
suyun gözünde avlu kapısı hep sarhoş
rengini  yutan gölgeler gibi
taşa dokunduk..

Bueldo’nun gramafonu


Bir sigara yakıyorum
Usturayı pencerenin pervazına sürterek
Bulut kesip karıncaları döküyorum yatağıma
Kumlara üşüşmüş sinekler gibi
Ve ölü eşekler uçtuğunda
Kulağımı ayıramıyorum damdaki kediden.

Bueldo’nun gramafonu çalıyor

Ben okşuyorum kendimi
Çürümüş piyano kapağının üstünde
Ay ışığı usulca tenime vururken
Dönüyor dışardaki bisikletin tekerleği
Biz şeritlerden akıyoruz.. ..

Tablo /  Pablo Auladell

Netliklere cevap


I

Düşünsene mürid
Bana ne dediler
Dua edince tanrı
Küfredince bir şeytanın ayak izinde
Belki de pervaneyim ben
Kül
Ateş
Nehirlerin döküldüğü intiharım ben

II

Belirtmek
Oturup düşünmek, sonsuz varlık
Ölümlü ve gidişli
Bir düzineyi geri saymalısın mürid
En son halkanın oluşumunda
Bir dönüşüm başlar
Unutmalıyız
Unutmak geri çekilişin alzaymırıdır
Olgu var, hafıza yok
Kusurluluk yok
Beni bir atın uçmasına yükleme mürid
Nihayetinde olanak yok, şüphe yok
Stabil bir yağmur yağar..

III

Tohuma baktım
Bir gülün dikenine, evrensel anlam
Tarafsızlık mürekkebi yamultur mürid
Düşünsene bana ne derler
Yangınlar başlatmalı, çatlatıp tomurcuğun özünü
Güneşi çıkarmalı, uzanmalı karanlığa
Ağaç yaprağında çiy
Böceğin bedeninde garip hikayeler var
Biz insan!
Onlar içgüdü

Çıkarıp üstümü çıplak bağırıyorum
Öyle değil
Öyle değil
Biz kurtlanıyoruz
Tanrı bilmez, kurtlanıyoruz
Yukarı
Aşağı
Varlık, yokluk ve italik gibi

Düşünsene mürid sana ne derler…