Gece yarısı, odanın içinde bir ağırlık vardı. Duvarlar nefes alıyor gibiydi, sıvaların altında bir şeyler kıpırdıyor, saat ilerledikçe gölgeler kendi aralarında fısıldaşıyordu. Ay, camın ardında öylesine bol ve parlaktı ki sanki gökyüzü doğum sancısı çekiyor; her sancıda yeni bir yıldız düşüyor, her düşüşte odanın içine kısa, keskin bir ışık sızıyordu. Yatağın kenarında oturuyordum; ellerim dizlerimde, parmaklarımın arasında hâlâ bir jiletin soğukluğu duruyordu. Yorganın kıvrımı, bir kumsalda dalganın vazgeçtiği yer gibi çizilmişti yere. O uyuyordu. Nefes alışı, derin ve düzensiz, birinin boğazını sıktıktan sonra geri çektiğin eller gibi titrek. Odanın köşesinde, komodinin üstünde yarım kalmış bir bardak su vardı; suyun içinde ay ışığı eriyor, dibe çökmeyen bir bulut gibi salınıyordu.
“Leşim leşimin üstünde tüter,” diye fısıldadım. Kendi kokumu duyuyordum. Ölü bir şeyin kokusu değil, daha çok uzun süre aynı yerde bekleyen bir vücudun unutkanlığı. Perdelerin aralığından sızan ay, yere dörtgen bir havuz yapmış, toz zerrecikleri bu havuzda yüzüyor, ağır ağır batıyordu. Oysa ben bu gece onu öldürmüştüm. Bir bıçakla, bir yastıkla değil; daha beter bir şeyle; Onu, kendimi bildim bileli sevdiğim her şeyden daha çok sevdiğimi söyleyerek.
Ama Ulysses, daha önce davranmıştı. Kalbimi çoktan sökmüştü.. Odanın tavanında, sıvanın çatladığı bir yer vardı; bu çatlak, bir nehir yatağı gibi kıvrılıyor, karanlıktan karanlığa akıyordu. Ulysses’in yüzüne vuran ay ışığı, onu mermerden bir heykele döndürmüştü.
Uyandığında, gözlerini açtığında yapacak ilk şeyi biliyordum. Jiletle yüzünden uykuyu sıyıracaktı. İnce, pembe bir çizgi çekecekti elmacık kemiğinden başlayıp çenesine doğru. Uyku, onun için katılaşmış bir reçineydi; her sabah kazımak zorundaydı. Bu hareketinde, tıpkı Ulysses gibi bir şey vardı. Zaten o da Ulysses’ti. Her sabah yolculuğuna böyle başlardı. Bir yara açarak, bir acıyı tazeleyerek. Çünkü dönüş yoktu. Eve dönüş yoktu. Ben de onun İthaka’sı değildim artık. Pencerenin dışında, rüzgâr olmayan bir gecede ağaçlar usulca sallanıyor; dallar, bir şeyi işaret eder gibi aynı yöne eğiliyor, sonra vazgeçiyordu.
“Nasıl olsa Ulysses en benzeyeceği gibi bir adam,” dedim sessizce. Yani hiçbir şeye tam olarak benzemeyen, her şeye sadece benzeyen. Tıpkı şimdi yanımda uyuyan bu Ulysses gibi. Aşka benziyordu, ama aşk değildi. Kana benziyordu, ama kan akmıyordu. Ölüme benziyordu, ama ikimiz de nefes alıyorduk. Odanın içindeki ağırlık artık bir eşyaydı; dört duvarın arasında sıkışmış, nefes alan, yutkunmayan bir canlı. Ay, camın ardında iyice yükselmiş, gökyüzünün tam ortasında bir göbek bağı gibi sallanıyordu.
Sonra Ulysses döndü. Uyurken bile, yastığın altına uzanıp jileti buldu parmakları. Gözlerini açmadan, alışkanlıkla, bir cerrah soğukluğuyla çizdi yüzünü. Uyku, ince bir deri gibi soyuldu. Altından yorgun, fakat uyanık bir adam çıktı. Odanın içi bu hareketle birlikte küçüldü; tavan alçaldı, duvarlar yaklaştı, ay ışığı keskin bir bıçak halini aldı.
Bana baktı. “Ne yapıyorsun?” dedi.
“Seni öldürdüm,” dedim.
Bir an durdu. Jileti yastığın altına geri itti. Sonra kalktı, üstündeki tişörtü çıkardı. Yara izleri vardı sırtında, benim değil, kendisinin. Her sabah uykuyu sıyırmanın izleriydi bunlar, her sabah biraz daha ince, biraz daha derin. Bu izler, ay ışığında haritalara benziyordu; hiçbir denize kıyısı olmayan kıtalar, hiçbir limana varmayan rotalar.
“Peki,” dedi Ulysses. “Ama sevişmeye geldik.”
Ve haklıydı. Bu ölüm, bu sökülmüş kalp, bu yolculuk, bu İthaka hepsi bir bahaneydi. Gerçekten yapmaya geldiğimiz şey, nefes alırken birbirimizin ciğerlerini sökmekti. O gece, ay batana kadar, leş leşin üstünde tüttü. Odanın duvarları eridi, tavan göğe karıştı, yer deniz oldu. Gökte bol aylı bir geceydi. Ve aşk, tam olarak buna benziyordu; bir cinayetin kanlı avucunda, bir mektubun kayıp zarflarında, bir jiletin ucunda sallanan uykuda. Ama yine de, yine de sevişmeye geldik. Şafak sökerken, Ulysses yastığın altına uzandı, jileti çıkardı, yüzüne henüz düşmemiş günü kazımak için bekledi. Ve ben, onun İthaka’sı olmadığımı bilerek, yine de yanında oturdum. Çünkü dönüş denen şey, zaten hiçbir zaman eve varmak değildi. Dönüş, her sabah aynı yarayı açabilmekti.
görsel.pinteres.




