O burun… tanrım o burun yere değiyor, kazıyor toprağı, sarı, mum gibi eriyor ama erimiyor işte, sadece sızıyor, sızlıyor. Yanaklar çok kırmızı, çok çok kırmızı, utançtan mı, öfkeden mi, yoksa içindeki o çekirge kanat çırptıkça yüzüne vuran kan mı? Çekirge… nefret ediyorum, bacakları tüylü, içimde zıplıyor, boğazıma doğru tırmanıyor, karıncalar da orada, onun ağzının olduğu yerde, benim ağzımın olması gereken yerde, geveliyorlar, çürütüyorlar, etimi didik didik didikliyorlar.
Yukarıdayım, ben, evet o kadın benim, yükseliyorum, uçuyorum ama boğazımda bir düğüm, onun elleri mi? Hayır, onun elleri yok, sadece o kaya, o surat, o devasa kafa, beni izliyor, dikizliyor, kirpikleri rüzgârda kıvrılıyor, tıpkı o çürük dişler gibi. Kanayan dizler… kimin o dizler? Onun fantezisi mi, benim acım mı? Dizlerimde bir sıcaklık, yapış yapış, kan mı bu, bal mı, yoksa o karıncaların salyası mı? Ağzı oraya yakın, çok yakın, nefesi geliyor, pis kokuyor, ölü kokuyor, arzu kokuyor, aynı şey mi bunlar?
Mastürbasyon… ölümün kardeşi mi? Kendine dokunmak, çürümeye dokunmak gibi, her dokunuşta bir karınca daha, her zevkte bir kan damlası daha. O kaya, o surat, benim yüzüm mü yoksa? Aynada görsem tanır mıyım? O burun, o çekirge, o kırmızı yanaklar
ben miyim? Yoksa o muyum? Gala, Gala diyorlar bana, ilham perisi, fantezi, et parçası. Ama ben uçuyorum, yukarıdayım, aşağıdaki o kanayan, sürünen, karıncalanan şeyden uzakta. Uzakta mıyım? Dizlerim acıyor, boşluğa doğru çekiliyorum, o burun beni içine çekiyor, kum gibi akıyorum, sarı, mumsu, çürük.
Dur! Kes şunu. O çekirgeyi ez, karıncaları yak, o kanayan dizleri ört. Ama ellerim yok ki, ellerim o kayaya dönüştü, parmaklarım çekirgenin bacakları, tık tık tık tık, içimde, beynimde, kafatasımın içinde o yüz, o burun, o ağız, fellatio, yutmak, tükürmek, kan, karınca, arzu, iğrenç, güzel, ölüm, hayat, hepsi aynı çukurda dönüyor, dönüyor, dönüyor.
Ve ben hâlâ yukarıdayım, izliyorum, çığlık atıyorum sessizce, çünkü ağzım yok. Ağzım çekirge dolu.