Olsundu!

Burada açlıktan geberen insanlar var
Müjdeler olsun size
Rüzgarı alıp yanınıza
Beyninize saplanan zehirli otları koklayın
Olsun iyidir!

Çıkıp yüksek kayanın üstüne
Beklemeye koyulun. Biraz mantık varsa
Alın hızınızı çıkın daha bir yükseğe
Cinler gibi bağırın
Yaşasın efendimiz, efendimiz çok yaşayın
Gözümüzün içine mükemmel bakıyorsunuz

Hayat hep böyle
Her gün siz uyandığınızda
Çoktan karanlık basmıştı bizim evleri
Bizim evlerin metruk avluları
Salgın hastalığı
Hayal kırıklıkları ve kör gözlü kedileri vardı
Acilen yemek ve ısınmak lazımdı
Siz duvarları ördünüz
Büyük sarayların korunaklı çitleri vardı Olsun!
Bu yüzden ölmeyecek kadar makarnalarınız
Bir türlü tutuşmayan kömür takvimleriniz vardı
Birkaçparçalık karton kutularınız
Ve oy’malı altın bıçaklarını vardı
Kilolar kadar et doldurup taşıdığınız kasalarınız vardı
Hiç görülmeyen ölü bebekler de vardı
Dımdızlak soğuk boş kilerli odalar.

İnsan!
Kim yaraya parmak basarsa
Çalı arkalarında hep beklentiler vardı
Hep geceleri soğuk
Ve puslu havayı seven kurtlarınız vardı
Musmutlu ve başı dönük tetikçiler
Olsundu!

Bizim annelerimiz pencere pervazı
Hep karı seyre dalardı
Açlık hiç bitmezdi lakin kar biterdi
Sokak lambasının ışığı sönük
Hiç sönmezdi annemizin açlığı
Üzerinde bir ağırlık
Uzanırdı örtüsü eski kanepe kenarına
Kar yine yağardı
Yine uyanırdı annemiz
Bakıp ağlardı kömür kamyonlarına
Dipler karanlık ve soğuk
Hep karanlık ve soğuktu annemizin elleri
Bir de gurur vardı ki
Hep yoksunluk ve ölüm kokardı.



Beş çember

Beş çember

Ağaçlara takılı elbiselerden bilir
Samurai’nin kılıcı
Tekil döğüşte
Her şey çökebilir
Geniş ölçekli insanlar zamanı bilmez
Aklımı karıştır hamlelerinle
Ses
Tiz
Girişmek
Ve akşamdı ben yargıçları kusuyordum.

Samurai’de kuşların kavgası
Tahta direkleri dövüyor
Herkes biliyor ama
Kimse kimseye söyleyemiyor
Aynı portrenin aile duruşunu
Aynı portrenin hiç çocuklarını.

Samurai’de beş çember
Üç bağırtı
Bir kılıç muhafazası
Daldaki örümcek çini mürekkebinden.

Siyah

ışığı yırtılan o yolu seviyorum
rüzgar taşır, her park kendini soyar
kimse kimsenin parçası değil
kimsenin ait olmadığı o yer

o yere gidiyorum

belki beraber ölebiliriz
bir renk lacivert tuval
kaotik, her şey bölünmüş gibi dağınık

perdeyi çek
acıyı renge dönüştüren gece gölgesi
göle vuran yansıma
bakınca dalgalandım
atların ayağı kırık
bir intihar armonisi, belki iyileşirler diye bekleme
belki de öyle bir dertleri yok.

İstenmeyen

Bütün mesele büyük kılıcı tutan çıplaklık
Çünkü o nükteli varsılların boktan günlükleri vardı
Her fırsatta oturup yerken eril dişil aptallık
Minnacık kıç, kocaman göbekler
om gecesinin tam bir ustalığında
Mahir bir komutan gibi ruhlarını düzeltip ellerinin yapışkanlığıyla bağırdılar

Memelerine bakın orospunun
Memelerine bakın ve görün sütbeyaz kediler, süt beyaz köpekler, yılanlar, çıyanlar, aslanlar timsahlar, süt beyazlıları onun
Süt beyaz cadıları..

Gece üçbuçuk
Korkuyor musunuz yoksa diyorum
Yoksa üç buçuk atıp
Gün ışığına çıkacak olan bir götünüz mü vardı
Bunca malı mülkü barındıran
Ya da hep bir ağızda ishal olup
Kokuşmuş piçler miydiniz oraya buraya
Konuk olanlar
Yine hep bir ağızdan konuşanlar mıydınız
Malınızın üstüne kediler mi yatmıştı
Veya sizi mi sikiyordu sütbeyaz cadılarım..



Böylesi iyiydi.

Ben piçim  semavere göre. Semaverin kaynıyor olması mutluluğu ifade etmiyordu bende. Aksine Cin Ali geliyor ve her şey sıfır noktasında kaynamaya devam ediyordu. O’nun oyunuydu bu. Yaprağı yaprağa, dalı dala kırdıran bir ruh hali vardı onda. Acınasıydı lakin ben hiç çaktırmadım. Sonuçta ben de bir oyuncuydum..

……

Buralar yorgun ve iyi görünüyor. Sanki yağmurun ikiye bölünmesi gibi bir bakış açısı. Ben bakıyorum hangi trenler geçiyor ağır sessizlikle, ağır ağır bir yağmurla hangi merdivenlerin basamakları incelip kırılıyor. Umursuyor muyum hayır, ben yağmurun kendisiyim ; mumu söndürüyorum, pencereler açılıyor içeriye kendiliğinden doluşuyor ölü sinekler, mutluyum rüzgar getirdi onları ve gitmeyecekler. Çünkü gidip geriye dönenlerin oyunları vardır, bu yüzden severim kaybolan trenleri, ölü sinekleri ve nar çiçeklerinin aldırmadan tutunduğu toprağa bir sürü anlamda kusmasını severim. Çünkü nar çiçekleri de bazen çürük düşebilir toprağa, parmaklarının ucunda karanlığa asılmış bir ayin gibi çürümüş yağmuru da alır ve çürütür kendi toprağını…

Buralar yorgun ve oldukça iyi görünüyor, bol numaralı bir sigara tüttürüyorum, trenler, ölü sinekler ve toprağını umursamayan nar taneleri de iyi görünüyor. İyi görünüyor gaz ocağında yanmış yemek ve kendi dibine işeyen oyuncular.



Sehran

Çok bekledim. Tele dizilmiş kuşlar
Ve tabut. /

Sen sise konuşanları yaz dedi, bırak ölümü
Sise tapanlar bilir
Dağın yakası kör
Hep bildiklerimden korktum. Binlerce yıl
Gölge öte yan.

Gördün mü diyorum  ona, tanrım
Onun gözleri gri, koparıp bir havayı
Külde oynadı
Taşta taş, ne ağır buluşma.
Ne ağır
Göğün  yüzüne obi’ye yalvardım
Dur,

Konuşacağız seninle
Geceleri uyanık.

Bekleyiş


gelin
yağmuru çağırın.

ölülerin kafataslarında açsın çiçekler
ya da bir ağaç kurdundan bilelim suyun akışını.

nerede
bir bahçe kendini yer
yeşili akan zaman
sakalında bir fallus taşır
ölü kuş orgazmı
kimse diğerinin gölgesini sevmezken
kaplumbağalar, kırmızı balıklar uçar

kırığız
iskelet bağlıyoruz
sokak lambasına değen yağmur gibi
her taş kendi intiharını hazırlar

her tohum kül bitecek.

Öte


müziği demire çeviren sessizlik
kıyıdan kıyıya, kavağın ve çanların uluması, karanlığın eli
ve annemizin koynunda yavaşça soğuyoruz
zaman sadece rüzgar
sıvışıp geçiyor
bir taşa
ötekine.

duvarlarımızda ise yazılar okunmuyor
sırtımızda çırılçıplak ayıplığımız
büyük  boşluklarda kopan kopana mezar taşları
üzerimizde
ağaçlar öpüşerek yabancılaşıyor

her ölü kendisiyle oynuyor artık…

Bütün figürler uyusun

sevgilim,
yağmur geliyor
bir geceyi böler gibi
sarılıp jilet bıçaklarına
cinsel organımızı kesecek, raylara uzanacak
çığlık çığlığa
bir tabutun kasvetiyle götürecek gölgemizi
bütün figürler uyusun.

II

taşa oturup karanlığa baktım
bir hayvan yavrusunu şefkatle sevdi
kedi boğazladı sokak faresini
çingeneler zamanı
sen bana aşık olmuştun çizgili pijamalı
bense deliliği yaşadım
zehirli ot
akrep ısırıkları
tatlı ay ışığına baktım, seni görmedim hiç
sekizinci perdede
kör güneşe koştu aşık olduğum atlar

soyundum
çıplak
dönüp geldiler göğsümde dinlenmeye..

.

Lacrimae

I

tanrı çok yükseklerdeyken
biraz blues çal bana
fransız devrim şarkılarından geçtim
bastille zindanları
ve dünyanın tüm zindanlarından geçtim
ışık ne kadar azalsa o kadar iyi gördü
gözlerim.

II

ve duıno ağıtlarında
’sen ey incir ağacı’
çocukluğun giydiği giysi
sürerler tarla kuşunu
sarıp ısıtırken anne gözleri
onur
mezarların üzerinde bir eşitlik
ve geceleri ulumalar
öfkeler
ve incir ağaçları.

III

ve orada
birini tasvirleyen toprak
sessiz laternanın gözyaşı
ve kalbim
ve huzursuzluğun gözyaşı
ne güzel tasvirlenmişti
gökten sıtmalı yağan bu kadife yağmur
kökleri çıplak büyüyen
tohum
kuş
ve maya piramitleri..

…..