Yağmur, artık sadece camlara değil, geçmişin üzerine de yağıyordu. Dışarıdaki dansın ritmi, artık sadece bir şarkının değil, 800 bin insanın canına mal olan bir tarihin üzerinde atılan adımlardı. Ve “Papaoutai”, o merkezde duran ağıt, şimdi bütün ağırlığıyla anlaşılıyordu; Bu, kaybolan bir babanın ardından sorulan, bireysel olduğu kadar tarihsel de olan, cevapsız bir soruydu.
Stromae, babasını 1994’teki Ruanda Soykırımı’nda kaybetmişti. Doğduğunda verilen ismiyle Paul Van Haver, Ruandalı bir baba ile Belçikalı bir annenin oğluydu. Babası, 100 gün içinde sistematik olarak öldürülen yaklaşık 800.000 Tutsi ve ılımlı Hutu’dan biriydi. Dokuz yaşındaki bir çocuğun “Baba, neredesin?” sorusu, işte bu karanlığın içinde kaybolup gitmişti. Onun öfkesi ve özlemi, yalnızca bir ailenin değil, bir halkın travmasıyla iç içe geçmişti.
O gece, pencerenin önünde, bu bilginin ağırlığıyla düşündüm. “Papaoutai”yi dans için seçenler, acaba bu melodinin altındaki katmanları biliyorlar mıydı? Bu şarkı, soykırımdan kurtulanların “yumuşak ölmek” için dua ettikleri o mezarlık sessizliğinden mi doğmuştu? Yoksa, katillere “öldürürken dans edebilecekleri” müzik yayınlayan nefret radyosu RTLM’in kulaklarda bıraktığı uğultuya bir yanıt mıydı?
Soykırım, bir gecede olmamıştı. Sömürgecilikle başlayan, kimlik kartlarıyla bedenlere kazınan, “hamamböceği” gibi sözcüklerle zihinlere işlenen bir ötekiştirme süreciydi. Komşunun komşuyu, satır siparişleri verilerek hazırlandığı bir “yakınlık katliamı”ydı. Stromae’nin babasının kaybolduğu yer, işte bu insanlık dışılığın tam kalbiydi. Şarkıdaki o mekanik, cansız baba mankeni, belki de sadece yokluğu değil, bir insanın nasıl bir “şeye” dönüştürüldüğünü de temsil ediyordu.
Ve ben, bu ağıtın üzerinde dans edenleri anlamak istemiyordum. Çünkü onların coşkusu, “Çalışmayanlar kırbaçla cezalandırılır” diyen sömürge kayıtlarından, “uzun boyluları kesin” çağrısı yapan radyo yayınlarına uzanan bir acılar tarihini siliyordu. Hafızaları boşaltılmıştı; acıyı, moda bir duyguya dönüştürüp tüketiyorlardı. Oysa gerçek hafıza, Claver Irakoze gibi bir çocuğun, askerlerin listelerle gelip babasını götürdüğü anı taşımaktı. Ya da Stromae’nin, babasının ölüm haberini bile doğrudan alamayıp, gerçeği kendi kendine fark etmesinin yalnızlığını hissetmekti.
Elbette ben de dans ediyordum. Ama ayaklarım, hiç kimsenin ağıtına basmadan, bu anlam sürecine ihanet etmeden hareket ediyordu. Benim dansım, bir anma biçimiydi. Stromae’nin de dediği gibi, bu şarkıyı yaratırken hissettiği öfkeyi bir kenara bırakıp, “En iyisini yapmaya çalışıyoruz” demeye bir adımdı. Belki de gerçek dans, tam da burada başlıyordu; Daha iyisini inşa etme sorumluluğunu taşıyarak.
Yağmur dinmiyordu. Artık sadece şimdiki zamanın değil, 1994 Ruanda’sının da toprağını ıslatıyor gibiydi. Uyumak istiyordum. Belki de uykuda, bu bireysel ve kolektif yasın iç içe geçtiği yerde, nihai bir huzur bulunabilirdi. Ya da belki, uyanık kalmak ve bu hafızayı neşeyle değil, saygıyla; yüzeysel bir coşkuyla değil, derin bir sorumlulukla taşımak gerekiyordu. Gözlerimi kapattım. Dışarıdaki müzik devam ediyordu. Ama kulaklarımda, artık sadece “Papaoutai”nin nakaratı değil, tarihin kendisinden gelen, hiç susmayan bir fısıltı vardı. Bugün Filistin’de ve Dünya’nın başka yerlerinde var olan tüm soykırımlar insanlık dışıdır.





