Karanlık, kadife perdelerle örtülü salonun kapıları, davetiyesiz bir şekilde herkese açılmıştı. “Tüm blog yazarları bu gece toplanıyor,” diye fısıldanıyordu sokaklarda. Merak, korkuyu yenmişti; kalem tutan eller, klavyelerin arkasına saklanan yüzler, ıslak bir sonbahar gecesinde salona akın etti. İçeride, tozlu bir piyanonun başında, solgun yüzlü, uzun boylu bir adam oturuyordu. Edgar Allan Poe’ydu bu… Ya da en azından ”ona” benziyordu. Parmakları tuşlara değdiği an, odanın ışıkları titredi ve ilk notalar, bir cenaze marşı gibi süzüldü duvarlardan.
Kuzgunlar, beklenmedik bir anda çıkıp geldiler.
Pencereler paramparça oldu, siyah tüyler ve gaga darbeleriyle dolu bir fırtına esti. “Hiçbiriniz asla kaçamayacaksınız,” diye gıdakladı biri, ama konuşan bir insan değil, tüyleri kanla ıslanmış bir kuştu. Gözler, yere düşen kristal avizeler gibi patladı. Salon, çığlıklarla çınlarken, psikologlar köşede kıvranıyordu. Not defterlerini yırtıp “Delilik bir sistemdir!” diye haykırıyorlardı. Mantık, artık bu dünyaya ait değildi.
Şairler, diz çökmüş, midelerini yumrukluyordu. Ağızlarından kelimeler dökülüyordu; ama bu kelimeler ıslak, etli ve hareketliydi. “Şiirlerimiz bizi yiyor!” diye inledi biri, yere attığı mısralar solucanlar gibi kıvrılarak ayak bileklerine dolanırken. Bir kadın şair, boğazına sarılıp kustuğu sonnetiyle boğuldu.
Yazarlar ise açlıktan gözü dönmüştü. Bir roman yazarı, bir öykücünün kolunu ısırıp koparırken, “En iyi hikaye benimki olacak!” diye haykırıyordu. Kan, mürekkeple karışıp halıyı lekelerken, blog yazarları telefonlarına sarılmış, son gönderilerini yazmaya çalışıyordu; “Bu tür bir şey daha önce hiç yaşanmadı”Ama cümlelerini asla bitiremediler.
Piyano sesi yükseldikçe, kahkahalar çığlığa dönüştü. Bir blogger, kendi göz kürelerini avucunda sıkarak güldü. “Bakın! sonunda içerik buldum!” diye ciyakladı. Edgar’ın parmakları artık tuşlara değil, et ve kemiğe basıyordu. Salonun aynaları, yok oluşlarını yansıtırken, kuzgunlar son kurbanlarını da alıp gitti.
Sabah olduğunda, salondan geriye kalan yalnızca bir blog yazısıydı:
”Bu geceye dair bir şey hatırlamıyorum. Ama içimde hâlâ şiirlerin tadı var.”
Ve piyano, bir sonraki davetlileri beklemeye başladı…