…..

We are learning time
within its shell.
From rotten leaves.
/
And now we are covered
with ash-coloured flowers, the earth that cracks the grapes,
that seed that does not know my face.
At what juncture did it begin
and end?
I had brought you a handful of darkness.

Yet hello.

The colour of the light that does not return.
The breath torn at the shore.
Why does it catch fire so quickly upon the stone graves?
It grows entirely and then vanishes.

Nato biber gazı

perihan abla ellerim kelepçe izi ciğerlerim gaz dolu
bu gece yine başladı o cop odamın duvarından geçti
kaburgama saplandı benimle konuşuyor biber gazı fısıldıyor

“yine geleceğiz”

perihan abla o nato artıkları her gece kapımı tekmeliyor
ama kapı yok
tavandan süzülüyorlar mavi paçavra
gözleri ölü ama beynime bakıyorlar
ben onları çizdim biliyor musun
duvarlara okul sıralarına avuçlarıma çizdim
her çizgimde biraz daha çocuklar anlasın diye
sonra bir gün sokakta karşılaştık coplarını salladılar gözlerimizden kan aktı

perihan abla
ellerimle toprağı kazdım tırnaklarım söküldü
o biber gazlarını parçalara ayırdım ihbarlarını iftiralarını
gece baskınlarını bir bir gömdüm
ama perihan abla bu sabah kalktım ki
mutfak masasında oturuyorlar
çay koymuşlar bardağımı ittiyorlar
sesleri tanksavar mermisi gibiydi

gerçek mi bu perihan abla havaya mı sıktım yere mi
hangisi işkence hangisi direniş ve suçlanan biz

ama perihan abla ben güldüm
ilk gazda ilk copta ilk kelepçede güldüm
çünkü gülmek bir direniştir
duvarlara kameralara o soğuk sorgu odalarına güldüm
ağzımdaki kanı tükürürken güldüm
ve perihan abla onlar da bunu anladı
çünkü o gülüşü de tutukladılar
dosyalandı mahkemeye çıkarıldı müebbet yedi
şimdi o gülüş cezaevinde parmaklıklar ardında yan hücremde sallanıyor
taşlar da gülüyor perihan
taşlar da kahkaha atıyor

Ey karanlığımız

en gizli bahçelerde küçük centikler ve tanrının meyhanesi
mesela bugün lepraymış
yeniden tanışmaya ve çürümüş ellerimizin unutulmuşluğu
mesela koleraymış
kırmızının parıltısı daha gerçek
gölgenin ayağa dökülüşü bir mermer tozu
su ve ayna.

ey karanlığımız sabahın peşindeyiz miyiz.
ölü duasında çiçek yağmuru okuyoruz
ellerimiz sanki kırmızı ağırlıkları itiyor
ya da çeliğin titremesini anlatıyormuş
ya da hiç yokmuşlar gibi.

bir uçuşun ayeti sesler ve zincirler
kimse yoğurmaz söz etmez kimseler
nerede kırmızı varsa iki kişilik serinlik olur
saç tellerinden tablolardan
bir fatihadan daha fazlası
acaba bir cin tonik içer miyiz.

Fotoğraf.saphilopes

suyun uykusu

zamanın çelişkisiydi bu nehrin aynasında
gidecek bir yerimiz yoktu,çünkü her varış
kendi başlangıcının yasını tutar
derinlik görünenin kuruntusuydu.
su karardıkça kendi gölgemize batar,
beyaz çanların fısıltısında uçurumu dinledik.

ruh duyarmış dediler; oysa aynalar araya girerken
damarlarda buz tutan o an kendilik en keskin iğne
şarabın ağrısıyla herkes kendi ölümüne yürür.
kılıçlar kırmızı tarih uykusundaydı,
hikâyeler uykunun yalnızca bir rüyası,
acı uyanmanın reddedilmiş adı.

sonra ağır soprano beyaz mermeri titretti
suyun ışığı dipsiz bir dip fısıldadı bize
sonsuzluk, sonun olmadığı yer değil
sonun her an kendini yok saydığı boşluk
o boşlukta mermer bile hatırlamaz
yalnızca yankı, yankının yasını tutar.

böyle soyunduk – giysiden öte benlikten de öte;
eller kalemi tutarken tanrı kendi kozasında sarhoştu.
blues yokluğun ritmi, yağmur sıradan
ama bizi ıslatan yalnızca su değil
anlamın kayıtsızlığı,
tanrının uykusunda unuttuğu an.

derler ki, kurumuş ceviz ağacı
kimsenin olmadığı bir yerdeymiş
oysa orası, olmanın en derin yokluğu,
kök salmanın imkânsız kaldığı tek gerçeklikti.
zaman orada durmaz, akmaz da
yalnızca kendi eksikliğini taşır,
nehrin unuttuğu bir kıyı gibi,
fısıldamaya bile cesaret edemeden.

foto.pinteres

Kaotik

O burun… tanrım o burun yere değiyor, kazıyor toprağı, sarı, mum gibi eriyor ama erimiyor işte, sadece sızıyor, sızlıyor. Yanaklar çok kırmızı, çok çok kırmızı, utançtan mı, öfkeden mi, yoksa içindeki o çekirge kanat çırptıkça yüzüne vuran kan mı? Çekirge… nefret ediyorum, bacakları tüylü, içimde zıplıyor, boğazıma doğru tırmanıyor, karıncalar da orada, onun ağzının olduğu yerde, benim ağzımın olması gereken yerde, geveliyorlar, çürütüyorlar, etimi didik didik didikliyorlar.

Yukarıdayım, ben, evet o kadın benim, yükseliyorum, uçuyorum ama boğazımda bir düğüm, onun elleri mi? Hayır, onun elleri yok, sadece o kaya, o surat, o devasa kafa, beni izliyor, dikizliyor, kirpikleri rüzgârda kıvrılıyor, tıpkı o çürük dişler gibi. Kanayan dizler… kimin o dizler? Onun fantezisi mi, benim acım mı? Dizlerimde bir sıcaklık, yapış yapış, kan mı bu, bal mı, yoksa o karıncaların salyası mı? Ağzı oraya yakın, çok yakın, nefesi geliyor, pis kokuyor, ölü kokuyor, arzu kokuyor, aynı şey mi bunlar?

Mastürbasyon… ölümün kardeşi mi? Kendine dokunmak, çürümeye dokunmak gibi, her dokunuşta bir karınca daha, her zevkte bir kan damlası daha. O kaya, o surat, benim yüzüm mü yoksa? Aynada görsem tanır mıyım? O burun, o çekirge, o kırmızı yanaklar
ben miyim? Yoksa o muyum? Gala, Gala diyorlar bana, ilham perisi, fantezi, et parçası. Ama ben uçuyorum, yukarıdayım, aşağıdaki o kanayan, sürünen, karıncalanan şeyden uzakta. Uzakta mıyım? Dizlerim acıyor, boşluğa doğru çekiliyorum, o burun beni içine çekiyor, kum gibi akıyorum, sarı, mumsu, çürük.

Dur! Kes şunu. O çekirgeyi ez, karıncaları yak, o kanayan dizleri ört. Ama ellerim yok ki, ellerim o kayaya dönüştü, parmaklarım çekirgenin bacakları, tık tık tık tık, içimde, beynimde, kafatasımın içinde o yüz, o burun, o ağız, fellatio, yutmak, tükürmek, kan, karınca, arzu, iğrenç, güzel, ölüm, hayat, hepsi aynı çukurda dönüyor, dönüyor, dönüyor.

Ve ben hâlâ yukarıdayım, izliyorum, çığlık atıyorum sessizce, çünkü ağzım yok. Ağzım çekirge dolu.

Kurşun kalem ve peregra’nın kabukları

evet tozun içinde tozun
ama camların ardından
camların da tozun da
her şey herkes
uçmadan düşen
düşerken kırılan.

geceleri
o yerde saatlerin camdan düştüğü yerde
camdan düşer her şey
rengin uğramadığı körlüklerde
kaç kapı eksik
karaşın yapraklar ve izler.

önceki gibi
istiyorlar
camların ve tozun
çocukluğun adı konmamış harfleriyle
teker teker kırıldığını istiyorlar
günlük döküntüler işte bu
ağır ateşli
kabuk
kapı
rezene.

önceki gibi olurdu
hamlığa bırakılmış çiğ çaba terbiyesinden
külçeden halkalar döver
durur
yapardım
ama burada korku
ama burada uyumuyorduk
kırışık harflerın alınlarından
göğsünden güllere
güllere karanlığa sevgilim
kabuklara ve aryalara,

ama daha çok eksik
boşluğun yakınında eksikti ve eğrelti otları
yer
gök
ve bir yolu birlikte gidenler.

önceden birinin elleri önceden
dokunabilse
hem önceden
bir kabuğun içinde

belki çökerdik
belki birileri de çökerdi

ama kimse çökmüyor işte
camlar toz herkes
akıyor
sadece akıyor.

Maria Puder

Berlin, kış, sabahın üçü.

Saatlerce yürüdüm. Kuşkusuz bu şehrin bir ruhu var, tıpkı Petersburg’un o nemli taşlarına sinmiş eski dehlizler gibi. Ama Berlin’in ruhu farklı; daha kırılgan, daha yalnız. Sabaha karşı sokağa dökülen ilk tramvayın gıcırtısı, bir hançer gibi kesiyor sessizliği. Ben bu sesi severim; çünkü hüzünlü ve doğaldır.

Küçük bir otelde kalıyorum. Adı “Pension Flora”. Odanın penceresi arka avluya bakar; tuğla duvarlar nemden yosun tutmuş. Her sabah duvarın dibinde bir kedi oturur, bana bakar. Ona bir parça ekmek atarım, bazen gelir ayaklarıma sürtünür.

Dışarı çıktığımda caddeler bomboştur; Charlottenburg’un o uzun, hüzünlü bulvarları da öyle. Vitrinlerin camı buğulu. Bir kitapçının önünde dururum, geçen hafta orada Kürk Mantolu Madonna’nın ilk baskısını görmüştüm. İçeri girip sordum ama satılmış. Ne garip, dedim, bir başkası da bu şehrin tam ortasında o romanın aynı hüznünü aramış.

Parka varıyorum. Tiergarten. Geceleri burası başkadır; fenerlerin ışığı ağaçların arasında sallanır, sanki eski bir balodan kalma ışıklarmış gibi. Bir banka otururum. Kar taneleri düşerken durur, usulca düşünürüm. Maria… Maria Puder. Adını ilk kez bu bankta duymuştum. Sabaha karşı üçte, bir yabancının ağzından.

“Aşk,” demişti yabancı, “Maria Puder’dir. Ne başlangıcı vardır ne sonu. Toz gibidir, havada asılı kalır, bazen gözüne kaçar.”

O geceden beri şehrin her köşesinde onu ararım; bir müzikholün loş ışığında, bir otel lobisinde unutulmuş bir eldivende, sabah kahvemi içtiğim pastanenin şekerliğinde. Ama bulamam. Yalnızca mekânlar kalır; bu Berlin sokakları, bu korkuluklar, bu ıslak park bankları. Hepsi onun sessizliğiyle dolu.

Ve ben hâlâ yürürüm. Sanki şehir beni bir yere çağırıyor. Sanki Maria Puder bir sonraki köşede, bir sonraki kış sabahında, elimi uzatsam tutacağım bir mesafede duruyor. Belki de Maria Puder benim.

……

Fotoğraf.pinteres.