Kam

Burada alaca ağaçlar doğuruyor
Ruhum dinginleşirken
Ateşi yutup
Yukarı üfledim
Taşa oyulmuş nehir
Ve hayat ağaçları.

..

Sen ise
Eline ağır muştalar geçiriyorsun
Kayın ağacında tanrı suyla’ya bak
Ala tomurtka atlılar
Şaman çizmesi
Ve geyik başlarıyla
Ay dolun’a hücum ettiler
Tuluma sarıp ırmağa attılar beni
.
.
.

Ne olur yükseğe sıçrama
Demir dövülerek uzarmış.

Reklamlar

İtalik

Niye beynimdeki böcekleri öldürmemi istiyorsunuz benden. Ne biliyorsunuz hakkımda. Hiçbir şey bilmeyenlerin bir kenara çekilmesi gerekmiyor mu? Sizleri kapı dışına koymam gerektiğini bildirmek zorundayım. Çünkü elleriniz yok.

İçimde ağır ve büyük böceklerin dolandığını biliyorum. Gitme noktasında, onları dışarıya çıkarma sevdasına ancak kendim karar verebilirim. Ben gösterebilirim onlara, o kapı aralığından nasıl çıkılacağını ve nasıl iyileşeceğimi, karanlığı açacak pencerelerimi, silkelenecek elbise tozlarını ve tabiatın kucağına nasıl koşacağımı ben bilebilirim değil mi? Çünkü genç bir kadının imgelemidir anahtar delikleri ve en büyük kâbusudur geniş alanın korkusuz panaromasındaki yörünge değişiklikleri. Tohum çıldırma noktasında başlamıştır. Herkes çıldıramaz. Bir kişinin kapalı perdeler arkasında sadece eviyle ve eşyalarıyla evli oluşunun neresi tuhaf ki…

Her yanım kusmuk dolu. Koltuklar, halı, döşemeler ve yanaşabildiğim perde uçları, her yanım hastalıklı bir sara nöbeti, korkular ve ışık hüzmeleriyle dolu. Üşüyorum da aynı zamanda. Çarçabuk sıcak suyun altına girmem lazım. Saçımdaki kusmuklar küvetin içine yapışarak kayboluyor. Yine de üşüyorum. Kalın bir havluya sarılıp yatak odasına geçiyorum. Perdeler simsiyah kalın örtülerle kapalı. Makyaj aynasının karşısında oturuyorum. Ayna buharlaşmış. İşaret parmağımla biriken buharı temizliyorum. Yüzüm aynada bana bakıyor. ‘’’ Hoş geldiniz Agorafobi’ya’’ Büyük bir şaşkınlıkla’’ hayır diyorum benim adım Maria’’ Elimle hızlıca dönen aynaya dokunuyorum. Yüzüm hızlıca dönüyor. Gözbebeklerim büyük ve küçük bir film şeridi gibi ayna döndükçe akan bir hiçlik. Aynadaki ‘’ ancayız Maria’’ diyor. ‘’ Hayır diyorum lanet olası kusmuk yığını, biçme eylemindeyim ben. Sen sadece optik hileleri görüyorsun.’’ Parmağını neredeyse gözüme sokacak biçimde yaklaşıp kulağıma fısıldıyor ‘’ Hayır bu bir soyunurluluk’’ diyor. Üstüme sarılı havluyu alıp aynadakine fırlatıyorum.’Her şeyi fırlatmalısın’ diyor bana. Tahammülüm yok. Oradan uzaklaşıp salona geçiyorum. İçimde inanılmaz bir korku var. Sanki beni almaya gelecekler. Sanki göğün bütün ışıkları odama yansıyacak. Büzülüyorum. Her yanımdan ter damlacıkları akıyor. Üşüyen ben değil sanki başkasıymış gibi o derece ateş basıyor beni. Sanki pencerede çırpınan bir kelebek var. Durmadan pencere camına vurup yere yığılan bir kelebek gibi hissediyorum kendimi.

Biri gelse de elinin tersiyle kelebeği bir öldürse kurtulacağım…

Parmağımı ağzıma sokup içimdekileri yeniden döşemenin üstüne kusuyorum. Kustuklarım tablolarımın mitolojik tanrıları gibi bilinç dışı bir süzülme, kendi rengine dönüşememe. Var olan ve yok olanın bir gözetleme deliğinden dökülüyor olması. Tüm öfke, korku, huzursuzluk nöbetlerinin gün ışığına süzülmesi gibi farklı formlar, deneysel yaşanmışlığa döküldüğünde büründükleri şekle göre tetikleniyor her şey. Bilinçaltımı kusuyorum evet. Çünkü var olan kalabalıklar birbirine benziyorsa orada yalnızsınız demektir. Beni, birbirine benzeyenlerin asla götürmesini istemiyorum.

Onların elleri hiç yok..

Gözlerimi açtığımda kendimi bir odada buldum. Buraya nasıl geldim hatırlamıyorum. Birisi başucumda durmuş bir şeyler mırıldanıp anlamsız cümleler kuruyor. Hiçbir şey anlamıyorum. Boş gözlerle onun yüzüne bakıyorum. Anlamsız. Sonra bakışlarımı başka yöne çeviriyorum. Başucumda bir sürü plastik torba, serum şişeleri, ince hortumlarla çevrili alan ve zikzaklı monitörler. ‘’ Galiba kelebeği öldürüyorlar’’ diyorum içimden. Her şey biraz daha netleşiyor. Yanımda duranın doktor olduğunu fark ediyorum. Koca suratında gelişigüzel yerleştirilmiş gibi duran patlak gözler ve bir dudak biçimi. Her ikisi arasında gidip gelen büyük siyah bir böcek görüyorum. Adam böceğe karşı tepkisiz, görmüyor gibi. Sadece teknik bir şeyler mırıldanıyor. Bense böceğe odaklanıyorum. Böcek adamın yüzünde volta atarak gözaltı torbalarına gidiyor. Bir süre bekleyip mırıldanan ağız kenarına doğru yöneliyor. Bilmem kaçıncı kez mırıldanışında böcek adamın ağzından içeriye giriyor. Gözlerim yine büyüyor. Bağırıyorum ‘’ Benim böceğimi geri ver. Kimse benden izinsiz onlara dokunamaz’’

Adam tükürüyor. Ağzındaki böcek birden fırlayıp yüzümde gezinmeye başlıyor.Yine farkında değil. Elimle yüzümdeki böceği alıp ağzıma atıyorum. İçimde dolanmaya başlıyor. Karanlık..

/ Bakakalıyorum. Kimse göğün rengini görmüyor. Hangi renge büründüğünün farkında değiller. Öylece dönen bir plak gibi otelin önünde dans ediyorlar. Kalabalıklar. Çok kalabalıklar ve ruhsuzlar. Benim gördüğümü nasıl görmüyorlar. Kızıl, kıpkızıl bir beton üstünde uzanan annemi görmüyorlar. Kızıl bir renge bürünmüş elbisemi, ellerimi, yüzümü hiç görmüyorlar. Göğe uzanan bir otelin yedinci katındaki açık pencereyi görmüyorlar. Peşi sıra gelen bir nöbet dalgasının içinde olduğumu ve o dalgaların kendi beyaz köpüğünü yutması gibi benim en diplere doğru kaydığımı görmüyorlar. Gök kıpkırmızı ve ben çok küçüğüm. /

Hiç

Lulişka diyorum laros’un gözlerine bakma. Müziğin tınısında  ateşe düşen bir pervane gibi dönüp duruyor kendi ekseninde, başında ağır karanlık, yarı ıslak bir bedeni asla yakmaz ateşin harı. O Revnak yıldızların en güzel geceyi süslediği zaman;  Bir patlama sesiyle ipek kozasından  kayarken pervanenin gözleri ne önemi vardı sırlı suya baktığın kül.

Penna

dağınık argümanın orospuları çekti enfiyesini
soyulan elma kurtçuklarına bakıp
içindeki yalnızlığa karşı dururmuş gibi
bir bahçeyi oynatıp yerinden
büyüleyici dönüşümün aforizmasını taşıdı
kemiklerin buz olduğu o yerdeyiz.

ve kasımdı yine
tangocular bir müziği açıp
keşişin belasını arıyordu- ama bela bizdik
karalıyorduk bir müsveddeye hiçlik  taşlarımızı
yağmur dökülmüyor kaşlarımdan
bir ölüye sarılmamaya yemin ettim
pazarı düşündüm o an
eğilip mememdeki yarayı öptüm.

sevgilim
bana armağan ettiğin kalbin şarap kokuyordu
ağzın kamikaze ve geceleri atlar gibi koşturuyordun beni kuzeye doğru
ah, ne lanetliydin, ne lanet rüzgardım ben..

Kül

Bugün kül süzüp ateşe koştum
Aklım gittikçe ulumakta
Ulumakta bir demircinin tokmağı
Kış  gelecek.

Her şeyi sarmaladım. Karşı tepenin kiraz çiçeklerini
Kısa ve uzun ağaçları
Ellerim benim değil, ellerim gecenin.

/

Sürgündeyiz Laros
Savruluyoruz havada
Öyle çürüyen her şey gibi
Bir an
Tenimizde şiddetli ağrı
İlgisiz bir gölgelikte
Tanrı ikimizi öldürüyor..

Seyr



Ellerim kahve
Gözlerim
Seyyahın çatı arası basamağını kırar gibi
Bir dizi kuyu ezgisinin su öykülerinde
Eritir yağmuru görür, ezbere bildiği her şey
Her şey, hiç şey.

Ölü alacakaranlık,

Bilmem kaçıncı mevsim, kaçıncı senfoni
Ağır duanın dudaklarıyla kendi yüzünü çizen seyr
Bakar göğe inler
Kar mı yağıyor yoksa avlulara

Avlular ki  küle gizlenmiş seyyahın elleri.

/

Erguvani açan bir bahçe değil. Bordo
Kapıyı çalan ağacın gölgesi
Kuzeyde acısını yansıtan sessizlik

Oda boş
Göğsüm. Bir kırıklık
Kuşlar önceden gitmişlerdi ya

Olsun

Yol kenarına sızan sarnıçlar var
Olsun.

Kadraj

Kadraj akıyor dostum, onu durduramazsın. Doğduk büyüdük ve öleceğiz, onun yoluna asla ket vuramazsın.

Biri birşey söylüyor. Hayır duymuyorum. O benim annem, satranç tahtasının ilk hamlesinde feda edilecek bir taştan bahseder gibi konuşuyorsun. O benim  annem. Bir yatağın ucunda kar yağarken sancıları tutuşuyordu. Tutuşmak ve doğmak, o tutuşuyordu lakin ben red ediyordum bir kadrajda görünme sahnesini.

Kar, kar diyorum, kar yağmamalı, o kamyon gelmemeli dağ başında bir evin kapısına. Kamyon ve kar, annem ve kamyon sarsıntısı. Her sarsıntıda annem çığlık atıyor kamyonun içinde. Ben asla doğmak istemiyorum. Hayır o kadrajı kesmelisin ve yol bitmeli bir hastane acilinden geçiş yapmamalı benim annem doğumum için..

Bak dostum güneş ne güzel vuruyor sırtımıza, biraz ötede bir bara gidip felaket eğleneceğiz. Bugün senin doğum günün. En güzel şeyleri hakediyorsun. Bir güzel eğleneceğiz ve sonrasında bir festivale gideceğiz. El çırpacaksın bir matadorun zaferine..

Bar ve eğlence, sancı ve doğum. Matador  ve boğa kanamaları. Annem ne güzel kanıyor, bir matadorun atış poligonunda kar yağarken ve akarken film kadrajında ölümün ilk karesini bir aynada gördüğümde ölüm bir matadormuş anne, sense bir boğa gibi onurluydun.

Sevgili kleinlaute’ye görsel için teşekkür ederim. İlham oldu.