Ben Kolhisli Medea, İçimde konuşan ses, yüksek değil. Bağırmıyor. Daha çok, kemiklerimin içinden gelen bir uğultu gibi. Alnımda geceyi taşıdığımı biliyorum; bu bir benzetme değil, bir yük. Gecenin ağırlığı düşüncelerime çökmüş durumda. Kanımda çimlerin fısıltısını tanıyorum; bu ses bana yabancı değil. Zehirle ilacı ayıramayan bir dile sahibim çünkü ikisi de aynı yerden doğuyor. Işığını kendinden almayan, ama karanlığı da inkâr etmeyen bir şey gibi.
Bu topraklar beni çağırdığında, bu bir davet değildi; bir hatırlatmaydı. Köklerin belleğiyle, taşların sessiz ama tartışmasız öğretisiyle dağların adımı bilmesi şaşırtıcı gelmiyor bana. Çünkü bu dağların kadınları, doğmadan önce biliyorlardı. Nasıl yapılacağını, nasıl geri alınacağını. Hayatı da ölümü de aynı cümlede tutabilmeyi. Bilgi bizim için bir erdem değil, bir sorumluluktu.
Ama uzaktan bakan gözler vardı. Onlar bu bilgiyi korkuyla karıştırdı. Titreyen eller, tarih denen o pürüzlü yüzeye bizi bastırdı. Parşömenlere yazılan, bizim hikâyemiz değildi; onların dehşeti, gücü karanlık diye adlandıranlar. Kendi zayıflıkları.
Ve tam orada, kendimin dağıldığı yerde, tanrıya ihanet ettim. Yağmura da. Bu bir sırt dönme değildi; daha eski bir şey. Daha derinde başlayan bir kırılma. Kendime karşı yapılan ritüeldi bu. Kendi kemiklerimden örülmüş bir tapınakta, göğüs kafesimden söktüğüm mızraklarla yaptım bunu. Yaratıcısına çevrilmiş bir silah gibiydim. Hem faildim hem hedef. Bunun için yaptım bunu.
Şimdi Apsaros’un dibindeyim. Mavi karanlık, etrafı saran bir ahtapot gibi, sekiz kolumla kaderi tutmaya çalışıyorum; kaçmasına izin vermemek için değil, onu hissetmek için. İçimden bir arya doğuyor. Tuzlu, ağır, kaçınılmaz Karadeniz.
Göğe yükselmem söylendi. Yükseldim. Yağmurun omzuna tutundum, sislerin doruğuna onunla çıktım. Bilincim bir nehir gibi aktı içimden; ağır, hipnotik. Onun yüzünü ellerimin arasına aldığımda, zamanın dokusunu da tuttuğumu fark ettim. Sis bizi bir anda değil, yavaşça yuttu. Dünya silikleşti, var ile yokluk arasındaki o ince perdeyi duyumsadım. Sesler vardı orada. Geçmişin hıçkırıkları, geleceğin çatırdaması, şimdinin nabzı. Hepsi aynı anda konuşuyordu. Kaos, kulaklarımda bir ilahiye dönüşüyordu.
Sonra her şey buruştu. Ufuk, kâğıt gibi katlandı. Zaman katmerlendi. Yükseldik, ama bu bir uçuş değildi; bir çözülüş, özlerin hareket edişi.
Ve düştük. Düşüş, yaratılış kadar eskiydi. Ruhların derinliğinde sessiz çığlıklar. Koyu mürekkeple yazılmış fısıltıya bürünen keten lifleri, içiçe geçmiş çakraların dönüşü, kadim zamanlar ve taş ustaların kubbeler örüyor oluşu ve yağmurun bronz bilezikleri titriyor oluşu sislerin içinde.
Yükseldik. Düştük.






