çok gösterişli dizelerden başlıyoruz gözlerimizi örten karanlık tepeden tırnağa kıpkızıl ve ağzımız bir cüce doğuruyor..
iyi çığlık, durup öyle ölü ağaçlara uzanmışken en iyi şiirimizi yazmadık henüz gün ışığı görmeyelim diye, tatlı aşkım benim nemesis tapınağında ağır bir ceza kendini azdıran boyunduruk ve böğürtlen kanamasıyla güzel susacağız.
tanrılara boyun eğmedik biz kendimize de rüzgar götürür, bir iplikten diğerine hüküm süren yaprak hışırtısı derler ki çıplak kalan kasıklarına sapla iğneyi ve derler ki giysilerimiz hep siyahtandı…
Hatırla Geceleri buz tutar kristal yalnızlık Orada duruyorum Ve biliyorum bildiğini, dar zaman ve ne kadar değilmiş gibi..
/
Oysa bu Oysa bunlar Boyunlarını öpmek için uzatanlar Varlar, vargitler, maviden kırmızıya Ve eğreltiotları Uykularında atları sürüyorlar Kalkan gözbebekleri Gittikçe karanlığa dönüşüyor boynumdaki gerdanlık,
Yine de eğilmiyor şarkı dinliyorum Kuzgun’a söylüyorum, o da yağmura tutuluyor eğilmeden..
,,, Burada Yeşili boşalmış ağaç kökleri Beyaz mermerlere sızan çatlaklık gibi Bir ülke daha geçiyor üstümüzden Bach karakalemini çizerken kaşlarımıza
Karanlık veriyoruz Karanlık alıyoruz
Belki son, notalar, aryalar ve hışırtı ağacı Ağız kenarlarında kağıtları yırtıyoruz Yazıyoruz İlla ki ölü Çırılçıplak ve dipteki taşlar gibi Büyüyoruz Köküne aşık dilsizlik…
Küçüklüğümde hiç oyun oynamadım. Oyun nedir bilmem. Biri oyun dediğinde psikolojim bozuluyordu. Büyüdüğümde sarmalamıştı beni değişik oyunlar ki biri hav hav hav hav havvv diye kendi oyununu dayattığında hoooşşşt diyesim geliyordu. Hoştt.
…
Sürekli kafamın içinde bir plan vardı. Bir senato toplantısında keçinin sırtına binip cart kırmızı elbisemden soyunarak parmaklarımı gözlerine sokup bağıracaktım.
Ey, taçlı cellatların son kurbanları, sizin için bir yasa önereceğim. Ruhlarınız ayaklansın. Ayaklarınız yürüsün, gövdeniz, kollarınız hareket etsin. Varsılların gözlerine işaret parmaklarınızı sokun. Hatta sokun ki muazzam imparatorlukları sokimtrak olup Hadrian’ın galerisinde de başları baş aşağı olsun. Amen.
Çünkü Stromaties dedi ki kulağıma; Tanrı insanları kardeşler gibi eşit yaşamak için yarattı. Bütün mallar ortaklaşa kullanılmalı, zengin/ fakir olmamalıdır.
Ey azizim Poporion dedim.
Tanrılar öldü ve benim birkaç tahtam yerine geldi. Bizim mahallenin delileri de tımarhaneden kaçtı. Ey azizim, bütün bu rezaletleri kim önleyecek. Falandern hakimi Baldoin mi? Yoksa bizim yargıç Kemal amca mı?
hAHAHAA HAhahahaaaaassssttt
…
Zaman geri geliyor. Küçük prensler, torbacılar, tiranlar, yüz kontur fikrine alışan bizim çocuklar kapıları zorluyorlar. Bu ne be, ne demek istedim.
Haaa ha haaa haaaa, ağır karanlık düşüncelerimi bir güzel yüzlerine söyledim. Keşiş Soso oturumdan ayrılıp malakit yeşili bir bahçeye çıkarak bağırdı.
Laaaaaaaaaaaannn patladı kalbim böbreğim dalağım. Beynim patladı. İçim şişti, gözüm pörtledi böğürtlen gibi kan sıçradı her yanlarıma.
Laaaaaannnnnn patladı binalar gri yayıldı başımdan aşağıya, avukatlar uçtu. Elbiseler, düğmeler, masalar uçuştu. Ben bir fil olup orduları yürüttüm para paraaa parrağğğ..
…
Ben küçüklüğümde hiç oyun bilmem. Duvarlarım terleyip durdu. Duvarların neden terlediğini düşündüm. Sağa sola bakındım, kaynayan bir semaver aradım ama ortada hiç bir şey yoktu. Perdeyi çektim, camlar da terlemişti. Elime beyaz bir mendil aldım ve duvarların ıslaklığını silmeye çalıştım. Ben sildikçe duvarlar daha çok terledi. Bezi elimden bırakıp etrafa bakındım. Köşedeki saksı çiçekleri ne kadar güzel açmıştı. Sıralı saksıların çiçekleri şarkı söyleyip zehirliyordu birbirlerini. Burada bir sorun yok dedim kendi kendime ama duvarlar ağlamaya devam ediyordu. Hahhhaaa haaaa hooooo.. Hoşşşttt..
Duvarlar durmadan terlerken çaresizliğimi düşündüm. Mideme ağrılar girdi. Kırmızı bir örtüyü halının üzerine bıraktım. Tavandan kan tanecikleri sızıyordu. Baktım ve döşeme çürümemeli dedim. Yürümem lazım..
Duvarlar durmadan terledi. Terliyor diyorum lan. Tırrrrrrledi. Sidikli kontesin çişi gibi rutubet kokuyor odanın içi. . Ben de nemlenip elimi cebime attım. Miskete benzeyen şeyler avuçlarıma geldi. Bunlar küçük cevizlerdi. Onlara baktım. Cebimde ne aradıklarını düşündüm. Dikkatli baktım. Cevizin teki çatlamıştı. Parmaklarımın ucuna yuvarladım onu. Öyle parmağımın ucunda birlikte dönüp durduk odanın içinde. Duvarlar terliyordu. Ceviz ise can çekişiyordu parmağımın ucunda. Acilen doktor lazım. Doğuruyorum.
HahHahhAHHaaaaaa
Duvarlar terliyor. Ceviz ölmek üzere. Çiçekler şarkı söylüyor. Ben ise delirip nasıl
bağırıyorum gecenin içinde, ağır kokulu hemşire önlükleri, ağır iğneler, gölgeler ve oyunlar..
Nasıl ağırlaşıyorum düşük yaparak. Lekeli yüzümü sarıya boyuyorum, yeşile, kırmızı ve metilen mavisine. Hahhhhhaa o ne lannn metilen ablağğğğ.
Nasıl bağırıyor kamyon lastikleri, korna sesleri, resimlerimi yırtıyor merkez valiler, evimi taşıyorlar, korkuyorlar mı benden.
…
Bugün cidden çok hastayım azizim. Çay kendi kendine kaynadı. Kedim gidip altını söndürdü. Çay karardı sonra köpürdü öğürdü- öğürdü kustu benimle. Kedim lulişka tırnaklarını çıkarıp yüzüme atlarken bağırıyordu.
Barbara, barbar’a, barbaraaaa Allah belanı versin, ağacın meyvesini Suprikovsgue’ye yedirdin..Ne olacak şimdi. Nedir bu yaptığın. Kurtlanacağız.
bazı adamlar ocağı sever ocak da güzel olsaydı yemeğin altını yakmazdı maria şemsiyeni kapat bütün dekorasyonu su aldı bahçeyi evleri, sokak köpeklerini
içimde bir boşluk var baş dönmesi bulantılar ve öğürtüler kapıları kim çalıyor paslanmış kilit aksanı ölü balık gözü mağaralar ve iniltiler tüm renkleri kim buldu annemin eski hırkası naftalin kokusu örümcek babam sadece anneme aşıktı ben de onlara aşıktım ve birden gözümün önüne geldiler bütün bildiğim şeylere aykırıydılar ve aşıktılar ve timon lanet okuyordu her şey bulaşıcı lütfen kaçın varlık yokluk ıvır zıvır torbaları tanrıların oyuncak insanları neyiz ki biz bu ırmak hiç durmadan neden akıyor.
ve şu sokak can çekişen kaldırım kedileri bir fare gibi saklanıyoruz gürüyorum ve kokluyorum zehirli dilleri vardı akreplerin dansöz gibi elleri vardı yazarların karıncası bol şehir varsılları vardı.
/
ölüm nedir ki anne şimdi seni esmer efsuni bir buluta götüreceğim efesli herakleitos’a sarılıp firuze gibi parlayan dalgalara karşı karşı tepenin toz çimenlerine bakıp iskender ordusunda bir erin mektubunu okuyacağım anne;
gogomela’da bir barbarın evinde hastayım tek bacağım yok bilemedim savaş nedir tanrılar bilir tozlar ve sinekler bilir tarlalara ve nehirlere götürün beni sedir ağaçlarına götürün sonsuz sessizlik ve requiem söyleyen ölülere götürün beni bir yolcu aksiyetik bölünmelerim var gesualdo son piyesini okumakta maria’ya ve nietzsche’nin gözünde hepimiz ölüyüz hepimiz ölüyüz hep… . . . .