Bütün görkemiyle savurduğumuz saç telidir özgürlük. Bütün faşist diktatörler tarihin çöplüğünde kaybolup gidene kadar mücadelemiz ve evrensel duyarlılığımız devam edecektir. İran’daki kızkardeşlerimizin yanındayız.

Bütün görkemiyle savurduğumuz saç telidir özgürlük. Bütün faşist diktatörler tarihin çöplüğünde kaybolup gidene kadar mücadelemiz ve evrensel duyarlılığımız devam edecektir. İran’daki kızkardeşlerimizin yanındayız.

gölgeler karanlığın hasadını taşır.
kumdur uyumakta olana bir iplik rüyası.
…
nesnelerin mezarları
antik atlasın gözü ve küf yutmuş erotizm
kuru yapraklardan kuytulara
tenimin külünde bir sessizlik besliyorum
siyaha dönüşmekte olan kuğu
ve taş ustasının mavisi,
çıkarın kolyeleri ve buraya koyun
öfke üzümleri büyüdüğünde
su terleyecek
cümle nefes
parçalanma ve uykunun en soyunuk anı;
bul ellerimi, sunağında yıkan
daya ruhunu ağzıma
belki bir fısıltıya dönüşeceğiz
ağır olacak.
.

durup kendimizi test ediyoruz
ulumanın kanlı çiçekleri
ve vazgeçiyoruz sevişmekten
şüphesiz
bu sadece kokuşmuş bir mutluluk
ve gözümüzde durmadan uzayan o dağın sahte armoniası..
.
şimdi bütün gece uzun sopranolar gibi
sanskrit, atlaslara gizliden gizliye çarpıp
şarkı söylemeye gerek yok sevgilim
parçalanmış bulacağız ruhumuzu. .
.
öyleyse iyiydi
buluntuların birbirine benzemeyen aynılığı
bunu biliyoruz. bunu inanıyoruz.

sisli bir ruhta karanlık vardı
taş ustalarının çatlak yontuları
ve bazı çan yapraklarının kökleri olmadan.
kaburgalarımı tuttum ve şarkı söyledim
suyun iniltisi
mavi taş üzerinde
bir anevrizmaya tanık olmak;
.
pas yutuyor dudaklarım
ve tanrı dolanıyor içimde
buraya oturdum lina’m
bilinmeyenin kenarına
adımı saklayıp uyudum.


müzik, daha hızlı,
daha hızlı bir tempo, içim buz
dön biteviye, dön rakkase gibi
çılgınca bir çeviri bu
gökte patlayan ateş, onulmaz hastalık cüzzama yakalanmış taş ocakları
fantastik ve kokuşmuş balıklar var
yemekten sonra midem bulanıyor kusuyorum
dilimin bir dinsizliği var
tanrının huzuruna böyle çıkılmaz perihan abla,
kapatın perdeleri
sultanahmet pidesi yok
namus bekçileri var
anlatamıyorum derdimi dağlar, dağlar
söyle sazım ne güzel olmuşsun
bomm yaba bam teli
ayranım yok içmeye.. de hahhhaaaa
kuru tütün sardım mercimek, çiğ köfte perihan ablanın hippi dostlarına aşı yaptılar
pasaportum yok ki kaçırayım kendimi
görecek günlerim var daha
kırılsın eller, kırılsın hokkabaz kazanlar
boyu uzun bardak ve ruhuma fatiha
sakın helva dağıtmayın ona, buna, şuna
içebildiğiniz kadar şarap için
şarap için, şarap için
şarap için ulan
sülü manço’nun son durağına geldim
rica edeyim halil cibran okuyup üfleyin mezar taşıma
illa ki ölünür, illa da ölür sonunda goriot baba,
döndürün plağı
vida yağı veya led zeppelin
kelebekler de ossurur hayatın yüzüne
dün tatil, bugün karantina
hey lulu, chaa’m ve saksıdaki catburgs cinayetleri
bir dala serdim patlamış fıtığımı
kuşlar yesin, ben veganım abi,
gözlerim kapanıyor
seninle konuşayım diyorum goriot baba
gözümün bebeği düşüyor halının üstüne
kesildi kulağım
kesildi, su çiçeği tenimde höşmerim tatlısı ve birinci cildin sonunu okuyamadım
sigaram bitti
affet,
hassan sabbah gibiyim
önce ellerim patlıyor, böbreğim, dalağım
pencereden aşağıya bacağım sarkıyor
tek kemerli taşın yüzüne kapanıyorum
alamut dağında deşti kebir’m perihan abla..
içinden geçiyorsa dağların şarkısı
derinliğin yansımasıdır ışık süzmesi
sisli bulutta gözyaşı
kaybolan kuşların çığlığı
kıyamet esriğinin bildirisidir karanlıktaki tutulma
topraktaki tamtam seslerinin yankısı
ve aşkla dönen semahın kabullenişi
uzun saçları ganj’a seriştir arınma.
unutmuşsa mağriple büyücü bizi çizmeyi zamana
kaybetmişse hintli gang hacısı imanını suda
ve gelmişse artık gökteki kıyamet esriği eriyik
susalım o zaman bizi yanıltan an
vakasız gelmemiş ki dünya bu hale
bildirir bize kanayan kırlangıç
münzevi göç.
ışığın süzülen karanlığı
tabiatın sekmelerinden kaçan uçuk kelebek
bir zavallı düş ölümüdür sensizlik
senfonik duyarlılığımı sana bahşettim
ben şimdi tek heceli aşk
sensizim gecede.
,,,
göçebeyiz bizden ırak vuslatlara niyetli
virandır tüm obalar ülkesizlerin dünyasında
anne, bu gece ay çok parlak görünüyor
patikalara vurmuş, ayak tozlarına
ve buklelerimde altın çubuk gibi
bir guguk kuşu
küçük kız ve incir ağacı.
.
.
anne ben sana doğru geldim
su ne kadar derin
gözlerin gibi
bir aynanın sırrına muazzam
vücudundaki kibele’yi seviyorum
ellerini seviyorum
göğsünü
sesin.
,,,
anne’m gel,
avlular hatırlar sadece
değirmenin önünde oturmalıyız
yakında karahindiba dağılacak
ve bir desende şekil bulacak
bizim yaşacak yüz yılımız yok.

Hiçbir şey değil
Hiçbir şey
Şelaleden aşağı inelim.