adsız

çıplak ağacın yarası
bir fahişenin öpücüğü kanattı onu.
solmuş gazete kupürlerinden,
zamanın çürüttüğü yeminler döküldü,

ve bir damla,
o soğuk dudaklardan sızan
tek gerçek, tek sıcak aşk izi,
bir damla kan.

biz, kırık camların, tozun,
yarına asla ulaşamayan nefeslerin mirasçıları
her bozulan yeminin
kefensiz gömüldüğü o eski hikayeler
kayıp
uluyan bahçeler, yalnız çiftler gibi.

Requiem/Yağmurun laneti

bir karanlık senfoni tutuşup yağmurdan inen kuruntu
sütunlara kazınmış giyotinler gibi sırtlarda taşınan
atlasların aşk cinayetlerinde boğulmuş ruhlar
kanayan yaralardan süzülen bu illet
karanlık ayininde kaybolmuş bedenler
yağmur yağsın yine
ve tutuşmuşluğuna razı olsun secde ile toprakta
yağsın,camlara çarpan her damla veda çığlığı
sokaklarda lanetli ruhlar
gece,kefeni üstümüzde.

yağsın
gökyüzünden ağıtlar dökülsün toprağa
sonsuz tutulmuşluk
bir dua gibi tekrar edenler
hak edilmiş azaplar
gri bulut güneşe gölge olmuşsa eskizlerde
güneş de bir illüzyondur
başka hakikat yoktur
tavaf eder üşüyen yolcu kendi mezarı etrafında
yağmur yağsın yine.

bir yalnızlık mabedi sırılsıklam bu şehir
sütunlarında asılı kalmış giyotinler sallanır
her damla günah tenlere değdiğinde
bir lanet gibi ısırır enseleri
ve ben,
bu karanlıkta kendi kefenimi dokurken
bir cellat gibi yağmur yağsın yine.

yağmur yanığıdır sızlatan, bir daha iyileşmeyen
her yara, gök
bir tabut kapağı üstümüzde
toprak kucaklasın tenleri
ve yağmur,bir ağıt gibi okusun yüzlerimizi
ölümün hafızası yok
sessizlik.

yağsın
çünkü başka kurtuluş yok bu karanlıktan
yağsın
çünkü aydınlık en büyük ihanet
yağsın
geriye küller kalsın
sadece küller..ve yağmur yanıkları.

🌹❤️🌹

Der ki konstantinos kavafis
” eşsiz yürekten sevilen sesleri
ölülerin,bizim için
ölüler gibi yitip gidenlerin
gün olur, düşlerimizde konuşurlar;
gün olur, düşüncemizde duyarız onları.
ve bir an için,yankılarıyla
başka yankılar döner ilk şiirinden yaşamlarımızın
sürüp giden müzik gibi uzak gecede”
….

baba seninle bu müzikleri dinleyip
horon oynardık
sana geliyorum kuzeye
Karadeniz’e, düşlerimize..
yeniden….

Çürükler

sayfaların kenarından sızan ince yankılar
ki onlar bir anlatı değil
kelimelerin gölge oyunları
cümleler kurulmadan evvelki o ilk titreme
bir çınlama değil
vazgeçilmiş sözlerin çürükleri gibiydiler.

yanlışın kıvrımında saklanan boşluk
bir haritanın beyaz yerleri gibi,
orada olmayanın ağırlıkları
suskunluğun şeklini çizen dillerin ucu
bir cevap değil
sorunun kendisiydi.

ağızların sessizliği
dişlerin arkasında birikmiş tortular
her hece bir taş
her suskunluk çığlık olabilirdi,
lâkin onu bir kuyuya dönüştürdüler
dibi görünmeyen ihanetler.

taş, düşüncenin ağırlığı,
zihnin tabanında çakıllar
yuvarlanıp duran
yuvasızlıktan parlayan.
nerede düştüğü bilinmez,belki de hiç düşmeyen
sadece düşecekmiş gibi duranlar.

hareketin kendisi, ayakkabının tozu
bir hikâye değil,yalnızca iz;
bir varış noktası yoktu yolların
yol olmak yeterdi.
nereye değil,
nereden geçileceğini bilip.

****

sokak lambaları
aydınlığın değil
yargının soğuk gözü
her birinin altında mahkeme kurulurdu
gece vakitlerinde
gölgeleri yargılayan
suçu ışığın düştüğü yere atan
sarı ışıklarıyla lanet okuyordu yürüyenlere
bir sığınak değil
bir ihanetti sundukları aydınlık
şehrin damarlarında dolaşan
her adımı kaydeden
acımasız bir lanet..
..
Fotoğraf.pinteres

Zamanın sisi

hafızanın çatlak merkezi
radyum parıltısının sessiz saatinde
bugün dirençsiz bıraktığımız
puslu kristal küre
avucumuzun kenarında
şimdi uykunun yeni çatallı damarları.

rüyaların tonozlu yapıları
artık bir yankı değil
ama derin madenin unutulmuş anlarında
dalış ve sese kül döken
zamanın alacalı çizgisinde.

orada,
tortulaşmış sessizlik
ve matematiksel denklemin
soğuk zarafetinde eriyoruz
kendi yıkımımızın haritasında…

Epigramma

okuduğun yazıtlar
kendisine bağlı dingin yatıyor
yaşamın kutsal bağı
ve nereden başlayacağını bilemediğimiz
ağıtlarımız bizim.

sanırım ki ağır ağır
sırtında gri bir hüznün giysisi
gülüyorsun
zamanın dişleri değmemiş tenine,
hiç yıpranmamış, ve yokmuş alışkanlığı acının.

dizeler okuyorsun
ve dilinden dökülen her kelime itiraf değil,
bir çeşit dua.
bundan büyük günahların yoktu
sadece hafızanın armağanı
iç karartıcı küller üstünde yürüyen
bir rahatlık vardı kafanda.

rahattı alnın
tıpkı bir kılıcın ucuna dayanmış
o keskin sükûnet gibi..


Fotoğraf, Pinterest

Bu çocuklar nerede?

zaman
kemiklerin külliyatında,
saç telinin gümüş ipinde
darmadağın ve unutulmuş.

sonra, seçilmiş parmaklarıyla
çürüyen kızıllık kan lekesi
boyanan
avlular
ruhsuz soğuk ve ihanetle dolu hafıza
taşlara haykırıyorum
yırtık atlaslara
dağınık resimler ve ağıtlar.

gece
karaşın tarıyor saçlarını
metalik ve kan.
kalkıp demir pencereleri açıyorsunuz
boğuluyor
bir lahit sessizliği
bir çocuğu diri diri gömüyorlar
ve duymuyoruz
( biz hangi cehennemin katındayız.. )
.
suskunluğu, çığlıksız
avlularda birdenbire bir kurşun sıkışması
papirüs’ün silinmiş hikayelerini arıyorum
bir kurşun ne istiyordu çocuklardan .