Savaşlar ve Çocuklar

Tüm metinlerde vardı. Belgeseller anlatıyordu.

Trieste’den Belgrad’a giden tren, Cuma akşamları biraz daha kalabalık olurdu. İtalyan basınının “savaş turistleri” dedikleri adamlar, sırt çantalarında dürbünler ve yeni aldıkları nişancı tüfekleriyle yolculuk ederlerdi. Hafta sonu için Saraybosna tepelerine gidiyorlardı. Pazartesi sabahı işbaşı yapmak üzere.

O tepelerde, üç buçuk yıldır kuşatma altında inleyen bir şehir vardı. Saraybosna. Aşağıda insanlar ekmek kuyruğunda vurulurken, yukarıda bu adamlar dürbünlerini ayarlıyor, hedef talimi yapıyorlardı. Bazıları daha önce hiç askerlik yapmamıştı. Sadece öldürmek için gelmişlerdi. Hafta sonu keskin nişancılar.

***
Srebrenitsa, Temmuz 1995.

Şehir, ezan sesleriyle uyanırdı eskiden. Minarelerden yükselen salaş sesleri, Drina Nehri’nin şırıltısına karışırdı. Şimdi ortalık sessizdi. Sadece rüzgâr esiyordu, o da tozu toprağı kaldırıp duruyordu.

Potaçari’deki akü fabrikasının etrafı, insan seliydi. Yirmi beş bin Boşnak, Birleşmiş Milletler’in “güvenli bölge” dediği bu yere sığınmıştı. Oysa güvenli hiçbir yer yoktu artık. Dört yüz Hollandalı barış gücü askeri, ellerinde silahlarıyla öylece duruyor, kendi hükümetlerinden gelecek talimatı bekliyorlardı. Talimat geldiğinde, kapıları açtılar.

Ratko Mladiç, atının üzerinde girdi Potaçari’ye. “Sırp Kasabı” diyorlardı ona. Çocuklara şeker dağıttı önce. Sonra adamlarına emir verdi: “On iki yaş üstü erkekleri ayırın.”

Anneler oğullarını bırakmamak için direndi. Askerler dipçikledi, tekmeledi. Küçük çocuklar annelerinin eteğine yapıştı, askerler onları zorla ayırdı. Bir kadın, on üç yaşındaki oğlunun kolunu bırakmadı diye parmakları kırılana kadar dövüldü. Oğlunu kamyona bindirdiklerinde, arkasından koştu, düştü, kalktı, yine düştü. Kamyon toz bulutu içinde uzaklaştı.

Kadınlar başka bir yöne sürüldü. Akşam olduğunda, fabrikanın loş koridorlarında, gözleri korkudan büyümüş kız çocuklarının çığlıkları yankılanıyordu. On iki yaşında, on üç yaşında… Askerler sıradaydı. Sabaha kadar sürdü bu. Sabah olduğunda, bazı kızlar artık yürüyemiyordu. Tecavüz ediyorlardı. Bazıları hiç konuşmuyordu. Bazıları ise cansız yatıyordu beton zeminin üzerinde.

Dağlara kaçmaya çalışan on iki bin kişi, ormanlık yollara döküldü. Yaşlılar, çocuklar, babalar… Susuzluktan dudakları çatlamış, açlıktan karınları şişmişti. Tepelerde, ağaçların arasında, hafta sonu keskin nişancıları yerlerini almıştı bile. Dürbünlerle bakıyor, nefeslerini ayarlıyor, tetiğe dokunuyorlardı.

Bir baba, sırtındaki beş yaşındaki oğluyla koşuyordu. Mermi geldi, baba yere yığıldı. Çocuk düştü, kalktı, babasını salladı. “Baba kalk, baba kalk” diye ağlıyordu. Bir mermi daha geldi. Çocuk sustu.

Üç bin kişi ancak ulaşabildi Tuzla’ya. Dokuz bin kişi, ormanların içinde, derelerin kenarında, kayaların arasında cansız yatıyordu şimdi. On günde on bin kişi. Avrupa’nın göbeğinde, yirmi kilometrelik bir yolda.

Yıllar sonra, toplu mezarları açtıklarında, kemikler birbirine karışmıştı. İş makinaları, cesetleri bir yere yığmış, sonra başka bir yere taşımış, üzerlerine kireç dökmüş, yakmaya çalışmıştı. Bir kemiğin kime ait olduğunu anlamak için DNA testi gerekiyordu. Babalar oğullarıyla, kardeşler kuzenleriyle karışmıştı.

Bugün, Potocari’deki anıt mezarlıkta, her 11 Temmuz’da toprağa verilen yeni cesetler var. Yirmi yıl sonra hâlâ bulunuyorlar. Mezar taşlarında isimler ve isimsizler.
***
Trieste’den kalkan trende, hafta sonu dönüşü yapan “savaş turistleri” vardı yine. Belgrad’da aktarma yapacak, oradan İtalya’ya geçeceklerdi. Çantalarında hatıra fotoğrafları, anlatacak hikâyeler, belki de bir künye. Pazartesi sabahı işbaşı yapacak, ofislerinde kahvelerini yudumlayacak, meslektaşlarına “nasıl bir hafta sonu geçirdiklerini” anlatacaklardı.

Drina Nehri hâlâ akıyordu Srebrenitsa’nın yanından. Nehir, bazen kemik parçaları getiriyordu kıyıya. Çocuklar oynarken buluyordu onları. Küçük bir kaval kemiği, bir kafatası parçası. Nehir unutmamıştı. Nehir asla unutmaz.

Ve her gece, Potaçari’de rüzgâr estiğinde, akü fabrikasının paslanmış kapıları gıcırdıyordu. Kim bilir, belki de o kapılar, içlerinde yaşananları haykırıyordu sessizce. Belki de bir gün, tüm dünya duyar diye.

Ama duyan yoktu. O zaman duymamıştı, şimdi de duymuyordu.

Savaş bitmişti çünkü. Savaş, insanlar unuttuğu zaman biterdi. Oysa ölüler unutmazdı. Onlar toprağın altında, kemikleri birbirine karışmış, isimsiz, kimliksiz, suskun bekliyorlardı. Belki bir gün, diye. Belki bir gün biri gelir de, “Neden?” diye sorar, diye.

Ama gelen yoktu. Sadece rüzgâr esiyordu, o da tozu toprağı kaldırıp duruyordu. Ve Dünya’nın her yerinde katliamlar devam ediyordu. Dünyanın her yerinde silah tüccarları ceplerini dolduruyordu. Dünyanın her yerinde binlerce çocuk ölmeye devam ediyordu.

Dünyanın her yerinde belgesel filmler yapılıyordu. Dünyanın her yerinde metinler yazılıyordu ve değişen birşey yoktu.

Sis

Sis dağılmıyor. İnadına sarıyor her şeyi, toprağın, külün ve barutun kokusunu boğazımıza tıkıyor. Önümüzde uzanan, bir zamanlar şehir denen şeyin iskeleti. Yanmış tanklar, oyuncak gibi devrilmiş; apartmanların boş göz çukurlarından gökyüzüne bakıyoruz, o da tıpkı onlar gibi gri ve boş.

Adımlarımız kırık camların ve dökülen sıvaların üzerinde yankılanıyor. Bir okulun önünden geçiyoruz. Duvarlarındaki kara lekeler, neşeli resimlerin son hali. Bahçede, rüzgârda usulca sallanan yanmış bir ip parçası. Bir zamanlar ona tutunan bir çocuğun nefesini, kahkahasını hatırlıyor sanki. Şimdi sadece rüzgâr var.

Yürüyoruz. Her şey gri, her şey ölü. Taşların arasında, inadına yeşeren bir ot görüyorum. İncecik, eğri büğrü, ama dimdik. Yaşam dediğin, belki de en çok buna benziyor. Ona bakıyorum, sonra tekrar önüme, sise, yanmış ipin sallandığı boşluğa. Bir adım daha atıyorum. Sis her şeyi örtüyor

Fotoğraf.pinteres.

sesler

I.

virajların sessizliği
köklerin altında, karanlıkta bir çağrı
göz kapakları asla kapanmaz
dilin hatırası
saati bükerek ve gün batımını kırbaçlayarak
gece böyle kalsın diye

orada
dağlardan esen rüzgar
ruhumuzun derinliklerine işler
ve nilüferler fısıldayarak diz çökerler.
suda boğulan su gibi
duyulabilmek için kollarını gökyüzüne uzatır.

II.

gecemi yönlendiren bilge
bu kayanın gözlerinde bir keşif arıyorum
görünmez ellerin
başka rüyalardan gelen
bir esintiden gelen,

buzun mavisi. ateşin kırmızısı
orada başlayan müzik
ağaçlar
gövdelerini alırlar
ölçerler, keserler
söze dönüştürürler

III.

orada sakuralar yeniden çiçeğe duracak sevgilim
yeniden çiçeğe duracak.
“`

Ressam
Egon Schiele

Çay kaynadı. Lulişka mırıldandı. Herşey Uçtu

İçim daralıyor. Daralıyor ama bir yandan da tanıdık geliyor. Ressam her santimi doldurmuş, bilinçli mi bilinçsiz mi emin değilim ama doldurmuş işte. Binlerce figür, birbirine dolanmış kollar bacaklar dallar, desenler desenler desenler… Göz nereye kaçsa bir şey yakalıyor ama hiçbir şeyi tam göremiyorsun. Kaosun içinde kaybolup gidiyorsun. Sonra fark ediyorsun; Kaybolduğun yer, aslında senin ağırlığın.

Oh Tanrım. Mutfaklar. Tanrım. Buzdolabının kapağı. Manyetoların altından fatura uçları fırlamış, çocuk resimleri solmuş, alışveriş listeleri birbirine yapışmış, magnetler üst üste binmiş, altındaki beyazlık diye bir şey yok, unutulmuş. Televizyon sehpası. Dergiler devriliyor, gazeteler sararmış, örgü ipleri dolanmış, düğmeler kavanozdan taşmış, saç tokaları, bozuk paralar, eski piller. Elinde bir şeyle, onu bir yere sıkıştırmaya çalışanlar. “Boşluk insanı üşütürmüş.”

Belki de bu yüzden hep üşüyorum. Eve geldim. Duvarlar bembeyaz. Sadece beyaz. Ama kalabalıklar içimde bir yerde yankılanıp duruyor. “Burası çok soğuk görünüyor, bir şeyler asalım, bir şeyler koyalım, bak şu düğmeler ne güzel durur orada…” Ve bir yerlerde, o düğmelerin, faturaların, manyetoların altında kalmış olanlar… Kaybolmaktan korkuyor olabilirler mi acaba. Belki de çoktan kaybolmuşlardır. Sadece nefes almaya çalışıp üstündeki her şey biraz daha ağırlaşıyor olabilir mi. Sistem bizi ne çok ağırlaştırıyor.


Zihnimin dayanılmaz hafifliği.

Elimdeki çekiçle tüm tabloları indirdim. Cam paramparça oldu, tuvale saplandı. Mutfağın doluluğu uçtu. Bir tekme de buzdolabına… Manyetolar fırladı, faturalar havada uçuştu, düğmeler yerlere saçıldı, dergiler dağıldı, örgü ipleri çözüldü, her şey birbirine karıştı.

“Kafan güzel mi?” dedi Lulişka, “Umarım benim ıslak mamayı da fırlatıp atmazsın.”

Cam kırıkları yerde parlıyordu. Duvarda, tablonun arkasında kalmış o beyazlık… Tertemiz. Hiçbir şey yok. Ne desen, ne figür, ne anı, ne suçluluk. Ne kaybolmuşluk. Ne doluluk. Ne varlık.

Ciğerlerime dolan havayı hissettim ilk defa. Soğuk değildi. Özgürdü. Etrafa saçılan her parça, üzerimden düşen bir yüktü sanki. Şu anda dağılan sadece cam ve ahşap değil, nesiller boyu biriken “doldurmalısın”lar, “boşluk kötüdür”ler, “bir şeyler eklemelisin”lerdi.

Yerdeki kırıkların arasında, hiçliğin içinde, dimdik durdum.

“Kafam güzel,” dedim Lulişka’ya.

O anda Lulişka büyüdü, on katı büyüdü, kükredi. Tüm kaybolan nesneler gerisin geriye konuldu. Ben kükredim, tüm nesneler hızlıca kaybolup gittiler. Evin içinde büyük bir kaos yaşanıyordu ki kapının kilidi sesiyle tüm nesneler havada durdu. Lulişka durdu. Ben durdum.

Kapı açılmadı.

O ses, dışarıdan değil, içeriden geldi. Göğüs kafesimin ortasından. Bir anahtarın kilidi döndürdüğü değil, paslı bir mandalın yerinden fırladığı sesti bu. Ve tam o anda, evin tüm duvarları göz kırpar gibi titredi. Bir an için saydamlaştılar, ardından yeniden katılaştılar ama bu kez yer değiştirmişlerdi. Mutfakla salon yer değiştirdi. Banyo tavanla. Tuvalet koridorla.

Sonra aniden rüzgâr esti. Gerçek bir rüzgâr. İçeriden esen. Göğsümün tam ortasından çıkıp evin her yanını dolaşan, dolaştıkça büyüyen, büyüdükçe azgınlaşan bir kasırga. Odadaki tüm nesnelerle beraber Lulişka ile bilinmeyen bir yere sürüklendik. Tüm nesneler havada döndü, döndü, karanlığın içinde kaybolduk.

“Gördün mü?” dedi Lulişka.

Sesi değişmişti. Artık konuşmuyor, düşünüyordu ve ben duyuyordum. Ya da ben düşünüyordum, o duyuyordu. Aradaki çizgi silinmişti.

“Gördün mü,” dedi yeniden, “kafandaki fantaziler bizi nereye götürdü?”

Yağmur yağdı, yağdı, küflendik.

Önce duvarlar küflendi. Yeşil, siyah, beyaz. Sonra eşyalar. Sonra Lulişka’nın tüyleri. En son ben. Küf, tenime işledi, damarlarıma karıştı, kanımla beslendi. Ve o anda anladım; Küf, aslında unutulmuşluğun toprağa dönüşme biçimiydi. Kaybolmuş anıların çığlıklarıydı.

Yağmur dindi.

Sadece Lulişka vardı.

“Kuru mama kaldı mı ?” dedi.

Fotoğraf.pinteres.

Dorian

İlk onu görmedim. Önce kokusunu aldım.

Toprak ve küf… Hayır, daha fenası. Bir mezardan çıkarılmış çiçekler gibi, güzelliğini kaybetmiş ama şeklini korumuş bir şeyin kokusu. Karanfil, belki? Evet, karanfil vardı. Ama çürümüş bir karanfilin, gecenin bir yarısı, varlığını duyurması gibi.

Sonra aynalar dondu.

Salondaki büyük Venedik aynası, üzerinde biriken buğuyla bana baktı. Oysa kimse nefes almamıştı. Kimse. Ama camın yüzeyi, görünmez bir dilin yaladığı bir tabak gibi mattı. İçimde bir ses, korkma dedi. Ama o ses bile korkuyordu. Sanki kendi yankısından ürkmüştü.

Odaya girdiğinde mumlar titremedi.

Anlıyor musun? Mumlar titremedi!

Alevler, görünmez bir el tarafından çizilmiş resimler gibi oldukları yerde kaskatı kesildiler. Işık vardı, ama ısı yoktu. Bu ışık, bir mezar taşının üzerine vuran ay ışığı gibiydi. Ölü bir ışık.

Ve Dorian Gray işte tam o anda belirdi. Ama bir kapıdan falan değil. Duvardaki gölgelerin arasından sıyrılıp geldi. Duvarda asılı olan tablolardan birinin içinden çıkmış gibiydi. Güzeldi. Tanrım, öyle güzeldi ki… Bu güzellik insanın boğazına sarılan bir ip gibiydi.

Yüzü, bir heykelin yüzüydü. Bir Yunan tanrısının alnı, çocuksu dudaklar. Ama gözleri… Gözleri birer kuyuydu. O kadar derin ve karanlıktı ki, içlerine baktığınızda kendi yansımanızı değil, içine düşüp kaybolacağınız bir sonsuzluk görüyordunuz. O gözler, yüzlerce yıl yaşamış, binlerce günah görmüş, ama hiçbir şeyden ders almamış bir ihtiyarın gözleriydi.

Elimde olmadan, “Kimsin sen?” diye fısıldadım.

Cevap vermedi. Sadece gülümsedi. O gülümseme, dudaklarının kıpırdanması değildi. Odanın duvarlarının hafifçe içe çökmesiydi. Eşyaların kendi gölgelerinden korkup kaçışmasıydı.

Yürüdü. Ama yürümek değildi bu. Yerle dans etmek gibiydi. Her adımında halı desenleri sanki kıvrılıp kaçışıyor, parkeler inliyor ama ses çıkaramıyordu. Arkasında bıraktığı izler, ayak izleri değil, zamanın kendisini sıyırıp aldığı boşluklardı.

Salonun ortasında durdu. Tam karşımda.

“Neden geldin?” diye sordum. Sesim, başka bir odadan geliyordu.

Gözlerini tavana dikti. Ben de baktım. Tavan yoktu.

Bakışlarımızın ulaştığı yerde, sonsuz bir gece vardı. Yıldızlar, bildiğimiz yıldızlar değildi. Onlar, kendi ışıklarıyla yanıp sönen, ama etraflarına karanlıktan başka bir şey saçmayan, hasta gözler gibiydi. Bir rüya görüyordum. Ama uyanıkken. Ve bu rüya, bir kabustu.

Tam o sırada, onu gördüm.

Dorian’ın arkasında, ondan biraz daha silik, biraz daha solgun bir gölge duruyordu. Bir tablo. Devasa bir tablo. Ama içindeki yüz, Dorian’ın yüzü değildi. Yüzler vardı. Binlerce yüz. Birbirinin içine geçmiş, çığlık atan, gülen, ağlayan, çürüyen yüzler. Ve hepsi, o an, bana bakıyordu.

Dorian elini kaldırdı. O el, bir ressamın fırçası tutan eliydi. Pürüzsüz, zarif, ölümcül. Parmağıyla havada bir çizgi çizdi. Çizdiği yerden, incecik bir kan sızmaya başladı. Kan yere damladı. Damlayan her damla, yerde küçük, kırmızı bir çiçeğe dönüşüyor, sonra açıp soluyor, solup kül oluyordu.

“Kaos,” dedi. İlk kez konuşuyordu. Sesi, kırık bir camın içinden yankılanan bir müzik gibiydi. “Yaratıcılığın tek kaynağıdır.”

Elleriyle havayı yoğurmaya başladı. Hava, bir hamur gibi şekil alıyor, renkler, şekiller, tanımadığım yaratıklar oluşuyordu. Bir an için odanın içi, yaşayan bir tabloya dönüştü. Duvarlar nefes alıyor, perdeler canlı varlıklar gibi kıvranıyor, eşyalar kendi aralarında fısıldaşıyordu.

Sonra durdu.

Her şey olduğu yere çakıldı. Tavan geri geldi, mumlar titremeye başladı, aynadaki buğu kayboldu. Ama o gitmemişti.

Hâlâ oradaydı. Bana bakıyordu.

“Ben geldim,” dedi. “Ve gördüğün her şey, artık biraz daha karanlık.”

Elimi yüzüme götürdüm. Parmaklarım, ağlayıp ağlamadığımı anlamak için yanaklarımı yokladı. Ama yanaklarım buz gibiydi ve ıslak değildi.

Odaya baktım. Her şey yerli yerindeydi. Ama her şey, biraz daha solgundu, biraz daha yaşlıydı. Sadece Dorian Gray, ilk geldiği andaki gibi, ürkütücü bir güzellikle, tam karşımda duruyordu.

Ve ben, ondan korktuğum kadar, bir daha gelmeyecek olmasından da korkuyordum.

Göğe sisin içine

gelip çattığında fındık zamanı
yağmur kokusunda.

nanaçkimi- anne-
atmacayla birlikte kuş mu avlayacaklar
yiyecekler mi onu

bir ıslıkla karşı yamaçtakine haber gönderecekler.

nanaçkimi,
o kuşlara yardım edemez misin
pelit ağacından bir gölge yap onlara

karayemişlerin altına gel anne
oraya gel. değirmenin yanına.

nanaçkimi
sen anlat
sen yine de anlat bana
bayırdan aşağıya aniden göğe yükseleyim

babamın avucu bir su kuşu tutuyor.

nanaçkimi
kuzeye, mısırların ülkesine gidelim.
o sisli buluta gidelim.