Vultus

tatlım,
böyle uzanmışken dizine
sorduğum soruya cevabın oldu
seni dinleyip sarhoş oldum
ne kadar iyi ve gerçekten
ispanya kadar matador ve tortilla.

ah. şimdi
ruhumu nehre veriyorum
tutkulu yolculuk gibi
sakalına doğru
burası mars değil sevgilim
yukarıdan aşağıya uzun sokak
ya da kuğulu parka vurgun güvercinler
ne yapacaiz birbirimizle
sevişeceiz tabi
ya da çok  acımasız olacaiz
simyacı el balığımıza baktığında
aklımı döküyorum uçup gidiyor
darkblue söyleyen bir deliyi dinledim ve gönderdim sana
tüm mutlu insanların bir mutsuzluk örneği
gibi ağlıyor ve gülüyordu
siyah bluz giymiyorduk ama boğazımıza oturdu blues eğrisi
şüphesiz biz de damgalıydık
gece fısıltısı öpüyordu ağzımızı ortasından
şarap ve kediler günümüz kutlu olsun.

,,,

bebeğim, seni seviyorum
gecenin beyaz dişleri var
birbirimize dizginsiz aşkla bağlıyken
bitkin ve çok günahkar kalacağız
tatlım, ne diyorsun, öldürelim mi ikimizi
benim uzun parmaklarım var
senin ağzın baldan tatlı..

….

Art.. Edvard Munch

Temel parçacıklar

sevgilim, sappho’nun sağır kulaklı kedisi
sana soracağım soruya cevap ver, bu tatlı replikaya cevap ver..

,,,

oh, tepedeki siyah çizginin ne yaptığına bakar mısın, tıpkı karanlık gibi
beynime gir
ve arka kapıya atla
yolun saf süzülüşü, sarhoş üzümlerin ne kadar çabuk ağladığını unutmuş gibiyiz,

hadi duralım ve yağmuru izleyelim bebeğim
karamsar bir anın yeniden doğuşuyla
ya da yozlaşmış bir yabancı gibi, neden,
ne kadar sessiz olursak olalım birbirimizi dinleyebiliriz
parlak yıldızlar gelir ve gider
eğer istersek
gözlerimiz nehirlerin ihtişamına itildi
şarabın rengi
içimizi boyayan bu sıcaklık, yani armağan  yani düşündüğüm gibi
günahkarım..

,,,

sevgilim
bu nehirlerin mavisi akmış
mars’a giden robot benim eşsiz bir parça olduğumu gösteren bir fotoğraf gönderdi
bu çılgınlık
seni arzuyla istedim
nankör frigyalı….

Sursum, deorsum


Bir şamanın kalbine uzanıp
Duvara bakıyorum
Beyazın akması şerefine
Arabalar arabeske çalıyordu
Boğazköprüde taç değil saçlarım
Punto gazetede bir haber var
Sazlı, sözlü, sözlük
Bugün de yuvarlandık, amin amin!
Hazır evlerin süsü
Arka duvara bakmıyor
Toptaşı cezaevi görünüyor ensemde
Semada boklu bir heybet
Toki terasından kaçtım
Polisler düdük çalıyordu ağaçlara doğru
Love story mendili sevgilime veremedim
Parantez içinde vermidon tabletler
Aklı olan jazz söylemezdi buralarda
Bostan ektik tarlaya arpa çıktı
Rakı da sarhoş etmedi bizi
Pazar matinesinde tiyatrolar boş
Heyecanım var, ne istediğimi unuttum
Yavaş ilerliyor, ağzımız yapışkan
Akıcı gaz, dile dolanan bir kalıp meselesi
Ve sıradan yirmidört saat
Niçe’nin biyografisi de hastalık dolu
Beni mutlu et
Ağır klasör taşıyor ellerim
Kaman’lar büyü yapmaz, büyü bozar Yalnızca bir şansım var duştaki suya
Kirimi bıraktım
Eski koltuğa gelip oturdu balerin intiharı
Kafam karışık
Müzede bir kedi bile yok, neden bakayım
Kırık şişe elimde
Edif piaf’ı dinliyor sokak kaldırımları
Bu arada evrak işini takip ediyor
Molly’nin cenazesi
Seyirciler hangi dalı kesecek acaba
İnsanın anlam arayışı
Dramatik hazineler dökülüyor
Ve trajedi iyimserlik
Altıma kaçırıyorum her defasında
Benliğimin maruzatı yok
Tökezledim odanın içinde
Herkes beyaz duvarıma bakıyor ama
Atıma yalvarıyorum kaçır beni
Peter gundry çalıyor, içim karışık
İçimde kadın ölüleri
İçim kendime karanlık
Duruşma sahneleri ve durulma dönemi
Kireci sürdüm duvara
Hayaletim hiç yakalanmıyor
Cleveland canisine verdim onu
Nedensiz kötülük
Nedensiz panayır, akıl hastaları
Nedensiz bakan faunlar
Ve ölüler ülkesinde, Ya. Ya. Ya da
Bir bağlaçla bağla beni ağacın köklerine
Duvara bak
Duvara bak..

Olmadığımız kadar

bakıp, sadece geceleri
dil yarasıyla yoğuruyorlar bizi
toz ve bilinmezlik
benim değil bu gözlerim
zamanın saatleri
solgun fundalığa bakar gibi
sesler çıkarıyorum dalgalardan
aşınmış kökler
ve doğma telkarı bir oya.

havada  buz
gidenin mezarında bir sözcük var
saçları beyazlamış
renginde kar serpintisi
taşı öpmek
bir buluta verip dudağımı
mühürlenmeye yemin
belki de bir rüya

,,,

yabancılaşıyoruz lina’m
buradan aşağıya kar da bir ölüm gibi
bunu biliyoruz ve susuyoruz..

sᴉɹqǝuǝʇ

gölgenin oluşturduğu yapraklar arasında
tüm esen yel
ve şarabın ıslaklığında
kaskatı incelen buz hikayeleri
ya da taşta ağırlık
siyahi bir masada tanrının dudakları
ve bizim sunağımız
ırmakları düşlüyorum.

uyuyorsunuz
kim soluyor sizi
her yöne gitmekte olan ışık çığlığı
sende dinlendiğinde
kırılacağız
istiridyede zaman
yaralarımız
ölenin içinde sessizlik
gel söz edelim
ağaçların altında
henüz mavilik oluşmamış bu boşluk
ve gitarenin gri rengi
derinlikte gibi,
gibi kör olanın sesiyle..

II: XIX

Sevgilim
Şu elmanın durduğu ağaca bak
Kemerini çözmüş gibi bir kışkırtı
Ve göğsümde tutunmaya
Keskin ısırışlar gibi eminim
Ah keşke
Parmağına katsam renkleri ve beni yapsan
Belki dindirebilirdim
Orayı burayı boyarken, bir karanlık yol gibi
Ağzın baldan tatlı
Uygunca adanmış şimşek
Yadsıyınca hızını kendisinden
Doruklarıma gel ey Elbruz
Yıllar var
Edip’in sofrasında şarap
Pontus koyunda hep geceleri bazuka
Sonra bin daha
Nasıl güneş doğacak tek geceyken biz
Ve kimi seveceksin
Bir ucunda sabahın biçtiği Terzi
Dolandığı iplikler
Makas ve saç
Sersem ayyaşlık ve açıkçası
Bir yığın şiirle seni baştan çıkaracağım

İstediğin yer
Tüm benlik, ve kapkara üzümlerden
Bana biraz şarap süz
Üzgün sopranolar gibi soyunup duruyoruz
Eski zamanı unutup uyuyalım…

Bulanık

Lina’m
Sen neyi işledin bir ışığın parlamasına
Kül rengi saç
Renginde sözcük, alaşım ve gölgeli
Son bir kez
Ve ölü istiridyede kim unutup uyumuş
İzi bende kalan yeni bir biçim
Dinle sözlerimi
Burada
Zamanın geçtiği
Yarım gece
Ay vakti
Rakkaseler cam
Geceleri bakar hep,
,,

Lina’m
Kumunu say
Bulanık görüyorsun
Pullu dilsiz diriler gibi
Gibi durdukça
Karanlık ve tanrısız..

Hortus quietam

taşta taş
yoksun, bakıp  ırmağın altlarına
yazı tabletlerinden beri
ya da çürümüş kımıldamadan her şey
ruhumun zevki, huzursuz
bundan ötürü
tahtaya vurdum, doğanın tenine, revnak yıldızlara bakıp
karanlığın çektiği  en koyu dip
beni de sakla
yılanların hüküm sürdüğü bu mevsim
sessiz mozaik ve mezar başlarında
bir ağıtın yakılması
gördüm diyorum
ceylan başları dağınık
ve dramatik
tanrım bağışlanamaz suya ket vuran el
orada,
telkarı gibi her renk, sessiz ve teşne..

gövdemin içinde
gökyüzü, yeraltı, yeryüzü
ben de sizin parçanızım, bir çit üzerinde sökülerek, oraya bakıyorum
haftanın ikinci günü
nerede benim yağmurum tanrım
tanrımın yağmuru
uyuyorum, yüzün bir motifte
su biriktirdim, içim dökülsün
bu ağaçların ruhu
bu toprağın ölülerinden
çok ozan doğar
ömrüme dokunur ve çanlar çalarken
uzuyor kenarına oturduğum bahçe
ve tanrı çekiyor  beni…

Konsey duruşması

  Yargıca söylüyorum
  O daktilo neden bu kadar iyi çalışıyor?
  Henüz parlak olmadığında bobinler
  Devam ediyor, diyor yaz kızım
  Emir Tanrı’dan geldi.

  Bu dal gördüğüm
  Bu dosyalar ve aptallar ordusu
  Rüzgar migrenimi ateşliyor
  Lulishka’nın kuyruğunda
  Düşüncelerim oraya buraya dökülürken
  Oh benim yetenekli kedim
  Tüm bu öfkeli kararlarla
  Karanlık bir yola gir
  Yardımcı hakimler feryat
  Söylemesek bile bağırıyor
  Ama diyeceğiz ..

  Oh sevgilim
  Tanrıların nezaketinde değil
  Benim iznimle o fobio’larda arabaya bin
  Yargıç yanlışlıkla doğru kararı verdiğinde
  Baldan daha tatlı
  Fırlatacağım dosyaları atacağım
  Buna ihtiyacım var
  İşaret parmağımı hakime de gösterdim
  Şaşırtıcı bir şekilde taslak olmadı
  Yine yaz kızım dedi
  Bana parmağımdaki örümceği gösterdi
  Sarhoş olduğunu söyledi
  Dışarı çık dedim
  Bornozumun düğmesi yok, boyun eğmez
 
  …

Art. Henrik Aarrestad Uldalen.