Yazar: saphilopes
Karanlıktan karanlığa
rüyasız hafıza
bir intiharı saklar
parmakların iplikleri
o soyutlanmış gecelerde
ölümcül majörler
derin avlular
ve ölü seviciler.
bir bakmışım ki uçmuş
göğün uçurtması,
giderek çığlığı yırtılan
bir leylek kuşu
ağızda stampalar
havayı yaran bir kurşun gibi
kum saatinde.
Maria’nın radyosu hâlâ çalıyor.
çatlak hoparlör
yükselen caz sesleri duyuyorum perihan abla
beyoğlu’nun dar sokağına yayılıp eski apartmanların duvarlarında kaybolup gideceğim.
bazen gece
yannis ritsos’un fısıldayışı
bazen lord byron’ın
kaybettiği günlük sayfaları
sanki zaman
o küflü makinenin içinde kırık bir vinil gibi dönüp duranlar.
ben ise maria’nın koltuğunda oturmuş, yokmuşum gibi davranıyorum perihan abla
çünkü o radyo, bana değil, ölülere çalıyor
beyrut meyhaneleri
kavafis’in kayıp şiirlerini okuduğumuz gece,
o gece,
lanis’in adı
cızırtılar
radyonun düğmesi kendiliğinden döndü ve bir mezar taşının üstüne yağan yağmurun sesi gibi dans edip
lanis’i kaçırıp hatay’a gömdüm perihan abla
sınırın bu yakasında
ölülerin bile terk etmeyeceği bu şehire.
radyo çalıyor
maria uykuda
ben ise cebimdeki pasaportu okşayarak sokağa çıktım.
janis’in mezarına giden yol
kavafis’in şiirlerindeki gibi
hep yarım kalmış dize
dönüp bakılan virgüller.
radyo hâlâ orada çalıyor perihan abla
ben yokmuşum gibi
kimse yokmuş gibi.
M.M🖤
Bela Lugosi’nin Ölümü ve iki Şair..
Kulüpteki hava, boğucu bir tütsüyle karışmış kan ve absint kokuyordu. Duvarlardan sızan nem, yapışkan bir soluk gibi tenlerine yapışmıştı. Bauhaus’un basları değil, artık bir cenaze marşıydı duyulan. Bela’nın kemiklerini tahtalara vuran bir davul sesi.
“Bela Lugosi’s dead…”
Ses, bir ilahi gibi değil, ‘bir beddua’ gibi döküldü dudaklardan. Salonun karanlık köşesinde, bir adam ve kadın oturuyordu. Biri, ”göz çukurlarına kadar ölümle dolmuş” diğeri ise ”dilinde zehir, kalbinde çürüyen bir gül” taşıyordu.
Birinci şair, parmakları titreyerek bir parşömene yazdı;
“Ruhum bir bıçak yarasında sallanıyor,
Bela’nın gölgesi boğazımda bir urgan,
Ölüm bile titriyor bu gece
Çünkü ben, hâlâ yaşıyorum!”
İkincisi, dudaklarının arasından sızan bir kahkaha attı. Mürekkep yerine kan kullanarak karşılık verdi;
“Sen ölümden değil,
Kendi çığlığından korkuyorsun!
Bak, Bela bile mezarda gülüyor
Çünkü senin şiirin, onunkinden daha çürük!”
Bir anda, hava kırıldı.
Masanın üzerindeki şişeler paramparça oldu. Mürekkep yerine kan aktı. Kelimeler bıçaklara dönüştü. Kimse görmedi. belki de görmemeyi seçtiler. O iki şairin birbirinin göğsüne sapladığı dizeleri..
Kulüp, bir çığlıkla sarsıldı.
Sonra sessizlik…
Sadece plak atıldı,iğne sonsuz bir tıslamaya düştü.
“Bela Lugosi’s dead…”
Ve iki yabancı,bir daha asla buluşmamak üzere karanlığın midesinde kayboldular.
Bela ise
Hâlâ ölüydü.
Ama onlar,
Asla ölmeyecek kadar lanetliydiler….
Karanlık Tapınağı
derinin şakakları sessizce çatlıyor.
eski bir çürümenin izinde
duvarın gölgesi
karanlık,
zamanın dişleriyle kemirilmiş bir hikâyenin anısına.
bulanık algılar
bir yankı,
ten
bozuk saat dişlileri
bir dönüş anında;
çöküş duası
küllerimiz gecenin avuçlarında
ve ağıtların son günahını oynayacağız.
Gioielli Rubati 350: Béatrice – Marco Brogi – Velia Balducci – Monica Barbera – SaphilopeS – Nadine Spaggiari – Carmine Mangone – Giovanni Battista Guidi.
Varoluşun çürüyen izleri
zamanın çürüyen kabuğunda
kan çiçekleri sarhoş
kök salmış
zehir fışkıran damarlar
kırık camlarda sürünen rüyalar
paramparça…
…..
gölgeler kemiriyor,karanlığın omurgası
uzak değil, beynimde patlayan lahza
bir çığlık dilimde
tomurcuklanmıyor
küllerinde,biri bahçeyi götürdü.
…..
baykuşlar ölüm labirentleri
her kanat çırpışı bir denklem
her tüy
sessiz bir son,
buz kesmiş damarlarda
aniden patlıyor yıldızların intiharı
kâbusun kimyası,
görüntülü cildimiz
saç köklerinde irin, gözbebekleri cam kırıkları.
yıldızlı gece
van gogh’un fırçası
tonlar değil, ruhlar
sonsuzluk, bir cesedin nefesinde bozulmuş.
hiçliğin dudaklarından sızan melodi
varoluş
kendi mezarını kazan bir bıçak gibi…
….
Tablo art, saphilopes
Silindirik
valorus
bu ne öfkeli el
kılıcın yeşil olmuş bir sunağın içinde
red edip geçmişteki hikayenin hafızası
onlar övünmesin diye
trajedinin dibine vurup
silmeyi epigrama dönüştürdün.
oysa
ırmakların dingin yatan ölüleri
orası güzel
bazen çamurlar kaynar
elbette
kılıçlar susabilir, veya susmayabilir
sanatsal fısıltı
esintiler suçlanmasın diye.
ey valorus;
övünürüz aklınca
ama o denli dağınık kalır ki herkes
her şey
incir çekirdeği bile.
…
Çığlık salonu /Dört Mevsim ve Çelik.
Yağmur, camlara öfkeyle vuruyordu. Gökyüzü mor bir mürekkep lekesi gibi yayılmıştı ufka. Metruk binanin çatı katında, duvarları çatlak odada, iki müzik birbirine karışıyordu: Bir köşede Vivaldi’nin Dört Mevsim”i yankılanırken, diğer tarafta Rammstein’ın elektrik yüklü riffleri duvarları titretiyordu. Sanki Barok dönemle endüstriyel metal bir savaşa tutuşmuştu.
Psikolog, beyaz deli gömleği içinde, demir karyolasının kenarına çömelmiş, avuçlarını kulaklarına bastırıyordu. “susun!” diye bağırdı, ama sesi yağmura ve müziğe yenik düştü. Bir hafta önce buranın doktoruydu. Şimdi? Hastalarından biri onu beyaz bir gömleğe sokmuş, anahtarı pencere dışına fırlatmıştı. Belki de hak etmişti. Sonuçta, buraya “tedavi” için getirdiği herkese aynı şeyi söylüyordu, ‘Gerçeklik sizinle dans etmiyorsa, siz onunla dans edin.’ Şimdi gerçeklik, onun kafasında bir savaş balesi sahneliyordu.
Odanın ortasında, bir grup blogger masanın üzerine kurulmuş dizüstü bilgisayarlarını tıkırdatıyordu. “Bu yayın tarihin en viral anı olacak!” diye haykırdı saçları lacivert boyalı genç bir kadın, gözleri ekrana yapışmış. Yanındaki, siyah takım elbiseli bir adam ise ciddiyetle notlar alıyordu: “Gözlem,kolektif psikoz, müzik ve doğa olaylarıyla tetiklenebilir. Kanıt, bu odada’ .Diğer köşede ise, uzun saçlı bir blogger kafasını ritmik bir şekilde sallayarak Rammstein’a eşlik ediyor, elindeki telefonla çektiği videoya çığlık atıyordu: “Bunu görüyor musun? Bu nedir lan’ sil gitsin..
Rüzgâr, pencereden içeri bir canavar gibi doldu. Dışarıda, meşe ağacının dalları çatırdıyor, camlara vuruyordu. Her şimşek çaktığında, duvardaki gölgeler dans ediyor, odadakilerin siluetleri kırılıp yeniden doğuyordu. Masanın üzerindeki mumlar titreyerek yanıyor, hava keskin bir lavanta ve küf kokusuyla doluydu.
Kitaplığın yanında üç şair, bir yazar ve iki roman karakteri gibiydiler. Biri, kırmızı rujunu duvara sürterek şiirler yazıyordu. Diğeri, ceketinin düğmelerini iliklemiş, Goethe’ye benzetilebilecek bir ciddiyetle yağmuru izliyordu. “Bu fırtına… İnsan ruhunun metaforu,” diye mırıldandı. Yanındaki kadın, kahkahalarla güldü: “Metafor mu? Bu gerçek! Bak, şu dallar nasıl da kırılıyor… Tıpkı bizim gibi.”
Aniden, kapı gıcırdadı. İçeri, elinde bir keman ve bir elektro gitar tutan genç bir kız girdi. Saçları ıslak, gözlerinde yağmurdan daha derin bir parıltı vardı. “İkisini de çalmak zorunda mıyız?” diye sordu, sesi hem Vivaldi’nin kemanı kadar narin, hem de Rammstein’ın vokali kadar sertti. Odadakiler sustu. Sanki cevap, dışarıda kırılan dallarda gizliydi.
Psikolog ayağa kalktı. Gömleği hâlâ üzerindeydi, ama gözlerinde yeni bir ışık vardı. “Dans edin,” diye fısıldadı önce, sonra bağırdı: “Dans edin! Gerçeklik sizinle dans etmiyorsa, siz onu yıkın.’
Ve öyle oldu. Bloggerlar kameraları fırlattı, şairler mısraları unuttu, kız kemanı ve gitarı aynı anda çalmaya başladı. Yağmur, müzik, çığlıklar ve kırılan dallar… Hepsi, o gece, metruk binanın çatı katında bir şeye dönüştü. Belki bir sanat manifestosuna, belki bir çığlığa, belki de sadece… bir hikâyeye.
Sabah olduğunda, odada sadece kırık dallar, yırtık kağıtlar ve hâlâ çalan bir radyo vardı. Dışarıda ise, meşe ağacının gövdesinde, kimsenin okuyamayacağı bir şiir kazılıydı:
Rüzgâr kırıldığında,
En çılgın beste başlar.
Ve biz,
Parçalanmış notalardan
Yeni bir ilahi dikiyoruz…




