Kırık Terazi / Justitia.

Köyün üzerine çöken sis, ölülerin nefesi gibi ağırdı. İhtiyar ardıç ağaçlarının dibinde, paslı terazinin iki kefesi rüzgârda sallanıyordu. Çocukluğumdan beri biliyordum;Terazi durduğu yere, cellatlar gelirdi.

İlk kez gördüm onları geceyarısı. Uzun pelerinleri karanlığı yalayarak sürükleniyor, parmak uçlarında sallanan hançerler ay ışığında kırık bir gülümsemeye benziyordu. Beni, rüyamın ortasından çekip aldılar. Yürüdük. Ardıç ormanının derinliklerinde, toprak çatlaklarının arasından fışkıran kökler, kemikleri andırıyordu.

“Ölçeceğiz,” dedi en uzun boylusu, sesi çakılların birbirine sürtünmesi gibi. Terazinin paslı kefelerinden birine oturttular beni. Diğer kefeye, bir avuç kül döktüler. Ruhumun külleri miydi? Hafifliğe şaşırdım. Cellatların yüzleri görünmüyordu, ama omuzlarında biriken karanlık, soluklarını ele veriyordu.

“Günahı çok” diye mırıldandı biri.
“Yükü ağır,” diye ekledi diğeri.
Bir diğeri” Atın bunu hapishaneye” diye bağırdı.

Ardıç dalları aniden çatırdadı. Kefeler sarsıldı. Yere düşen kül, rüzgârla savrulup kayboldu. Cellatların pelerinleri dalgalandı, sanki görünmez eller tarafından çekiliyorlardı. Geriye bir tek o kör çocuk kaldı;Terazinin dibinde çömelmiş, gözbebekleri yerine iki yarık olan çocuk. Avucunda bir hançer tutuyordu, kabzası ardıç kabuğundan.

“Bak,” dedi çocuk, hançeri havaya kaldırarak. “Kılıçlar eğrilir çünkü zaman bükülür. Terazi kırılır çünkü adalet unutulur.”

Sonra her şey sessizliğe gömüldü. Sabah olduğunda, köyde herkes beni ölü biliyordu. Terazinin kırık kefesi hâlâ sallanıyordu ardıç ağacında. Cellatlar gitti, ama kör çocuğun sözleri kaldı, “Ölçtüğün her şey, kendi gölgenin ağırlığıdır.”

Şimdi ben, terazinin altında uyuyorum. Kefelerden biri göğsümde, diğeri rüzgârda. Belki bir gün kül ile ruh dengeye gelir. Belki ardıç ağacı, kökleriyle çığlığımı toprağa gömer ve Justitia’nın gözleri yeniden bağlanır.

Kıyılar

Fırtınanın dişleri
Kayıp zamanın, demir kapılara vurdukça
Biriken o ağır, kızıl pas.
Hepsi kabul edilmiş
Bir taşın, bin yıllık uykusundan
Sızan o sarsılmaz sabrı
Yalın bir çizginin, ufka çekilmiş
Sükûnetinde.

Ve şimdi, sana emanet ediyorum
Kutsal korunun derin, yeşil sessizliğinde,
Cam fanuslar
Kırmızının bin hüznü
Narların çatlayan yarası,
Solmuş gülün,
O kızılımtırak utancı
Hepsi orada, biriktirilmiş,
Zamanın şeffaf ve soğuk kabında
Usulca çırpınan
Güvez bir kılıfla
Sırlanmak istersen eğer,

Sana karanlıktan bahsedeceğim,
Ama korkunun değil, dinginliğin koynundan.
Sana bir mürekkep lekesinin,
Eski bir zarfın üstüne düşmüş,
Kururken katman katman
Sıkıştırdığı hafızadan.
Sana, yitik bir mektubun
Dokunulmamış sırrından,
Işığın bile sızamadığı labirentlerden,
Koyu karanlıktan bahsedeceğim.

Kör Çekirdek

gece uluyan yırtıcılar
paramparça retina
solmuş bir çiçeğin yas tülü..

ağır, taş duvarın homurtusu,
la minörlerden dökülüyor
gövdesiz,
köksüz…
ve zehirli.

göğsümdeki karanlığın çekirdeği,
parmak uçlarımdan kayıp geçen şahideler.
figür ustaları,
bir şiire eğilmişler;
yükselmektesin ağacın gölcükleri

……

ah tepelere
ırmaklara
bahçelere gidelim.

Sınırın Hafızası

Pas… Ciğerlerimde, damarlarımda, yüreğimin her atışında. O demir parmaklıklar. Yıllarca onlara ‘baktım’. Sınırın dişleri. Kanı, yağmuru, umutsuzluğu, karları yutmuşlardı. Hep ‘dışarıda’ durdular, değil mi? ‘Başkalarını’ hapsetmek için. Aldandım. Aldandık hep. Çünkü onların gölgesi, her geçen gün, her nöbet, her fırtına… İçimde bir şey büyüttü. Zehirli, soğuk bir tümör. Ben bekçiydim, ama asıl kafes bendim. Kafesim kendi bedenimdi. Ve o tümör, pasın, çeliğin, yasakların ta kendisiydi.

Bu bahçeler… Tanrım, bu ‘yıkık’bahçeler. Çitleri çökmüş, duvarları unutulmuş. Ama ‘hafıza’… Ah, hafıza çökmüyor. O, burada, toprağın altında, havada asılı, soluk hayaletler gibi sürünüyor. Göremezsiniz hepsini, sisin içinde kaybolurlar. Ama ‘hissedersiniz’. Kayıp isimlerin ürpertisi. Kopuk duaların hışırtısı. Son nefeslerin soğuk izi. Buraya ait olmayan her şey, buraya ‘ait’.oluyor. Sınırın hafızasına karışıyor.

Gece… Her şey hep gece oluyor burada. O katran kokusu… Burnumu yakan, ciğerlerimi tırmalayan. Topraktan sızıyor. Yağlı, koyu, ölümcül. Ve o ‘ses’…Kırrrttt.’Başlarda uzaktan geliyordu. Şimdi? Kafatasımın içinde. Kemikler öğütülüyor. Çürümenin değirmeni dönüyor, katranın içinde. Toprak titriyor ayaklarımın altında. Sanki devasa bir mide, sindirmeye hazır. ‘Sınırın midesi’.

Parmaklıklara bakıyorum şimdi. Artık cansız demir değiller. ‘Canlılar’.. Pasları, eski kan lekeleri gibi parlıyor karanlıkta. Yuttuklarını geri çıkarıyorlar. Soluk hayaletler daha net… Boş göz çukurları bana bakıyor. Parmaklıklara dokunuyorlar, eriyip gidiyorlar içine. Tanıdık bir yüz… Geçen yaz… Gençti. Umutluydu belki. Şimdi sadece bir fısıltı ve kemiklerinden gelen o korkunç öğütülme sesi. “Bekçi…” diyor biri, sesi rüzgarla bir olmuş. “Sen de buradasın. Hepimiz buradayız. Sınır unutmaz sindirir’..

İşte o anda… İçimdeki o soğuk tümör patlıyor. Pas, katran, kemik tozu… Damarlarıma doluyor zehir. Çığlık atmak istiyorum! Ama sesim… Tıpkı o parmaklıkların arasına sıkışmış bedenler gibi, boğazımda takılı kalıyor. Boğuluyorum. Ayaklarımın altındaki toprak açılıyor..Soğuk… Tanrım, nasıl bir soğuk… Katran. Yapışkan, ağır, iğrenç. Ayak bileklerimi sarıyor. Kemik parçaları batıyor etime. Çırpınıyorum! Parmaklıklara tutunmak istiyorum! Ama demir… Canlı bir yılan gibi kıvrılıyor bileklerime. Pas derimi yakıyor. ‘ kırrrttttt’.. Ses artık benim içimde. Benim kemiklerim.

Yukarı bakıyorum. Soluk hayaletler izliyor. Yargılamıyorlar. Bekliyorlar. Çünkü buraya “hoş geldin” demenin manası yok. Buraya herkes gelir. Er ya da geç. Sınırın hafızası her şeyi emer. Sindirir.

Katran göğsüme ulaştı… Ciğerlerim pasla, kemik tozuyla doluyor. Son bir nefes… Olamıyor. Son bakışımı yutulduğum o demir dişlere çeviriyorum. Onların bir parçasıyım artık. İçimde büyüyen tümör, sonunda dışarı çıktı ve bu yıkıntıya, bu hayaletlere, bu kemik öğüten katranlı gerçekliğe karıştı. Ben… Bekçi… Son kurban. Sınırın hafızasına eklenen bir hatıra daha. Ve sessizlik… Sadece rüzgarın eski demirleri sallayışı. ‘Gıcııırt’… Bir sonraki hatırayı bekleyen, sabırlı bir canavarın midesinin gurultusu gibi…

Ne tamamen Ingeborg ne de tamamen Paul celan.

bir dilin yegâne vatanı
küller gibi dağılan kelimeler
senin o kara sütün paul,
içtiğimiz ilahi.
sabahın ayrık parçası
gecenin.

savaş dişliler
sen, annenin mezarı havada asılı
ben, viyana hayaleti
rüyalarımda tıslar
senin şiirlerin adsız çukur
yükselen duman.
benimkiler boş odanın tik takı.
sessizlikle konuşma arasındaki o boşluk.
hiç bitmeyen o uzak diyalog.

yine de tırmandık, mektuplarımız buz kazması havada sıkılı,
zamanın ibreleri,

travma sessiz harflerle yazılan dil.
biz yine de bildik onu
senin ‘todesfuge’ benim ‘malina’m.

sen ölümü müziğe döşedin
ben cerrahın soğuk bıçağı
aynı yarayı işledik ‘sen’ demenin imkânsızlığı..

dinle;
sayfa hâlâ nefes alıyor.
hiç dokunmamış elin izinde,
sen,’ franza’
dilimin varmadığı çığlığı buluyorsun.
artık birer sonsözüz
silinmiş satırlarla kazınmış bir diyalog gibi
mürekkepse kurumak bilmiyor. bu bizim hafızamız..

IŞIĞIN ÇÖKÜŞÜ

zamanın kemik tozu
tek şey.
retinanın çözülmesi
yırtık anevrizma organları .

uzayan şey
kanayan tomurcuk
kökler kör kuyulara kazılmış
günün eşiğinde
boğulmuş bir çığlığın negatifi,

bakışın kırılma indeksi
sana açılan
sessizliğin ameliyathanesi
sonrası
ihanetin matematiği
ışık dediğin hipotez
küllerin şifresiz kaydı.

hesaplar.
nefes alma
dikkatini çelen açık yaranın
gözbebeklerinde
parçalanansın

senin küçük ateşböceği mevsimin
kara delik.
senin küçük kül dağın
unutulmanın protokolü.

tart onları,
bir kefede adaletin sapkınlığı
ötekinde dilsiz susuşlar..
….
Fotoğraf.pinteres.

Karahindiba’m

Dev gölgesi sıcağı kesen yaşlı ağacın altına iliştim. Toprak serindi, otlar hafifçe hışırdıyordu. Cebimden çıkardığım tek yol arkadaşım, sapı biraz bükülmüş, sarı tacı solmaya yüz tutmuş bir karahindibaydı. Onu dikkatle avuçlarımın arasına aldım.

“Merhaba,” dedim usulca, sanki gerçekten duyabilirmiş gibi. “Bugün sadece sen varsın.”

Rüzgâr hafif bir esinti getirdi. Karahindiba’nın ince tüylü başı nazikçe sallandı. “Evet,” diye fısıldadı sanki o kıpırtı. “Buradayım. Seninleyim.”

Büyük ağabeyimiz olan ağacın yaprakları arasından sızan güneş, avucumdaki bu küçük, kırılgan dünyayı aydınlatıyordu. Ona, günün sessizliğinden, ağacın gücünden, gökyüzünün sonsuz maviliğinden bahsettim. O da bana, toprağın kokusunu, yağmurun dokunuşunu, bir çiçek olarak gördüğü dünyanın basit güzelliklerini anlatıyor gibiydi. Sessiz bir dilde, titreşimlerle, sallanışlarla.

Bir an, sapındaki o incecik beyaz tüyleri, gelecekteki binlerce tohumu taşıyan nazik şemsiyeleri inceledim. Ne kadar dayanıklı, ne kadar geçiciydi. “Gideceksin, değil mi?” diye sordum. “Rüzgâr seni alıp götürecek.”

Karahindiba hafifçe eğildi. “Her şey değişir,” dedi sessizliği. “Ama şimdi, burada, seninle sohbet etmek güzeldi.”

Bir esinti daha, biraz daha güçlü. Sarı tacından kopan ilk tüycükler havada dans etmeye başladı. Bir vedaydı bu. Onu nazikçe yukarı kaldırdım. Rüzgâr tüm minik paraşütlerini kucakladı ve onları, ağacın gölgesinden, güneşin altındaki bilinmezliğe doğru taşıdığında avuç içime baktım.

Büyük ağacın altında, yalnız değildim. Karahindiba’m, benim birtanecik güzel babam sessizliğin içinde bana en güzel sohbetlerden birini armağan etmişti. Ve şimdi, hikayemiz rüzgârla birlikte, her yere dağılıyordu. Huzur içinde uyu baba,yine buluşacağız..

Çığlık

şimdi burada
gölgelerin ağırlığı ve
şüphenin nabzı.

kıyıdaki yaralar artık
gelgitin fısıltısı ölümün nöbet tuttuğu yer.

bir zamanlar ellerimizin işaret ettiği
ışığın kök unutuluşu
toprağın pençesinde.

sessiz ruhumuzun
iliğinde yelken açanlar
kılcal damarların susuzluğu.

bir çığlık yeniden
pas tutmuş unutuluşun evi
tanrı
küf yeşili bir bahçe vadediyor.