Azizim Citruhellos

Pek iyi yansımalar değil böyle
Arada durup konuşmamız, küçük dipisip notlarımız arasında
Hiç yoktan iyi midir bilinmez amma velakin
Sen suçsuzsun
Benim beynim uçmuş, olan olmuş ki
Öğrendim ruhumu, bir adım ileri
İkiden geri vitese takılmış lulişka
Hapşuuu iyi bilirdik meftayı
Am bitinden çoklu tanrılara kadar yazmışlığı var,

Ah dağlar, taşlar
Yapraklar ve oylumlara karşı oturmuşluğu var.

Gözlerim kayıp gidiyor, morcimek
Uykusuzum ve sen tatlı bir rüzgar
Gelsin dolansın ayağıma
Var. Alaca bulmaca üzgün ruhum
Bir de ne göreyim
Daha sık yazsaydınız
Dördüncü sahneyi mesela
Bu ne tutkunluk
Boyunca yürüdüm geçtim vadiden
Solucan çiçeğinin rengine aşık oldum
Ah ne yazayım
Çıkrık sesleri, kemiklerimin de kırıkları var
Lütfen parül uzatır mısın.

Aylar geçti
Baudelaire’nin gramofunu ve Nerval’in çığlığı gibi
Bana imgesini yansıtan Vian
Adını söyledim bak şimdi bak..
Bu tiyatro oyuncusunu seviyorum.

Azizim Citruhellos
Sütunlu turuncu bir tapınak var
Salonun içi bizi ilgilendirmez
Zarif dinsel tören yapmayacağız
Sadece keskin dişlerim var
Neden gelmiyorsun oraya
Ay koyu, dantelam saracak seni
Bacaklarım saracak seni
Boynunu getirmeyi unutma sakın
Var, var frenküzümü de var…
Eyyy…

Üç kısa oyun

I

lulişka buraya uzan
belki
birinci perde yanlışlıklar güldürüsüydü
taslamıyorum, öğreniyorum kendimce
bu figürler bulutlanıyor
bir ürperti
nostradamus ve yine ürperti..

II

baktım
bütün ölülerin yıldızları
bütün uyuyanlar ve frengili ay gibi
bir nefesin yüreği suya yansıdığında
lanet kurbağalar ve onu çevreleyen yarasalar arasında
o oradaydı
anlatırken fesleğenin iniltisini
ve orada mıydık, cezalanmak için,

tanrı kaç kez ruhu tutuşturuyor
tanrı kaç kez yağmuru yakar
tanrı kaç kez bahçeyi söker, alıp götürür
tanrı kaç kez
bir ürperti kubbeden aşağıya
bir ürperti
ve üç kısa oyun..

III

aniden
bir sesin kucağına düşüyorum
kirli kırmızı kabukta ezilmiş kış
ve soyunurken
ağaçlar
aryalar ve dublörler
biraz daha dalıyorum, üzgünüm çok
gözlerim soyutlanmış
yakında daha karanlık olacak
ve ıslak teraslarda daha fazla olacak
taş üzerine taş
taş da çatlamaya başlayacak
bu tuz, bu bizim yüzümüz
bu odadaki fenerler ve lambalar,

belki de tanrı’nın göremeyeceği kadar kendimden uzaktayım

Sappho’nun mantoglanisi ( ıhmm nasıl uydurdum) 

Sevgilim
Şu sirokko rüzgarının yaptığına bak
Atlar yedi nala koşacakken dört ayak üstüne kapaklandılar
Koşabilselerdi şoka sokabilirlerdi beni
Onun için ben de koşmaktan vazgeçtim
Lanetli sirokko..

Beş vakit aşk diyorum ama
Vallahi bir inancım olsa kendi ağzıma tükürmeye vaktim olacak
Eğilip kalkacağım tanrı huzuruna
Tanrı beni kapı dışına koyacak, çünkü inançsızım ve yalan söylüyorum
Aşk yok, aşılamaya devam
Bütün organlarımı senin için yaktım sokağın başına otur
Umarım üşümezsin
Canın sıkıldıkça  ateşe düşen sinek anatomisini inceleyebilirsin
Bunu ne için istediğimi bilmiyorum..

Kafa kağıdım delilik raporuna yapışmış durumda
Ve neyi iyi biliyorum, kediler konuşur
Ölüler konuşmaz
Üşümeye örgütlüdürler ve olmayan sevgilinin gözlerini arada ziyaret eder misin
Benim de olmadığı için hayalimde daha net görüyorum gözlerini
İyi yapıyorum değil mi..

Bir sigara yak bebeğim uzan rüyama
Yok dersen bitlerimi üzerine salarım
Tekila içeriz, havaciva değil
Ve havalandırmayı kapatırız
Asgarı yaşamalı kuşlar
Yukarıya kurban lazım
İstersen beraber izleriz sinematik
Ayrı ayrı olabilir, ayrı olması iyi
Ayrı yere çakılmak gibisi yok..

Saat çok karanlık
Gözbebeğimden çıkarıyorum isimsiz  rahibeyi
Tenimi  parlatıyor dilimin ucu karmakarışık
Sabunu sevmem
Tortulaşır ve küvetin yalnızlığına yapışır
Gibi
Serkeş kadar cüzzamlıyım
Sev tahtakurularımı
Sefil yaratıklar deme sakın rica ederim
Ulumak ne dehşet bir eylem olacaktı
Tam sevişecekken kendimle
Dolabın kapağı açıldı
Mantom geldi, hadi gidiyoruz dedi,

Sevgilim
Senin de manton geldi mi
Gelmediyse benim manto ikimize yeter
Yeter değil mi?

Vargit

ancak, yarı eğik sedir tepeleri bir geceyi kesintiye uğratıyor
çektiğimiz bu ızdırap haşhaşi ve bellek
göçün geldi tutunmaya çalıştıkça
bizden ibaret boğuk sisler gibi
çok büyük derinlikler ve bir yerde
çoraklığıma
infaz yemiş masumların ve kalemlerin
papirüslere çizilmiş resimlerin müzmin hastalığı
kimse karanlığını örtmeye yetkili değil körüm ben…

,,,

İşin kötüsü
bachiana cantilena çalıyor içimde
ve taş kesmiş evler
yağmalanmaktasın darağacında kış yemişi
yalnızlığa adanmış örümcekler gibi
şahmeran uykusu
oraya, buraya saçılmış iğnedenlik
ne de suyun kederinde asılı ölüler biliyor
süslerin ve zamanın ağında lacivert
bir tokayı takıp ateşi emen ay tanrısı
tozun da günahları vardı
var olayım..


Sonraları soprano


buralardan tren geçer lulişka
uykunun derinliğinde
sessiz koşan atlar gibi, ağrılı
ve yaralı.

hep sınanıyoruz tanrının izniyle
boşuna değil, bir kabuğun soyulması
çaputlarını bağlıyoruz ağaçların
renklerini söküyoruz
bir tür ayin yapıyoruz
içimize sızan şarabın kırmızısı
azıcık aşk
kuşkusuz mağrur
ve gölgemizin birbirine sokulamayacağı kadar uzak.

,,,

evin sessizliği do majör gam
kutsal kumun zamanını çekiyor gitareler
elimizi koyuyoruz
kalbimiz ey siyah çanlar
ey siyah çanlar
üzgün lavtalar ve sitareler
çarçabuk tutuşuyor ağzımın içi
boşuna uzuyor saçlarım..

Sırrı muazzama


……..

uzundur bir elin parmaklarında kış
ve uzun olur ağız ağıtlarında sevdaluk
ama yine de kınanır
korkuları ünlüymüş! nisan’ın
bir domra çalgı çalar ve beyan eder bozukası kuzgun olanın yüzüne
olurmuş
sallanan bir kılıç ve ey sürgün boynumuz
duyuyoruz elbette
zerreye de dokunulmazken
kendi figürünü biçen takvimlerden
konuk alıyoruz zamanı
ve sonrasında soyutlanmış cumartesileri..

,,,

gözlerimiz bakıyor ama görmüyoruz lina’m
dalgalar, dalgalara
yazıtlar her zaman tabletlerden ilham alır
ancak biri diğerine atfedilemezken,

nedendir bir bülbülü konuşmak ağzımızda
hiçe dolanır gibi öldürüp atmak..

Lazuûi

gökte kara bulut yığılı nani
içimde bir fırtına var
yağmur yüklü
birazdan kirpiklerimden akacak
üşüyecek patikada yürüyen çocuk.

denize baka benim gözlerim mi nani
çalkantılı bir mevsim, kahverengi gibi
gökten kıyılara, sisler ve dağlara
kalbim kuzey

Ah, benim annem nana

hatıraları öğüten zaman mı
çekip gidelim karayemişe
seranderlerin mısırların yanından
eski değirmene, tulum havasına
kış armudunun altına..

Ninguit

içim kum dolu
zerreleri gömüyorum
bam telinin uzunluğu, gerginliği, oluş ve ölüm.

biraz yükselti lazım
biraz göğe doğru isis kültü
tabiat üstü
ekini toprağa verdim
toprak haline ve bir rengin patetik tonunda başka odalar var
sesler, suskunlar ve kar.

bir sivrisineğin anlamındaki bulmacayı çözüyorum
siyah kediler dökülüyor
güneşin orağı var
güneş de tutulup gitmeliydi
incir kıvrımından geçmiş zaman ki
notalara  adanmış
sağırlığım gibi
beynimin içinde kocaman orkestra var
altıncı şarkıyı da maldoror söylüyor

” şimdilik sağlıcakla kal ”

Vian’ne

Her zaman geceleri gelir, aşk saki ve rakkase
Odamda oynuyorum, kediler, caz, blues

Kendimizi seviyorum ama kendimi sevmiyorum
Gözlerim inkar ediyor
Ruh kırık
Biz a’dan z’ye seri katiliz, güveler de beni uyandırıp içimi oydular
Geniş alan
Ve tam orada;

Aaa canım sevgilim, Catullus’um
Uzaklık olan her yer çok yakın
Ve kulaktaki küpenin de bir anlamı var
Tatlı ağzın ve boynun
Yüzünden keskin, akan molalar gibi
Renkler elimi lekeliyor
Kendimle oynamaya devam ediyorum
Sadece bu tamam, tamam mı
Konuşmadan da mümkündür ..