Ah, bu gölgelerin akşam uykusunda brahman çaylağı, eprimiş hayal ve birden köprücük kemiğim kırılıyor..
Çökmesine çöker de en kurşuni ve kapkara üzümlerden daha duyarsız olan bu sersem kafam, Eşi bulunmaz şapşal susuzluk Ve mutlu olmaktan uzak Godot da sanki yalnız zıplamıştı ve tek canı olanın hiç gölgesi yokmuş gibi..
Çok güzel an, ağırlıksız birliktelik Ve acaba sizi arkadan mı bıçakladım, yoksa sappho’nun kölesi miydiniz, köle miydik O aşk şiirleri Ve dopdulu Ve o replikada ikimiz sevişmiyor muyduk Sakalında sinema..
II
Ah, bu koltukların şarabi solgunluğu ve alımlı kedilerimin gözbebeklerinde süt dolu memelerim sana taşarken, bu gövde ateşin tutulması Akmış her renk Çıplak baldır Zamanın serdiği bu kızgın çarşaf Midem bulanıyor ve kusuyorum Ter damlaları ve şiir de ardıç ağacı gibi kesiliyor takdis edilmiş Orada duruyoruz..
,,,
Sevgilim derin teşekkürlerimi sunarım bize Bugün cumartesi Kahvesiz ve reçelsiz, bütün kalburları çevirdik, harap ettik, elekten geçirdik taşları ve susarak uyuyacağız Amin!
Belki bir resme bakıyorum Avucum, soyup zamanı İstiridye kabuğunda lacivert.
Renkleri açıyorum, karanlık şeylere uzanır gibi, yani sana ağır ve ateşli Taşta çiçeklenmeyi sorguluyorum Dingin ışık demetleri Turuncuya vurgun ahşap kapılar ve Gözlerimiz buz kadar soğuk.
Burada Dili kafesliyorum, parmaklar olmadan bir gölgeye sarılıyorum Ekmek, tuz Basamakta duran yabancılar çoğalıyor Bakıyor ve uğurluyoruz,
gibi, gidecek bir yerimiz yok toprağın derinliğinde zamanın hilesi çekiyor bizi ve gittikçe kararıyorduk fısıldayıp suyun dalgasını beyaz çanlara..
can da duyarmış, yansımasında aynalar varken damarların ve ellerin soğuduğu an kendinden ve her zaman kendinden herkes gidebilirmiş şarabın ağrısı iki keskin iplik ve hep kırmızıyken tamam, anlaşılır renkli camların kaplamasından başka görünen güneş ışığıdır yalnız ve son yoktur dipsiz bir dip tapınaklarda soyunan giysilerimizden öte böyle duruluyormuş ve dinleniyormuş bir blues, sarhoş uyurken sıradan yağmur da ıslatabilirmiş bizi,
öyle diyorlar, kurumuş ceviz ağacı kimsenin ait olmadığı yer..
Elimdeki cesetleri yok etme konusunda pratik yaptıkça kusursuzlaşıyordum. İskoçyalı Alec’i öldürüp döşemenin altına gömdükten sonra şehri hızlı bir biçimde terk ettim. Uzunca bir yerde durmak benim sonum olabilirdi. Kendimi korumam lazımdı. Zavallı Alec, ölümü hak edecek belki de en son insandı. Bazen nedensiz bir dürtü kurbanı seçiyordum kendime. Tıpkı küçük bir çocuğun elindeki değerli bir vazoyu büyük bir gürültüyle yere fırlatıp kırması gibi nedensizlik..
Bristol Temple Meads tren İstasyonuna geldiğimde öğlen üzereydi. Trenden inip yürümeye başladım. Nereye gideceğimi bilmeden adımlarım gelişigüzel yönlendirdi beni. Epey bir süre yürüdükten sonra Avon nehrine geldim. Sanırım daha sakince bir yer arıyordum ve kalabalıklar ürkütüyordu beni. Biraz etrafı seyrettikten sonra, oldukça güzel park ve bahçelerin olduğu kısma yöneldim. Hava güzeldi ve insanlar nehir kenarındaki banklarda oturmuş sohbet ediyorlardı. Boş bir bank bulup oturarak nehri seyretmeye başladım. Ne kadar sakin ve huzur dolu bir yerdi. Burada sürekli kalma isteği şimdiden içimde oluştu. Gülümsedim. ‘’Neden olmasın Marla’’ dedim. ‘’ Burada istediğin kadar kalabilirsin, yeter ki vazoyu kırma..’’ Bu güzel düşüncelerime gözkapaklarım ihanet ediyordu. Uykum gelmişti. Sırt çantamı başımın altına koyup boylu boyunca uzandım banka. Yine de uyumamak için direniyordum. Kafam sürekli meşguldü. Kalacak bir yer bulmalıydım kendime ve uygunca bir iş.
Daha fazla direnemedim uykusuzluğa, uyumuştum.
Çok katlı karanlık bir otoparkın merdivenlerinden sürekli yukarılara koşuyorum. Merdiven durmadan dönüyor ve aynı yerde buluyordum kendimi. Yeniden yukarılara koşmak ve ışığı yakalayıp nefes almak istiyorum. Yeniden aşağılara devriliyorum. Nefes nefese kalıyorum ve bir ses durmadan duvarlarda yankılanıyor. Ayak tabanlarım şiş ve derim yüzülmüş gibi hissediyorum kendimi. Merdiven sürekli dönüyor. Ses, nefes, her şey birbirine karışmış ve asla durduramıyorum babamın bağırtısını. Kulaklarım patlayacak gibi zonkluyor.
‘’ Asla yukarılara çıkamayacaksın Marla, boşuna uğraşma. Annen bile istemiyordu seni..’’
‘’ Bana bundan hiç söz etmedin baba…’’
‘’ Sen önemsiz bir hikayesin, aynı zamanda katil..’’
‘’Katil mi?..’’
Yukarılara baktım. Büyük merdiven basamakları teker teker kırılıp taş bloklar halinde üzerime geliyordu. Avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım.
‘’Hayır, hayırr, kurtarın beni..’’
Gözlerimi açtığımda sersem gibiydim. Banktan yere düşmüştüm. Belli ki rüya görürken bağırmıştım ve diğer bankta oturan bir iki kişi neyim var diye başıma toplanmıştı. Hızlıca toparlanıp oradan uzaklaştım. Kimsenin bana soru sormasını ve iradem dışında konuşmasını istemiyordum. Akıl sağlığım pek yerinde değildi. Korku ve örümceklerin beni sardığı bu içsel yuvadan başka nereye gidebilirdim. Yalnız başınaydım ve hayata tutunacak bir ışığım yoktu.
Tuhaf düşünceler içersinde bir süre daha yürüdüm. Biraz çimenlerin üzerinde oturdum. Çocuklar ne güzel oynuyorlardı. Onları seyretmek beni mutlu kılıyordu. Onları gülerken görmek dünyanın en güzel şeyiydi benim için. Kendi çocukluğum geçti gözümün önünden. Bir anda içim daraldı. İnsanın kanını donduran şeylerdi. Kustum, kustum çimenlerin üzerine bolca kustum. Galiba hasta olmuştum. Bir an önce dinlenmem ve sakinleşmem için uyumam lazımdı. Belki de kendimden kaçmak için uyumak istiyordum. Ne kadar uyursam o kadar bağışlayacaktım hayatı. Ve ne kadar uyursam uzak duracaktım belalardan.
Otel Aztec’i bulduğumda saat altıya geliyordu. Resepsiyon deskine yöneldim. Görevli beni güler yüzle karşıladı. Kaydımı yaptırdım. Görevli duvardaki asılı anahtarlardan birini elime tutuşturup’’ iyi eğlenceler Bayan Marla, yemek salonumuz koridorun sol tarafındadır’’ dedi. Yemek yiyecek durumum yoktu. Bütçem oldukça kısıtlıydı. Alelacele günlük bir gazete alıp uyumak için odaya çıktım.
O gece kâbuslar içinde uyudum. Uyandım. Her an odanın kapısı büyük bir gürültüyle kırılacak ve beni götürecekler virüsü beynimi kemiriyordu. Her an hendek derinleşiyor ve iğneler acıtıyordu ruhumu. Kendimi meşgul edecek bir şeyler bulmalıydım. Birkaç kez duşa girdim. Pencereden nehri seyrettim. Telefonumdaki şarkı listesini dinledim. Televizyon izledim ama beynimdeki çöpleri bir türlü boşaltamadım. Çaresizlik ve bir yerde durma fikri öldürüyor beni. Neredeyse gecenin bu ilerleyen saatlerinde kendimi sokaklara atıp gelişigüzel bağırmak istedim.
’’ Ne oluyor sana Marla’’ diye de seslendim kendime.’’ Sakin ol, yok bir şey, sakin ol ve uyu..’’ Saate baktım. Sabah olmak üzereydi.
Odanın içinde öyle kesik kesik dolanırken bir kenara fırlattığım gazeteyi gördüm. Koltuğun altından bir kenarı görünüyordu. Eğilip alarak yatağın üstüne oturdum. Çarçabuk seri iş ilanları olan sayfayı açtım. Kendime uygun iş ilanlarına baktım. Gözüme küçük bir ilan takıldı.
-Timsah yetiştirme çiftliğinde gece yatıya kalabilecek yardımcı bayan aranıyor. Lütfen telefon açarak randevu alınız. İstediğiniz zaman arayabilirsiniz. 111586… Don Giovetti Juan.
Numarayı hızlıca tuşladım. ‘’ Ben’’ dedim ‘’gazeteye verdiğiniz ilan üzerine aradım.’’ Karşıma çıkan ses sanki bir tipiye yakalanmış gibi cevap verdi. ‘’ Henüz sabah olmadı bayan, bu kadar acelen varsa zor durumdasın demek, size yardımcı olmak isterim. Gelin görüşelim. Lütfen adresi dikkatlice yazın…’’
Adresi avucuma yazmıştım. Nedense çarmıha gerileceğim aklıma geldi. Bir dizi sorgulama ve işkenceler. Cep telefonumda Neil Young – Dead Man Theme şarkısını açıp uyudum.
Ayyyyy. Aaaa uyku tutmadı lulişka, sen de yüzümü yalayıp durma, anladık gecenin bu saatinde ıslak mama istiyorsun ama geceleri reçel ve mama yemeyi bıraktık artık. Reçel yok, kahve yok peki ne var. Hahaaaahhahhhhaaaaa chonoyo bak nasıl sırtını dönmüş bize hahhhhaaa karizmatik, tripsel durumlara bak. Ba Ba baaa hahhhhaaa hahhhaa hıhtıhhhtttt biz de triopsel durumdayız. Triopsel peskevetümüz var lakin peskevüt de bu saatte yenmez be lulişka, hahhhhhhaaaaaa ba ba bahhhh chonoyo hahhhhaaaaa şiiiiiii.. Hahhhhaaaaa taşlığa çıkıp bağıralım mı lulişka, chonoooo, chonoooo hu hu huuuu hahhhhaaaaa. Aaaa.
akan yıldızlar belirsiz boşluklardan düşüyor ve uzaklaşıyor sonra koyu ve turuncu dilsiz olarak güzelce büyüyoruz..
uyku uzaktaki nehri düşünmek gibi altına bakıyoruz, taşın çığlık attığı görülüyor dalgaları yaratacak taşı rüyada görüyorum sımsıkı radyoda duyulabilen o bazuka ses biz ne kadar derindeyiz, bu gece o kadar derindesin o zaman kutsanıyoruz biliyoruz ve hala arıyoruz içimizde başımız pencerede, sessizlik niyet suyun dalgası sanki hiç karşılaşmamış gibi yalnız bir akarsuyun kıyısında şekilleniyor gölgelerin altında bazı çürük, karanlık olanlar suyun vicdanı bile temiz değilken bir tabloya çok fazla renk koyduğunuzda kimse de inanmak istemiyor aşktı, ruhları çıplak.
,,,
sonra bir bazuka çalıyor bir daha çalıyoruz bir kuşa değmeyen mermiler gibi uyuyoruz ve o yolda kalıyoruz, o gölgeli ve nefes alan kitaplar içinde…
Among the swaying leaves We know what a rupture is
This moment that makes the silence colorful And out of the circle Like a place in the park
These juniper trees Contracting and playing with the wind Looking at everything lost in the shadow They hear from a radio Velvet sound And he just has a call.
,,,
They talk about all things my Lina They question but can’t find that way This is the bluebird maneuvering on the branch Long root of the other And there will be no one
I’m so calm now And you can sleep in my messy hair Most of the time Coffee is the loneliness of the snow Look at our burning places and say please How we turned the ash into the eyes of the raven It was never sad and in vain Alcoholic tongue, too much heat Like words and toys Suddenly
Did it happen suddenly?
In the quietest and most intimate moment of the night What we want is in the color of the walls Beyond a lamppost Like shadows and time