Metin, felsefenin laboratuvar önlüğünü ters yüz edip üzerine pembe rujla karalamış bir komploydu. İçindeki kadın, bir asistan değil, belki de kaosun kendisinin en deneyimsiz çırağıydı.
“Şimdi dinle,” dedi, sesinde bir stand-up’çının yarım kalmış esprisinin gerilimi vardı. “Derrida’nın ‘merkez yoktur’ lafını duydunuz ya? İşte yatağımın altında, sarı saçları elektriklenmiş, havası biraz inik bir plastik şişme kadın var. O, bunun patlamış halini temsil ediyor. Yokluğun merkezi değil, varlığın gülünç bir fazlası. Felsefe, onu ‘öteki’nin temsili’ falan diye açıklamaya çalışırken, o sadece ‘pıs’ diye bir ses çıkarıyor. Bu bir argüman değil, bu bir pıslama.”
O bir sahneydi. Zihnin son derece kaotik, son derece komik arka odası. Burada Eros, kendi kılığına girip felsefe yapmıyor; takma bıyık takıp, Sartre’la güreşiyor. Sartre “Cehennem başkalarıdır” diyor, Eros ise kolunu büküp “Hayır canım, ne alaka, cehennem bu plastik kokudur ve şu anda yatağın altında duruyor” diye fısıldıyor.
“Bu metin bir panik atak değil,” diye düşündü. “Bir panik gülüşü. Dünyanın tüm anlam katmanları, o pelte gibi, şişirilebilir bedenin üzerinde kayıp düşüyor. Erotik olan, sadece dokunuş değil, bu kaymanın kendisi. Absürt olanın içindeki o keskin, tanıdık heyecan. Varoluşsal bir krizi, düz bir bakış ve gevrek bir kahkaha ile karşılama biçimi.”
Mizah burada teoriyi döven değil, onunla dansa kalkan, iki adımda bir ayağına basan partnerdi. Ve bu dans, her şeyin – cinselliğin, varoluşun, dilin – aslında ne kadar inşa edilmiş, ne kadar şansa bağlı, ne kadar komik bir mizaha da dönüşeceğini gösteriyordu.
“Yani anlayacağın,” diye son noktayı koydu kendi kendine, kelimeleri zihninde çarpıştıra çarpıştıra, “burada ciddiyet, bir direniş eylemi olarak gülünçleştiriliyor. Teorinin kutsal metinleri, erotizmin klişeleri, hepsi aynı oyun hamurundan yoğrulmuş. Ben de onlarla oynuyorum. Bazen bir heykel çıkıyor ortaya, bazen de burnu olmayan bir kardan adam. Önemli olan, oyunun kendisinin farkında olmak. Ve belki de saçma mizahi kabul etmek.”
Metin işte böyle bir şeydi; Bir zihnin, kendi kaosunu kucaklayıp, ona komik bir selam verdiği an. Ciddiyetin kabuğunu kırıp, altındaki oynak, parlak, biraz ürkütücü ve son derece eğlenceli şeyi gösterdiği yerler oluyordu.
İşte orada, şu an, tam da kutsal suskunluğun ortasında bir pııııs sesi duyuluyor.
Bu bir yabancılaşma sembolünün çıkardığı ses değil. Bu, evrenin dikiş yerlerinden sızan komik bir itiraftır. Plastik bir ruhun, felsefi bir gaz çıkarmasıdır. Düşünün: Binlerce yıllık arzu retoriği, Platon’dan Lacan’a uzanan o görkemli fikir katedrali… ve onun en somut, en acınası tezahürü, havalı bir oyuncaktan yavaşça kaçan sesten ibarettir.
Kahkaham, o sesin üzerine bindirilmiş bir ikinci patlamadır. Çünkü mizahın en derin, en felsefi hali, tam da burada yatar: Ciddiyetin beklenmedik bir şekilde sönüşü. Arzumuzun nesnesi, bir yandan bütün dünyaları vaat ederken, bir yandan da fizik yasalarına boyun eğer ve sızdırır. Bu, trajik bir aşağılanma değil; kurtarıcı bir alçakgönüllülüktür. O pıs sesi bana diyor ki: “Hey, görüyor musun? Buradaki her şey -sen, ben, bu bütün sahne- birazcık mizahi hava ile çalışabilir.
Bu, mizahın zirvesidir. Varoluşsal bir punchline’dır. Mizah, bir şeyi küçümsemek değildir. Mizah, bir şeyin tam olarak ne olduğunu görmek ve o gerçekliğin absürtlüğüne doğru, dehşetle karışık bir sevinçle gülmektir. Bu şişme bebek, ‘arzu nesnesi’ olmanın ne demek olduğuna dair en saf, en minimalist teoridir. Parlak, erişilebilir, konforsuz ve nihayetinde geçirgendir. Ve o pısssss, onun son sözüdür: bir manifesto, bir vedalaşma, bir mizahi var oluş.
Öyleyse kahkahamı bastırmıyorum. Onu, o plastik varlığın yaydığı sessiz, komik ışığa bir yankı olarak salıveriyorum. Çünkü biliyorum ki, o cızırtı, tüm o büyük sözlerin, büyük arzuların, büyük korkuların altında yatan temel müziktir. Ve ona gülmek, kaosa boyun eğmek değil, onunla bir anlaşma yapmaktır. Bir nefes alıp verme anlaşması. Hem alırken, hem verirken gülebileceğimiz hem de bir mizahi diyalektiğin akış şeklidir.