Ey kapıları kapalı insanlar. Bulutlar bize darbeler veriyor birkaç mor ölmek üzere gökten düşen bir yıldız kül olmadan nasıl durdurulur bu bizim yürek burkan düşüş(ler)imiz,
orada öğleden sonra rüzgarın sisi çöl kumu tüm şehirleri sular altında bırakacak. Öldükten sonra seni bırakamam gökyüzü yanıyor saf huzur içinde.
Bu yıldızlara bakan yazı tahtaları Metal yorgunluk ve yüzümüzden geçen Onca ton rengi Ve birden sarhoş oluyorum Nasıl uzuyor içimdeki şaman..
Sesler Titrek ağaçlar gibi Susuşun, susuzluğun ne olduğunu bilir kökümüze çekilip kömürleşelim Koro halinde bağıralım ırmaklara, Ve Peru’da yitik bir kentli lilith’in boynu Odin’in sakalı kesik Onu saat ipliğimden duyuyorum Karahindiba ağızlarda bir çıtırdama var Dişimiz var Ellerimiz Ve etnika söylüyor beyaz teller içimizde Ya da rakkase gibi çok güzelken Bekledik Ormana dokunmasın balta vuruşumuz Biraz çam sakızı çiğneyelim Eski revnaklar, kesik notlar gibi Geceleri tespih sayıyoruz ay bellerinde..
,,,
Her sözde tin sessiz odadır sevgilim Tuz ateşten de öte Sonsuz uzanmış gibi, öyle diyoruz Çemberin içinde taşlar taşlara konuşmaz Pervanedir tuzun yanışı Her şey, gece yarıları ıssızlık Uyumuyoruz Karanlık ağaç kabuğunda durmuşken Kahveni al gel sen Ben reçeli alayım ve kedilerimi…
oysa ölüm bir çiçeğin pas tutmuş sessizliği altında, öpmek için gecenin solucanlarını çağırıyorum ve bir iz taşıyorum. kim bilir ve bulur süretini kuyulardan göğe..
***
şimdi dursun ayın yükselişi, merdiven basamağında eksile, eksile kendini arayan gezginin çığlığı bu tayflardan oluşmuş incecik tül gibidir, kılıçlar dokunur hava buz çıplağım koyu bir motifin koynunda diyorum dilim uzuyor.
ön lobun sinir taşlarını bilirim vian zihni açık bir tiyatro değil bu çek elini budur, şudur odur gösterme, o parmak düşer karanlık perdeyim söz dediğim ağızda kilit avuçta sır ve uyumaktayım tozun rengi tozun dansı ve akmaktayım bir ece ayhan olunsaydı öperdi alnımın ortasında, o kantoları soyut an, ünlem gece bir papürüs ve böyle buyurdu zerdüşt’m;
koy kafanı bir sabunluk, kuzeyde çam ağacı içmişiz, mesele bu, mesele hava civa, civata kulak zarı, dört duvar, çat kapı istanbul bize tepeden güldüm istanbul bize tepeden güldüm istanbul bize tepeden güldüm istanbul sana tepeden güldüm bir de buradan yak. gak gak guk ilham’i de öpeyim, ilham dediğim ot bok püsür. savaşma seviş kiraz ağacında bir kılıç obba kılıç, taiçi kılıç stanpoli bir örümcek, iki örümcek, zehirli örümcek.
çek ellerini bakir bir ağacın gölgesinden ve sunağın üzerine yerleştir. solucanlı gece, hayali ayinler ve patlamalar.
bazen kafka da bir çığlıktı fırtınanın dövdüğü uçurum titreyen karanlık demir bariyerlerle örtülü ve ay ne güzel duruyor ve bir çağrı yapıyor.
içiyorum bu çılgın delilik, köpek dişlerimin gıcırtısı kül olan kanto ağacı gibi dilimin söylediği her şey vücudunu dönüştüren müziğe eşlik ediyorum bazı melodilerin uyumaya ihtiyacı var;
” o harmonie’lere çekilmiş orospular gibi kantoları o kantoları soyutlanmış ırmaklarda ölü bütünü çizerler ölümcülükler oynarlarmış ağdı durdu parmaklarından estamplara boğulup gittiler hep”
sasnkrit küllerin seni yuttuğu bir zaman vardı kaburgada hançer gece sapları ve henüz gün ışığına çıkmamış yağmurun ördüğü ağızda korunaklı çitler ve sen içimde büyüyorsun.
***
gözlerimin karanlığında trompet yüksekliği nefes almayı durdurur onarılmaz acılar içinde uyuyan ve kozasına kapanan eğrelti otu dağınık yansımalar ve brahma sessizliği içinde ay uluyor burada duruyor demir bariyerler büyütüyor ve çekiçlerden kan damlıyor biliyorum, inanıyorum dans etmeye gittik, ölü yol şarkı söylemeden ve hasta bir katırın üzerinde ne lanet bir rüzgardın ne lanet bir rüzgardım.