Lapis lazuli

bir buluntuyu bağışlıyorlar size
adı bilinmeyen atlasla kaplanmış ağır bir yük
bahsettiğimiz yokluğun gözleri, bir örtü gibi
bilinmezdi
zamanın acısı, yoksunluğa kanat vurmuş olanın içinde
damlayan zehir bir beyazlık, küçük iplikten süzülmüş.

siz dans ediyorsunuz, dansa duruyorlar
sonra
bir kahkaha patlıyor, kayıptı, kabuklanma zamanı
yaraları açılanlar, bir elin tuttuğu aşk,

sana adları fısıldayan bir sonbahar
bizlerse soyulmuş kızıl kabuk aryaları gibi,

ve kötüydü
ve gülümseyendi. o diyarlarda
köpürüp taşıyorlardı.
ve ben biraz lapis lazuli kokuyordum
kim kırdı. kim kanattı.

Kızıl Kabuk.

Fısıldadı. Gel.

Çatlaktan değil, çatlaktan önceki kırık düşünceden girdi. Kafatasım, gece denen yarığın kemiksiz ağzı. Tınlama, çınlama, bunlar sesin sahte rahatlığı. Bu, kemik iliğine karışan sessiz bir parçalanma emriydi. “Gel,” dedi, “kendini boyayan kışa. Siyahın üstüne sürülmüş pas kırmızısına. Beklenen sensin, bekleyen değil.”

Ben bekleyen değilim. Beklenenim. Pasif bir nesne, taşınan bir sonuç. Ayaklarımın altındaki çürüme, uzuvlarımın dışındaki değil, düşüncenin tahtalarında yürümenin gıcırtısı. Tiyatro? Tanrı’nın projeksiyon makinesinin bozuk film şeridi. İzlemekten vazgeçtiği değil, izleme eyleminin kendisinin bir yanılsama olduğu yer. Perdeler nemden küflenmiş mantar beyni, hava kurşunlaşmış bir soluk. Ve bahçe…

Bahçe yok. İllüzyon var. Ağaçlar, kabuğun soyulmasıyla geriye kalan sinir ağları. Et yok, öz yok. Sadece aryalar; notalar değil, aralıklar, boşlukların anatomisi. Rüzgâr, gölgeleri değil, gölge olma ihtimalini sallıyor. Her şeyin bir dublörü mü var? Yoksa asıl olan dublör mü? Ben, bu çağrının echosu, kendi varlığımın hayaleti. Kızıl, kan değil, renk değil, bir yanma biçimi. İçimde sönmeyen şeyin dışarı vurmuş, her şeyi kaplamış hali.

Zemin çöküyor. Islaklık bir çığlığın başlangıcı mı, yoksa çığlığın kendisi mi? Taşlar kayıyor. Bir bedenin kemiklerinin bağlarını kaybedişi gibi. Ve çatlaklar. Çatlaklar, yüzlerin mezarları. Yüzler, tuzla mumyalanmış sessizlikler. Gözyaşı değil, gözyaşının kristalleşmiş hatırası. Seyirci? Hayır. Sadece yansıtılmış suçluluk. Taşın içindeki mahkûmlar. Belki de ben onları oraya hapsettim. Belki de hepsi benim.

Işık ölmüyor. Işık, karanlığın daha yoğun bir haline dönüşüyor. Her sönüş, retinada yeni bir yanık. Anlıyorum. Burası tiyatro değil. Bir konsept. Bir zihnin kendi içinde yarattığı labirentin duvarları. Kızıl kabuk, benliğin son sertleşmiş katmanı. Ve ben, içinde çatlayan öz. Sahneyi seyreden seyirci, seyredileni oynayan oyuncu, oyunu yazan yazar… Hepsi birbirinin sahtesi. O ses, replik değil, düşüncenin kendi kendine yaptığı bir müdahale. Çatlağımdan sızan değil, çatlağı yaratan.

Ve ayna. Karşımda. Işık yok olurken, ayna da yok oluyor. Ve yansıma. Yüzüm dağılmıyor. Asla bir bütün olmadı ki. Sadece parçaların geçici bir konsensüsüydü. Şimdi o konsensüs bozuluyor. Gözlerim bir yıldız patlamasının kalıntısı, ağzım bir kapının eşiğindeki hava akımı. Kızıl kış, aryalar, tuz maskeleri, fısıltı… hepsi aynı şeyin farklı adları. Aynada gördüğüm, isimlendirmenin çöküşü.

Geriye kalan; Dağılma sürecinin durağanlığı. Bir kırılma anı sonsuza uzatılmış. Her cam parçasında, bütünün imkânsız bir açısı. Çarpık değil, sadece tek perspektifli. Ve o fısıltı, bu sefer benim boğazımdan, dilimden bağımsız;

“Geldin.”

Gelmek fiili geçmiş zaman. Burada zaman yok. Hep buradaydım. “Geldim” diyen, şu an parçalanan illüzyon. Kırılmanın tam ortasında olmak, kırılmış olmanın ta kendisi. Seyretmek ve seyredilmek, aynı eylemin iki ucu değil, aynı noktanın iki adı. Ben, onun sessizliği değilim. O, benim çığlığım değil. Ben, “ben” ve “o” ayrımının çözüldüğü yerdeki hiçlik. Kızıl kabuk, çatlamış. Kızıl bir kış.İçinde sadece çatlaktan süzülmüş bir retina boşluğu .Zehir kadar güzel.

Valerius’un sofrası

valerius,
ne kadar sertleşmişsin ki
taş gibi bir kalp geliştirmişsin,
küçümseyen bir sidikli kontese aşık olacak kadar.
yumuşak yataklar,
öğleden sonranın uyuşuk ışığı
ilahi şaraplar ve boğuk sesler
sabah esintisine emanet.

seni kolayca kızartmak için,
ekstra rüzgar üfledi,
hephaistos’un ateşini serbest bıraktı,
ama bu yeterli olmadı
ekstra rüzgar üfledi,
sazını titretmek için.

sarı kehribarın içini
yağladı, bal döktü,
avuç içine tükürük taşı koydu
ve senin için akayı söndürdü
özlemle baktı
elinin güzelliğine,
suç ortaklığı içinde..

valerius,
benim güzel erkek fahişem,
o direğin tepesine o kadar yükseğe oturdun ki
zenginlik taştı, göbeğin gelişti
ama kamışın
bir türlü titremedi.

Varoluşsal mizah. / Tııııısss

Metin, felsefenin laboratuvar önlüğünü ters yüz edip üzerine pembe rujla karalamış bir komploydu. İçindeki kadın, bir asistan değil, belki de kaosun kendisinin en deneyimsiz çırağıydı.

“Şimdi dinle,” dedi, sesinde bir stand-up’çının yarım kalmış esprisinin gerilimi vardı. “Derrida’nın ‘merkez yoktur’ lafını duydunuz ya? İşte yatağımın altında, sarı saçları elektriklenmiş, havası biraz inik bir plastik şişme kadın var. O, bunun patlamış halini temsil ediyor. Yokluğun merkezi değil, varlığın gülünç bir fazlası. Felsefe, onu ‘öteki’nin temsili’ falan diye açıklamaya çalışırken, o sadece ‘pıs’ diye bir ses çıkarıyor. Bu bir argüman değil, bu bir pıslama.”

O bir sahneydi. Zihnin son derece kaotik, son derece komik arka odası. Burada Eros, kendi kılığına girip felsefe yapmıyor; takma bıyık takıp, Sartre’la güreşiyor. Sartre “Cehennem başkalarıdır” diyor, Eros ise kolunu büküp “Hayır canım, ne alaka, cehennem bu plastik kokudur ve şu anda yatağın altında duruyor” diye fısıldıyor.

“Bu metin bir panik atak değil,” diye düşündü. “Bir panik gülüşü. Dünyanın tüm anlam katmanları, o pelte gibi, şişirilebilir bedenin üzerinde kayıp düşüyor. Erotik olan, sadece dokunuş değil, bu kaymanın kendisi. Absürt olanın içindeki o keskin, tanıdık heyecan. Varoluşsal bir krizi, düz bir bakış ve gevrek bir kahkaha ile karşılama biçimi.”

Mizah burada teoriyi döven değil, onunla dansa kalkan, iki adımda bir ayağına basan partnerdi. Ve bu dans, her şeyin – cinselliğin, varoluşun, dilin – aslında ne kadar inşa edilmiş, ne kadar şansa bağlı, ne kadar komik bir mizaha da dönüşeceğini gösteriyordu.

“Yani anlayacağın,” diye son noktayı koydu kendi kendine, kelimeleri zihninde çarpıştıra çarpıştıra, “burada ciddiyet, bir direniş eylemi olarak gülünçleştiriliyor. Teorinin kutsal metinleri, erotizmin klişeleri, hepsi aynı oyun hamurundan yoğrulmuş. Ben de onlarla oynuyorum. Bazen bir heykel çıkıyor ortaya, bazen de burnu olmayan bir kardan adam. Önemli olan, oyunun kendisinin farkında olmak. Ve belki de saçma mizahi kabul etmek.”

Metin işte böyle bir şeydi; Bir zihnin, kendi kaosunu kucaklayıp, ona komik bir selam verdiği an. Ciddiyetin kabuğunu kırıp, altındaki oynak, parlak, biraz ürkütücü ve son derece eğlenceli şeyi gösterdiği yerler oluyordu.

İşte orada, şu an, tam da kutsal suskunluğun ortasında bir pııııs sesi duyuluyor.

Bu bir yabancılaşma sembolünün çıkardığı ses değil. Bu, evrenin dikiş yerlerinden sızan komik bir itiraftır. Plastik bir ruhun, felsefi bir gaz çıkarmasıdır. Düşünün: Binlerce yıllık arzu retoriği, Platon’dan Lacan’a uzanan o görkemli fikir katedrali… ve onun en somut, en acınası tezahürü, havalı bir oyuncaktan yavaşça kaçan sesten ibarettir.

Kahkaham, o sesin üzerine bindirilmiş bir ikinci patlamadır. Çünkü mizahın en derin, en felsefi hali, tam da burada yatar: Ciddiyetin beklenmedik bir şekilde sönüşü. Arzumuzun nesnesi, bir yandan bütün dünyaları vaat ederken, bir yandan da fizik yasalarına boyun eğer ve sızdırır. Bu, trajik bir aşağılanma değil; kurtarıcı bir alçakgönüllülüktür. O pıs sesi bana diyor ki: “Hey, görüyor musun? Buradaki her şey -sen, ben, bu bütün sahne- birazcık mizahi hava ile çalışabilir.

Bu, mizahın zirvesidir. Varoluşsal bir punchline’dır. Mizah, bir şeyi küçümsemek değildir. Mizah, bir şeyin tam olarak ne olduğunu görmek ve o gerçekliğin absürtlüğüne doğru, dehşetle karışık bir sevinçle gülmektir. Bu şişme bebek, ‘arzu nesnesi’ olmanın ne demek olduğuna dair en saf, en minimalist teoridir. Parlak, erişilebilir, konforsuz ve nihayetinde geçirgendir. Ve o pısssss, onun son sözüdür: bir manifesto, bir vedalaşma, bir mizahi var oluş.

Öyleyse kahkahamı bastırmıyorum. Onu, o plastik varlığın yaydığı sessiz, komik ışığa bir yankı olarak salıveriyorum. Çünkü biliyorum ki, o cızırtı, tüm o büyük sözlerin, büyük arzuların, büyük korkuların altında yatan temel müziktir. Ve ona gülmek, kaosa boyun eğmek değil, onunla bir anlaşma yapmaktır. Bir nefes alıp verme anlaşması. Hem alırken, hem verirken gülebileceğimiz hem de bir mizahi diyalektiğin akış şeklidir.

lili marlen

o atlaslara çarpan
bir saat asılı göğsümde,zagrep radyosunda
yelkovanlar geri çekilmiş,
sen hâlâ
dönmeyen bir askere şarkı söylüyor gibisin.

kasvetli zamanın ardında
izlenemezdi adsızları fısıldayan
ruhunun uçuşu
soğuk duvarıma mühürlenmiş gözlerin boğuşuyor
kımıldamıyorum. zihnini delik deşik ediyorum
ve sessizce bakışıyoruz seninle;

lâcivert topuklarımın çatırtısı, tik-tak,
lambanın altında öte bir zamana doğru.

tablo : saphilopes

…….

dilim kadehlerle sınanıyor bu kederin,
gece yarısı sessizleşen anılarla içiyorum yokluğunu.
boş değil baba,
şehrin göbeğindeki tüm tramvaylar odamda çığlık atıyor
senin adını fısıldıyor
insanın bir omzu eksikken nasıl yaşlanacağını öğrenmesi gibi.

boşuna değil baba; ey ölüm, yağmuru dinliyorum
kalbime dokunuyor uyuması.

dört gece

kalkıp pencereyi açıyorum
biri madrigal söylüyor
dağlara ve ırmaklara.

çok kelimeler estampların kara mürekkepleri
bir gülümseyiş, sandalyelerin hafızası
ve dipsiz ellerin suskunluğu
istanbul’da yağmur varken.

tüketemezmişler hiç karanlığı
ara sokağın kahve kokusu
olurlarmıs akşamları
ve ağlarken hep janis’ten summertime
sen ki dört heceli bağırıyorsun
dirilmiş bahçeler ve cezayir menekşelerim.