Kalbim

çatlaklardan sızdı,
kökleri ayaklarımın etrafına sarılmış
ters bir ilahi.

hafıza derler ya,
çığlığın kökünde ben vardım
gömülü
tohum.

ağızlar kapalı
hikayeler çürümüş,

sis dağıldığında,
hiçbir şey kalmayacak, mürekkeple yıkanıp gideceğiz
.
kayıp atlas
bölünmenin ufku
o kadim güneşin yokluğunda uyumak gibi;

bir keder doğdu
parmaklarımda
benim karahindiba’m
o asla gelmeyecek.

Diphylleia

burada, ruhun alacakaranlığının yoğunlaştığı yer.

şimdi görüyorsun zamanın kefeni,
yıpranık ve harcanmamış gözyaşlarıyla lekeli.

hiçbir masumiyet o sesten sağ çıkmıyor
uykusuz
çatlamış titreyiş
sözsüz ağızlar tarafından.

bir çiçek molozların içinde yanan
kül, sözü tutulmuş
hayalperestlerin boğulduğu bahçelerde,

tozların ağırlığı
ellerin çözülmediği kıvrım;

yürüdüm
parmaklar boşluğu okşuyordu,
ışık değil,
ama taşın çiçek açmayı reddettiği yere düşen bir yağmurun yankıları gibi.

Çığlık Salonu

Karanlık, kadife perdelerle örtülü salonun kapıları, davetiyesiz bir şekilde herkese açılmıştı. “Tüm blog yazarları bu gece toplanıyor,” diye fısıldanıyordu sokaklarda. Merak, korkuyu yenmişti; kalem tutan eller, klavyelerin arkasına saklanan yüzler, ıslak bir sonbahar gecesinde salona akın etti. İçeride, tozlu bir piyanonun başında, solgun yüzlü, uzun boylu bir adam oturuyordu. Edgar Allan Poe’ydu bu… Ya da en azından ”ona” benziyordu. Parmakları tuşlara değdiği an, odanın ışıkları titredi ve ilk notalar, bir cenaze marşı gibi süzüldü duvarlardan.

Kuzgunlar, beklenmedik bir anda çıkıp geldiler.

Pencereler paramparça oldu, siyah tüyler ve gaga darbeleriyle dolu bir fırtına esti. “Hiçbiriniz asla kaçamayacaksınız,” diye gıdakladı biri, ama konuşan bir insan değil, tüyleri kanla ıslanmış bir kuştu. Gözler, yere düşen kristal avizeler gibi patladı. Salon, çığlıklarla çınlarken, psikologlar köşede kıvranıyordu. Not defterlerini yırtıp “Delilik bir sistemdir!” diye haykırıyorlardı. Mantık, artık bu dünyaya ait değildi.

Şairler, diz çökmüş, midelerini yumrukluyordu. Ağızlarından kelimeler dökülüyordu; ama bu kelimeler ıslak, etli ve hareketliydi. “Şiirlerimiz bizi yiyor!” diye inledi biri, yere attığı mısralar solucanlar gibi kıvrılarak ayak bileklerine dolanırken. Bir kadın şair, boğazına sarılıp kustuğu sonnetiyle boğuldu.

Yazarlar ise açlıktan gözü dönmüştü. Bir roman yazarı, bir öykücünün kolunu ısırıp koparırken, “En iyi hikaye benimki olacak!” diye haykırıyordu. Kan, mürekkeple karışıp halıyı lekelerken, blog yazarları telefonlarına sarılmış, son gönderilerini yazmaya çalışıyordu; “Bu tür bir şey daha önce hiç yaşanmadı”Ama cümlelerini asla bitiremediler.

Piyano sesi yükseldikçe, kahkahalar çığlığa dönüştü. Bir blogger, kendi göz kürelerini avucunda sıkarak güldü. “Bakın! sonunda içerik buldum!” diye ciyakladı. Edgar’ın parmakları artık tuşlara değil, et ve kemiğe basıyordu. Salonun aynaları, yok oluşlarını yansıtırken, kuzgunlar son kurbanlarını da alıp gitti.

Sabah olduğunda, salondan geriye kalan yalnızca bir blog yazısıydı:
”Bu geceye dair bir şey hatırlamıyorum. Ama içimde hâlâ şiirlerin tadı var.”

Ve piyano, bir sonraki davetlileri beklemeye başladı…

Hiçliğin zaferi

fısıldanır ölü dillerle
bekleyişin çürüyen bahçesi,şimdi yalnızca kemiklerin gölgesi.

kara ayin saatleri
titreyen sesin gece yırtılması,

“godot asla gelmeyecek… ”
“gelmeyişine teşekkür ettim.”

bu,
çağrılmayanların kanlı gözyaşı
unutulmuş mezarların gölgelerinde vücut bulan matem.

kefenlerin dans ettiği bu son perdede, bekleyişin ihaneti
yalnızca sessizlik hakikat
kurtların duaları kadar acımasız.

Eller

rüyanın hafızası
dalgalı ve size bir pudra sunuyor.

ve istiyorum ki
cennet ilahisi
sana bir işaret verecek
kaç kez filizleneceksin
havayı kesen bir çağrı gibi
yağmurlar cirit taşıyacak
yapraklar arasında,

…..

eller ve hançerler
burada
göçmen kuş
ve kemiklerin titriyor
zamanın siyah süsünü taşıyorsun
aynalara karanlık çöktüğünü,
her trompet çalışında..

senin için
sallanıyorum
uyku uyuşukluğu
çöp mavnasının üzerine inmek gibi
maviyi parçalayan
halkaların derinliğinde haşhaşi ve tüller,

burada kılıçları var diye
nasıl uyuyoruz
gözler kar savurur, ipliğinde
bir buz taneciği
o bilir
o düşer…

Tanrıların Düğün Gecesi

Derin bir çürüme kokusu, meyhanenin taş duvarlarını sarmıştı. Burası ne tam bir yeraltı mahzeni ne de bir tapınaktı; demirin zamanla kaynaştığı, tanrıların keyif için insan kederini şarap gibi yudumladığı bir ara mekândı. Tavanda, saperdaların ipliksiz ağları sarkıyor, un akarları duaların harflerini kemiriyordu. Gelinin beyaz elbisesinin eteklerinde çekirgeler cirit atarken, damadın yakasında badem gözlü kurtlar uyukluyordu. Düğün, ölü ağaçların gölgesinde, gut hastalığına yakalanmış bir yol ağzında başlamıştı zaten.

Gelin, rahim boşluğuna kazınmış bir lanetin taşıyıcısıydı. Bedenine yapışan ipek, mezar taşlarının soğukluğunu hissediyordu. Damat ise tanrıların zorbalığıyla bükülmüş, sol kapakçığı sökülmüş bir kalpti. “Aşk,” diye fısıldadı gelin, “cesetlerin kör düğünüdür.” Elleri, damadın bileğinde bir anevrizma izi buldu. İkisi de biliyordu: Bu gece, bedenlerinin içine kazınmış yara izleri konuşacaktı.

Meyhanenin ortasında, taze orgazm iskeletleriyle örülü bir halay halkası dönüyordu. Ayaklar altında ezilen kaburgalar, ıslıklı hışırtılar çıkarıyordu. Tanrılar masada oturmuş, armağanlarını sunuyordu: Biri safra taşlarından bir kolye, diğeri varfarinle dolu bir kadeh. “İç,” dedi en yaşlı tanrı, sesi boğuk bir hışırtıyla karışarak. Damat içti. Kanı, kalbinin sol kapakçığından sızmaya başladı.

Gelin, duvarda asılı duran maskeyi çekip aldı. Yüzü ortadan ikiye bölünen deri, altından çürümüş bir et parçası sarkıyordu. “Biz,” diye güldü, “ruhlarımızın seslerini kaburga kemiklerinde dinleyenleriz.” Damat yere yığıldı. Bedeni, pervanenin ateşiyle dönen çöp mavnaları gibi didişerek durdu.

Tanrılar alkış tuttu.

Gece sonunda, mefta giysileriyle sarılı bedenler birbirine kenetlendi. Gelinin dudakları, damadın yarık maskesinin kenarına değdi. “Hiçbiri kaçamayacak,” diye mırıldandı bir tanrı, karanlığın götürdüğü ölü arabalarını izlerken. Halay halkası, kalbin sol kapakçığına dolanmış bir ip gibi sıktıkça sıkıyordu.

Sabah olduğunda (ya da olmadığında), geriye yalnızca siyah kar ve bükülmüş gövdeler kalmıştı. Aşk, tanrıların meyhanesinde bir daha hiç körleşmeyecek kadar doymuştu.

Ulysses’in gölgesi

Bu evin duvarları, benim gibi yalnız. Taşlar, her geçen gün biraz daha çatlıyor, sanki zamanın ağırlığına dayanamıyormuş gibi. Pencereden baktığımda, ormanın derinliklerinde kaybolmuş gölgeler görüyorum. Her biri, Ulysses’in dönüşünü haber veriyor gibi… ama o gölgeler hep aldatıyor beni.

Kaç ay oldu, kaç yıl. Her gece, onun adını fısıldıyorum karanlığa. “Ulysses…” diyorum, “Neredesin?” Rüzgar, cevap veriyor gibi oluyor bazen. Ama o sadece bir yankı. Bir hayalet. Benim hayalim.

Evin koridorlarında yürürken, ayak seslerim geçmişin yankılarıyla karışıyor. Burada, bir zamanlar birileri yaşardı. Şimdi ise sadece ben varım. Ve onun dönüşünü bekleyen bu boşluk. Duvarlardaki portreler, bana bakıyor. Sanki, “Bırak artık,” diyorlar. “O geri dönmeyecek.” Ama ben dinlemiyorum. Dinleyemem.

Ulysses… Onun adı, ağzımda bir dua gibi. Onun yüzü, gözlerimde bir hayal. Ama giderek soluyor. Her gece, biraz daha silikleşiyor. Acı çekiyorum. Çünkü biliyorum ki, belki de o hiç dönmeyecek. Belki de bu ev, benim mezarım olacak.

Ama yine de bekliyorum. Çünkü umut, son nefesime kadar benimle. Karanlık, beni yutmak istese de, ben onun adını söylemeye devam edeceğim. “Ulysses…” diye fısıldıyorum. “Gel.” Ve belki, bir gün, o kapı açılacak. Ve o, gölgelerin arasından çıkıp gelecek.

O güne kadar, bu evin duvarları benimle konuşmaya devam edecek. Ve ben, onun dönüşünü beklerken, karanlıkta kaybolup gideceğim…

Dip ( ‘Goodbye Llano’ ) 2

bu kırılma
kemiklerin durumu. parçalardan ayrılanlar ve bir nefese bakın ki
ben de halil cibran gibiydim
rezene tadı ve ayet kıvrımları
titrek sarı üzerinde.

ben böyle geliştim
yas ağaçları
su geçirmez, o ağır kıvrımlar
gökyüzüne kör bakanlar
bakıp göremeyenler

karanlık oldum
karanlığı verdim;

atlas’ın yolunda, avlular kar savuruyor baba ve dilsizlik düşmüş, senin göz pınarın

sapladım kılıcı taşın zavallı süsü.