Valarus sevgilim Senin o müthiş taşakların beni sulandırıyor Ve ay karanlıkta götünü açtığında O umulmaz tuz ve içtenlik Nefes ve yanılgı
O malia suyu değdiğinde kasıklarıma
Yalnızlık mağaralarda Sağanak ve okşayış, çürük el Taşlaşmış gövdene dokunuyorum Bir yeryüzü ayeti gibi Afyonlaşmış gölgelerimizin ölü yapraklarına bakıyorum.
Sevgilim valarus neden bıktığını söylüyorsun Çok kalbim kırıldı Ve malia suyum geri çekildi İdrar törenlerinde felç olmuş o anlara doğru.
Janis, senin o karanlığa bakan gözlerin Bir mermeri deler Deler ve uzanır ruhuma Blues çal Biraz blues çal.
Soğuk bir nehrin ulumasında Kenarlara toplanan ağıtlar gibi Çok inzivaya çekilmiş tekillik Beyazlık Ve uyanmanın eşiğinde ay altı Belkide varmıştık kendimize Vardık Ve devamı gibiydik sürgünün.
Bu denli onca renk, bir isyan vakti Sesler ve korolar Dalın kendini astığı yerde İki kızıl çiçek çektim, zamanın kurutuluşu Sonsuzun çevresini saran güveler gibi Senle konuşuyorum Kırmızı urgana dolanan ellerim
Çok rüya gördüm Bir yerden gelmiştin ve bir yere gittin Uyandım burada Uyudum gitmiştin. Toz bulut ve çekirdek.
Bir tül seyiriyor uzun saçlarım Güneş şimdi geldi Balkonda televizyon anteni Belki hissettim ve aniden açıldı Bir sinematik eller- el Yol uzun belki kıpkısa günde
Bir tül seyiriyor, odam yatağım Kara bir kedi, ve sonsuzluk gibi Bugün çarşamba Yarın perşembe, upuzun karantina sessizliğine uzanacağız..
” Tuhaf günler buldu bizi, tuhaf günler izleyip kıstırdı bizi, yok edecek küçük sevinçlerimizi, ya da devam edeceğiz oynamaya, ya da yeni bir şehir bulacağız. ’’
…..
Birden bana görünüyor, bir dağ, uzak ve yakın gibi kaybolup çıkıyor. Sonra yine kayboluyor. Bir vargit çiçeği kendini sise buluyor körlük gibi.
Onu hissediyorum. Kendimi de, her şeyi görüyorum. Elim geziyor sisin içindeki takıların üstünde. Gümüş işlemeler, oymalı ahşap kenarlıklar,çeşitli desende renkli bileklikler. Vargitler görünecek gibi.
Körlük diyorum yine, bir zaman duygusu. Gözlerim yoruluyor. Her şey kaybolup gidecek gibi sımsıkı kapatıyorum gözlerimi. Sonra bir rebetiko havası. Ellerim uzuyor. Dik aralıklı sandalyede oturan kedilerimin hayalini hissediyorum; gece ışıkları, damlar, daldan dala konuşan kuşlar, boş alanlar, bir siyaha bakmanın şaşkınlığıyla beni izliyorlar.
Sonra bir rebetiko havası daha. Karşı pencerenin piyano sesi. Dağ görünüp yine kayboluyor. Bir ritüele dokunmak gibi, mavi yeşil kırmızı sarı turuncu tüm renklerim müzikle odama doluyor. Yattığım çarşaf kenarda duran ahşap sandukamın bez bebeklerine dokunuyorum kanım çekiliyor.
Göz kapağımın altında çatılar, kırmızı kiremitler, beton yığınları gırla gidiyor. Hiç ses yok, tek bir ses yok. Beynimin içinde, derinliğinde bir kuzgun, tarlaya konmuş korkuluğun üzerinde gözleriyle tarlayı ekiyor, biçiyor ve bazuka çalıyor dağın tepesine, rüzgara, soğuk yağmura, toza bulanan gözyaşına. Vargitler hiç gelmeyecek mi?
Elimi uzatıyorum uzağa gidiyor dağlar, çam ağaçları uğulduyor kulağımda. Bir bakır ustası hızını yavaşlatıp boş alana çıkıyor. Her yer gri, gümüş, pirinç bronz alaşımlar, gözyaşı ve simyacılarla dolup taşıyor içim.
Elimi uzatıyorum. Dağ kanıma giriyor. Bir rebetiko havası ki hiç sorma. Bir kuzgun bazuka çalıyor damarlarımda..
Bir narval gibi renk değiştiriyorum Gizemli ses gece başlangıçları Okyanus sokak partisi verirken Gel dalışa geç benimle Beraber boğulabiliriz Tiyatro rumbaları vururken onikiyi İkna olabiliriz belki.
Şu sayfayı çevir Şu sayfayı çevirsene Gecenin göz alıcı gösterisi var Işığı hisset İkimiz ışıldayabiliriz. Ve kum gibi dağıtabiliriz ruhumuzu.
Yanıltıcı saat Zehirli dokunuşlar Şu ateş kestanesi sırtımızdayken Yanıp tutuşabiliriz Ya da bir deniz anası doğururken kendini Bulantı trenine atlayıp kusabiliriz.
Şu mezarı aç Şu mezarı açsana Yalnızlık suda uçan kedi tırnağı Cam göz ve retina yırtıklarımız varken Koyaklardan gelen rüzgarı dinleyebiliriz Yutarak geçebiliriz birbirimizin içine Deniz atları gibi çoğalabiliriz.
Bir mucize Çiftleşme ritüeli, büyük patlama Yapış yapış ter ve kuru kemik resitalleri Bu akşam acil duruşumuz var Siren sesi Bir perdelik oyun Karmaşıklık ve yılan tıslamasında Muazzam fısıltılar çıkartabilir Ve tozlaşabiliriz ölürken
Her yağmur biraz virüs taşır Kül döker üzerimize..
Evde yine karantina Kedilerim şaşırıyor bu işe, çünkü alışkın değiller. Ama mutlular evde olduğum için.
Her sabah bırakıp işe gidiyordum Her akşam kucaklaşıyordum kedilerimle Şimdi tamamen öpüşme durumundayız. Şimdi uyuyorlar ve huzurluyum.
Bazen de çok huzursuzum Çok ölü var ve genelde yoksullar ölüyor Kedim luluşka, anlıyor musun beni Çok eşitsiz bir dünya Ve çok işsiz var. Kedim Chinaski duyuyor musun beni.
Şimdi uyuyorlar ve ben kitap okumak istiyorum. Çok kitap var lakin hiçbirine odaklanamıyorum.
Bugün pazar Bugün pazar Bugün pazar Ve bir papağan gibi tekrarlamak istiyorum
Bugün pazar Bugün pazar lan diyorum uyanın Bugün pazar Hahhhahhhaaaa Siktir git Bugün pazar Hahhhhaaaa hahhhhhaaa Siktir git Bugün pazar Hahhhhaaaaahhhhaaaaa Siktir git
Burada resim Merasimdir kendini anlatmanın Aykırı duruş ve intikam saati Beni yadsıma. Bu rüzgar iyi değil Uykum var..
Bir ayna söylemez ne zaman ölünür Yas, gidiş, altıncı gün Uykuda zarif, kozada yırtık İmkansızlık ve derinlik Orada durulup Göğe bakma, ışığa bakma Kin besler tanrılar Ve nyks,i unutup cesetleri taşırlar Kemik resitali..
Sakla beni, bilinmez bir yere kara’m Orada tutuşur yeşil ağaç kabukları O koyaklarda tutuşur rüzgar rüzgar rüzgar Ve senin kokun uyanır G minör yediyi vurduğunda Gaia’nın ateşindeyim..
bilmediklerimizi deniz kusuyor kurtçuklarla kaplı mavi yelken ay bir orospunun etek altında bütün taşlar bembeyaz kesiliyor gökte senfonik şarap sadece morlara, mor külde iki direk tapınakta gömülü freskler bir kaç ırmak, sonra nehirler çöküyor, aniden biz yine ölüyoruz lina’m köknarları acıyan o ağaç gibi..
Yarım ağızlı düş kuranlar Ahşap kokulu kurtçuklara bakar Kızıl kabuklara Ve bir kuru iskelet,
Orada her şey aynı anda dağılır
Eşit gecenin ortadan yırtılışı gibi Evin odaları soyut Suyun özünde tanrının unuttuğu yansıma O şimdi fısıldıyor, yağmurun maisi Birkaç sırt ötede Rutubetli ışık gölgesinden dökülen cüceler Bütün rüyamı kuşattılar