Suya

ama mavi buz hikayeleri bozmuştu
her şekil
rüzgârın ağaçlardan kopardığı  kabuklar gibi yırtık bir gözyaşı
ve ilahi tohum,

bir rüyada hafızanın sesi havayı bölüyor..

orada durduk
geriye dediğimiz şey
anne rahminin saf hali
henüz plastik çiçekleri hissetmemişken
bu boğuk çıplaklık

bu sessizliğin var olduğu an ile…

Regl olduk

çok gösterişli dizelerden başlıyoruz
gözlerimizi örten karanlık
tepeden tırnağa kıpkızıl ve ağzımız bir cüce doğuruyor..

iyi çığlık, durup öyle
ölü ağaçlara uzanmışken
en iyi şiirimizi yazmadık henüz
gün ışığı görmeyelim diye,
tatlı aşkım benim
nemesis tapınağında ağır bir ceza
kendini azdıran boyunduruk
ve böğürtlen kanamasıyla güzel susacağız.

tanrılara boyun eğmedik biz
kendimize de
rüzgar götürür, bir iplikten diğerine
hüküm süren  yaprak hışırtısı
derler ki
çıplak kalan kasıklarına sapla iğneyi
ve derler ki
giysilerimiz hep siyahtandı…

Art. Safwan Dahoul

Sonata

/

Hatırla
Geceleri buz tutar kristal yalnızlık
Orada duruyorum
Ve biliyorum bildiğini, dar zaman ve ne kadar değilmiş gibi..

/

Oysa bu
Oysa bunlar
Boyunlarını öpmek için uzatanlar
Varlar, vargitler, maviden kırmızıya
Ve eğreltiotları 
Uykularında atları sürüyorlar
Kalkan gözbebekleri
Gittikçe karanlığa dönüşüyor boynumdaki gerdanlık,

Yine de eğilmiyor şarkı dinliyorum
Kuzgun’a söylüyorum, o da yağmura tutuluyor eğilmeden..

,,,
Burada
Yeşili boşalmış ağaç kökleri
Beyaz mermerlere sızan çatlaklık gibi
Bir ülke daha geçiyor üstümüzden
Bach karakalemini çizerken kaşlarımıza

Karanlık veriyoruz
Karanlık alıyoruz

Belki son, notalar, aryalar ve hışırtı ağacı
Ağız kenarlarında kağıtları yırtıyoruz
Yazıyoruz
İlla ki ölü
Çırılçıplak ve dipteki taşlar gibi
Büyüyoruz
Köküne aşık dilsizlik…

Ruhum

uyanıktı sisli bir gölgenin farkında oluşu
ve pusula tarafından bölünen üç eşit parçanın ötesinde
on parmak; müstehcen.

sıralı sayıların bütünlüğünde
mutlak mutluluk yoktur.
cehenneme övgü, sarı sıtma
ve caravaggio’nun uçurum mükemmelliği;

patlamak zorundayım
ışıktan kaçmak
bu şekilde dönüşü olmayan o yolda
bana karanlığını ver
ilk başta ağrı büyür
sonra kırmızı kıyamet..

27.5 mikrogram burun spreyi flutikazon furoat

Küçüklüğümde hiç oyun oynamadım. Oyun nedir bilmem. Biri oyun dediğinde psikolojim bozuluyordu. Büyüdüğümde sarmalamıştı beni değişik oyunlar ki biri  hav hav hav hav havvv diye kendi oyununu dayattığında  hoooşşşt diyesim geliyordu. Hoştt.

Sürekli kafamın içinde bir plan vardı. Bir senato toplantısında keçinin sırtına binip cart kırmızı elbisemden soyunarak parmaklarımı gözlerine sokup bağıracaktım.

Ey, taçlı cellatların son kurbanları, sizin için bir yasa önereceğim. Ruhlarınız ayaklansın. Ayaklarınız yürüsün, gövdeniz, kollarınız hareket etsin. Varsılların gözlerine işaret parmaklarınızı sokun. Hatta sokun ki muazzam imparatorlukları sokimtrak olup Hadrian’ın galerisinde de başları baş aşağı olsun. Amen.

Çünkü Stromaties dedi ki kulağıma; Tanrı insanları kardeşler gibi eşit yaşamak için yarattı. Bütün mallar ortaklaşa kullanılmalı, zengin/ fakir olmamalıdır.

Ey azizim Poporion dedim.

Tanrılar öldü ve benim birkaç tahtam yerine geldi. Bizim mahallenin delileri de tımarhaneden kaçtı. Ey azizim, bütün bu rezaletleri kim önleyecek. Falandern hakimi Baldoin mi? Yoksa bizim yargıç Kemal amca mı?

hAHAHAA HAhahahaaaaassssttt

Zaman geri geliyor. Küçük prensler, torbacılar, tiranlar, yüz kontur fikrine alışan bizim çocuklar kapıları zorluyorlar. Bu ne be, ne demek istedim.

Haaa ha haaa haaaa, ağır karanlık düşüncelerimi bir güzel yüzlerine söyledim. Keşiş Soso oturumdan ayrılıp malakit yeşili bir bahçeye çıkarak bağırdı.

Laaaaaaaaaaaannn patladı kalbim böbreğim dalağım. Beynim patladı. İçim şişti, gözüm pörtledi böğürtlen gibi kan sıçradı her yanlarıma.

Laaaaaannnnnn patladı binalar gri yayıldı başımdan aşağıya, avukatlar uçtu. Elbiseler, düğmeler, masalar uçuştu. Ben bir fil olup orduları yürüttüm para paraaa parrağğğ..

Ben küçüklüğümde hiç oyun bilmem. Duvarlarım terleyip durdu. Duvarların neden terlediğini düşündüm. Sağa sola bakındım, kaynayan bir semaver aradım ama ortada hiç bir şey yoktu. Perdeyi çektim, camlar da terlemişti. Elime beyaz bir mendil aldım ve duvarların ıslaklığını silmeye çalıştım. Ben sildikçe duvarlar daha çok terledi. Bezi elimden bırakıp etrafa bakındım. Köşedeki saksı çiçekleri ne kadar güzel açmıştı. Sıralı saksıların çiçekleri şarkı söyleyip zehirliyordu birbirlerini. Burada bir sorun yok dedim kendi kendime ama duvarlar ağlamaya devam ediyordu. Hahhhaaa haaaa hooooo.. Hoşşşttt..

Duvarlar durmadan terlerken çaresizliğimi düşündüm. Mideme ağrılar girdi. Kırmızı bir örtüyü halının üzerine bıraktım. Tavandan kan tanecikleri sızıyordu. Baktım ve döşeme çürümemeli dedim. Yürümem lazım..

Duvarlar durmadan terledi. Terliyor diyorum lan. Tırrrrrrledi. Sidikli kontesin çişi gibi rutubet kokuyor odanın içi. . Ben de nemlenip  elimi cebime attım. Miskete benzeyen şeyler avuçlarıma geldi. Bunlar küçük cevizlerdi. Onlara baktım. Cebimde ne aradıklarını düşündüm. Dikkatli baktım. Cevizin teki çatlamıştı. Parmaklarımın ucuna yuvarladım onu. Öyle parmağımın ucunda birlikte dönüp durduk odanın içinde. Duvarlar terliyordu. Ceviz ise can çekişiyordu parmağımın ucunda. Acilen doktor lazım. Doğuruyorum.

HahHahhAHHaaaaaa

Duvarlar terliyor. Ceviz ölmek üzere. Çiçekler şarkı söylüyor. Ben ise delirip nasıl
bağırıyorum gecenin içinde, ağır kokulu hemşire önlükleri, ağır iğneler, gölgeler ve  oyunlar..

Nasıl ağırlaşıyorum düşük yaparak. Lekeli  yüzümü sarıya boyuyorum, yeşile, kırmızı ve metilen mavisine. Hahhhhhaa o ne lannn metilen ablağğğğ.

Nasıl bağırıyor kamyon lastikleri, korna sesleri, resimlerimi yırtıyor merkez valiler, evimi taşıyorlar, korkuyorlar mı benden.

Bugün cidden çok hastayım azizim. Çay kendi kendine kaynadı. Kedim gidip altını söndürdü. Çay karardı sonra köpürdü öğürdü- öğürdü kustu benimle. Kedim lulişka  tırnaklarını çıkarıp yüzüme atlarken bağırıyordu.

Barbara, barbar’a, barbaraaaa Allah belanı versin, ağacın meyvesini Suprikovsgue’ye  yedirdin..Ne olacak şimdi.
Nedir bu yaptığın. Kurtlanacağız.

Logos

/

ve herkes gider
salt kedilerim kalır.

bazı adamlar ocağı sever
ocak da güzel olsaydı
yemeğin altını yakmazdı maria
şemsiyeni kapat
bütün dekorasyonu su aldı
bahçeyi
evleri, sokak köpeklerini

içimde bir boşluk var
baş dönmesi
bulantılar ve öğürtüler
kapıları kim çalıyor
paslanmış kilit aksanı
ölü balık gözü
mağaralar ve iniltiler
tüm renkleri kim buldu
annemin eski hırkası
naftalin kokusu örümcek
babam sadece anneme aşıktı
ben de onlara aşıktım
ve birden gözümün önüne geldiler
bütün bildiğim şeylere aykırıydılar
ve aşıktılar
ve timon lanet okuyordu
her şey bulaşıcı
lütfen kaçın
varlık
yokluk
ıvır zıvır torbaları
tanrıların oyuncak insanları
neyiz ki biz
bu ırmak hiç durmadan neden akıyor.

ve şu sokak
can çekişen kaldırım kedileri
bir fare gibi saklanıyoruz
gürüyorum ve kokluyorum
zehirli dilleri vardı akreplerin
dansöz gibi  elleri vardı yazarların
karıncası bol şehir varsılları vardı.

/

ölüm nedir ki anne
şimdi seni esmer efsuni bir buluta götüreceğim
efesli herakleitos’a sarılıp
firuze gibi parlayan dalgalara karşı
karşı tepenin toz çimenlerine bakıp
iskender ordusunda bir erin mektubunu okuyacağım anne;

gogomela’da bir barbarın evinde hastayım
tek bacağım yok
bilemedim savaş nedir
tanrılar bilir
tozlar ve sinekler bilir
tarlalara ve nehirlere götürün beni
sedir ağaçlarına götürün
sonsuz sessizlik
ve requiem söyleyen ölülere götürün beni
bir yolcu
aksiyetik bölünmelerim var
gesualdo son piyesini okumakta maria’ya
ve nietzsche’nin gözünde hepimiz ölüyüz
hepimiz ölüyüz
hep…
.
.
.
.