Güneş bile çekinirdi Palen’in sessizliğinden. Bu, boşluğun sessizliği değil, fazlasıyla dolu oluşun, taşan bir hakikatin susturucu ağırlığıydı. Talia, bu sessizliğin içinde ilerlerken, adımları bir soru, soluk alışı bir cevap gibiydi. Sırtında, biri bedenini diğeri zihnini patlatacak iki bomba taşıyordu; su kırbacı ve boş bir parşömen.
Zaman’ın dili’ne tırmandı. Dağın zirvesi yoktu, dipsizdi; ya da her noktası, bir zirvenin yalnızlığını taşıyordu. Ve orada, Bilge Ejderha, kendi kuyruğunu ısıran, yutan ve sonra onu yeniden doğuran, kusursuz bir çember oluşturmuş haldeydi. Gümüş pulları, henüz olmamış olayların yıldız ışığını yansıtıyor, varoluşun kumaşını delip geçiyordu.
“Geliyorsun,” diye uğuldadı taşların, rüzgarın ve Talia’nın kemiklerinin sesi birleşerek oluşan bir ses. “Kendi kendisinin çelişkisi. Getirdiğin soru, seni buraya getiren cevaptan daha eskidir.”
Talia’nın sesi, ağzının içinde dağılıp gitti. “Logos’u arıyorum. Temeli. Anlamın kaynağını.”
Ejderha kanat çırpmadı; sadece oldu ve bu ‘oluş’, etrafındaki her şeyi titreşen bir olasılıklar denizine dönüştürdü. Talia aynı anda hem çocukluğundaki elma ağacının altında oturduğunu hissetti hem de henüz doğmamış olanların mezar taşını okuyordu.
“Logos mu?” diye sordu Ejderha, sesi bir yıldız patlamasının sessizliği kadar gürültülüydü. “Logos, bir çemberin çevresinin sonsuz, merkezinin ise her yerde olduğu yanılsamasıdır. Sen ‘Ben’ dersin, ama bu bir yanılgıdır. ‘Ben’ diyen, ‘Ben’ değil, ‘Ben’lik yanılsamasını üreten sürecin ta kendisidir.”
“O halde ben neyim?” diye haykırdı Talia, sesi kayalara çarpıp parçalanırken. “Sadece bir düşünce mi? Bir hayal mi?”
“Düşünce, maddenin en karmaşık halidir. Hayal ise gerçekliğin henüz pişmemiş hamurudur,” diye yanıtladı Ejderha. “Sen, benim seni hayal etmem kadar gerçeksin. Ve ben, senin bana ihtiyaç duyman kadar somutum. Hangisi önce geldi, yumurta mı tavuk mu? Soru anlamsız, çünkü yumurta ve tavuk, aynı bütünlüğün farklı anlardaki tezahürleridir. Sen ve ben de öyleyiz.”
Pençesini değil, sadece saf niyetini salladı. Talia’nın gözleri patladı ve görmeye devam etti; görmenin gözle ilgisi olmadığını anladı. Zihni dağıldı, paramparça oldu, ama her bir parça daha keskin, daha berrak düşünüyordu.
“Bu, bu anlamsız!” diye inledi, düşünceleri bir ırmak gibi dışarı akıp çevreyi sularken.
“Anlam,” diye fısıldadı Ejderha, sesi artık Talia’nın kendi iç sesi olmuştu, “anlamsızlığın lüks bir çeşididir. Duyularının kaos karşısında vardığı geçici bir uzlaşıdır. ‘Ağaç’ dersin, çünkü dokunman, kokun, görüşün aynı yalan üzerinde anlaşmıştır. Ben sana ‘Ağaçlık’ ideasını gösteriyorum. Ki o, aynı zamanda ‘Ağaç-olmayan’lığı da içerir. Bu, aklının kaldıramayacağı bir yüktür. Akıl, ikiliklerle çalışır. Ben ise birliğim.”
Talia, titreyen elleriyle parşömeni çıkardı. Ellerinin kendisine ait olup olmadığından artık emin değildi. “Peki ya bu? Benim hikayem? Bu yolculuk? Bunların bir anlamı yok mu?”
“Anlam, ararken yolda kaybettiğin şeydir,” diye cevapladı Ejderha, artık bir varlık değil de sadece sorgulayan bir bakıştı. “Belki de sen zaten dağsın ve ben, senin üzerinde yürüyen bir gezginim. Belki de bu diyalog, evrenin ilk anında titreşip sönmüş bir atomun ardında bıraktığı titreşimlerin yankısıdır. ‘Amaç’ dediğin şey, kaostan doğan geçici bir düzen cücesidir. Felsefe, bu cüceyi besleyip süslemektir. O, kasırganın gözündeki sakinliktir; güvenli ama sahte. Asıl gerçeklik, seni çevreleyen duvarların ardındaki fırtınadır.”
“O zaman hiçbir şey doğru değil mi?” diye haykırdı Talia, çaresizliği bir çığlık patlamasına dönüştü.
“Her şey doğru!” diye gürledi dağın ta kendisi. “Bu taş hem burada, hem geçmişte bir lavdı, hem de sen onu unuttuğun anda yoklukta titreşir. Senin ‘Mitos’un, duyularının kaosa giydirdiği deli gömleğidir. Benim ‘Logos’um ise o gömleğin yırtılıp atılmış halidir. Biri olmadan diğeri hiçtir. Deli gömleği olmayan çıplaklıkla baş edemez, çıplaklık olmadan deli gömleği bir hapishaneden farksızdır. Sen, ikisinin arasındaki ince çizgide yürüyorsun.”
Talia, bu son sözlerle birlikte bir tür sükunet buldu. Artık yazmaya hazırdı. Mürekkep yerine kanını, kan yerine gözyaşını, gözyaşı yerine yıldız tozunu kullanarak parşömene döktüğü şey, ne bir hikaye, ne bir şifre, ne de saltık bir gerçekti. Sadece bir kayıttı; Kaos ile Mitos’un çarpıştığı o muazzam ve korkunç anda, arada sıkışıp kalmış bir bilincin titreyişinin kanıtı.
Ejderha, artık sadece bir fikir olarak onu izliyordu. “İşte,” diye mırıldandı evrenin dokusuna. “Bak, nasıl da Kaostan yeni bir düzen yaratıyorsun. Benim katıksız, sindirilemez gerçekliğimden, kendi yalanını örüyorsun. Bu yalan, dünyayı yakmaz. Sadece onun ‘dünya’ olduğu yanılsamasını biraz daha genişletir, biraz daha katlanılır kılar. Belki bir gün biri, senin yalanını okur ve kendi yalanını onun üzerine inşa eder. Gerçeklik işte budur; bu sürekli yeniden inşa, bu sonsuz dönüşümdür. O, nehir değil, nehrin sürekli değişen yatağıdır.”
Talia dağdan indiğinde, sırtında kelimelerle değil, deneyimin kendisiyle dolu bir parşömen vardı. Artık ‘aşağı’ ve ‘yukarı’nın da birer Mitos olduğunu biliyordu. Dünya dışarıdan aynı görünüyordu, çünkü gözleri hala aynı güvenli yalanı seçmeye programlıydı. Ama zihni, artık her düzenin altında uyuyan kaosun nabzını hissedebiliyor, her kaotik patlamanın içinde filizlenen yeni düzenin tohumunu görebiliyordu.
Ve asıl yolculuğun, ne Mitos’a sığınmak ne de Logos’ta kaybolmak, ikisinin arasındaki o sonsuz, çılgın, yaratıcı gerilimde yürümek olduğunu anlamıştı.
Çünkü Gerçek, Mitos ile Logos’un birbirini sonsuza dek yok etmeye çalıştığı ama birbirinden asla ayrılamadığı, birbirini var ettiği o çıplak, ürpertici, muhteşem dansın ta kendisiydi.