Bueldo’nun gramafonu


Bir sigara yakıyorum
Usturayı pencerenin pervazına sürterek
Bulut kesip karıncaları döküyorum yatağıma
Kumlara üşüşmüş sinekler gibi
Ve ölü eşekler uçtuğunda
Kulağımı ayıramıyorum damdaki kediden.

Bueldo’nun gramafonu çalıyor

Ben okşuyorum kendimi
Çürümüş piyano kapağının üstünde
Ay ışığı usulca tenime vururken
Dönüyor dışardaki bisikletin tekerleği
Biz şeritlerden akıyoruz.. ..

Tablo /  Pablo Auladell

Netliklere cevap


I

Düşünsene mürid
Bana ne dediler
Dua edince tanrı
Küfredince bir şeytanın ayak izinde
Belki de pervaneyim ben
Kül
Ateş
Nehirlerin döküldüğü intiharım ben

II

Belirtmek
Oturup düşünmek, sonsuz varlık
Ölümlü ve gidişli
Bir düzineyi geri saymalısın mürid
En son halkanın oluşumunda
Bir dönüşüm başlar
Unutmalıyız
Unutmak geri çekilişin alzaymırıdır
Olgu var, hafıza yok
Kusurluluk yok
Beni bir atın uçmasına yükleme mürid
Nihayetinde olanak yok, şüphe yok
Stabil bir yağmur yağar..

III

Tohuma baktım
Bir gülün dikenine, evrensel anlam
Tarafsızlık mürekkebi yamultur mürid
Düşünsene bana ne derler
Yangınlar başlatmalı, çatlatıp tomurcuğun özünü
Güneşi çıkarmalı, uzanmalı karanlığa
Ağaç yaprağında çiy
Böceğin bedeninde garip hikayeler var
Biz insan!
Onlar içgüdü

Çıkarıp üstümü çıplak bağırıyorum
Öyle değil
Öyle değil
Biz kurtlanıyoruz
Tanrı bilmez, kurtlanıyoruz
Yukarı
Aşağı
Varlık, yokluk ve italik gibi

Düşünsene mürid sana ne derler…

Yanılsama

Birinci mağara çizgisinde vardı
Lotus çiçeğinin hamisi ve küçük parmak kırığında  hikaye ve gravür.

Resimse akıllı  ışık, görünen model
Orson welles’in iri hacim gövdesi değil
Başkasında yanılsama ve abrakadabra!

Oysa kilden portreler oluşturmuştu
Sikyonlu çömlekçi
Lamba ışığında gölge, yüzün çizgisi
Bir sevgiliyi çağırış anı
Ve ışığı patlatan Caravaggio gibi
Emmaus’ta akşam yemeğindeyim…

















Uzak bir sınır gibi

I

jazz ve summertime
bir trompetin sınırlarını zorluyor pikan cevizi
mavi idea
narin bir çiçeği koparıyor
ölü ozanlar zamanı
iğler iplikleri çekiyor gözlerimizden
atlar koşacak, atlar, shire atı
ben beyazdım
atlar kırmızı.

II

bulanmış mürekkep aforizmalar taşır
öfkeden kudurmuş çocukluğumuz
boğulduk
dokuz kış
bir ölü mevsim

ve

karanlığa uzandık
tapınaklarda kibrimizi kusup
nemesis’in memelerine asıldık
yarı ölüler bilir
kısık göz, bir ışığı görme sevdası..

III

sen de konuş
konuş ve uyan
ey tatlı uyku, ölüm ve ruhum
bir tabaka zamanı
kırbaçla bilenmiş sırtımız
caravaggio’nun kesik başı gibi
frigya gemileri mavi blues çalar

tuz , buz
el yazmalı hançer, karaşın  kırmızı bir bulut altı
mezarlarınızı sıkı saklayın
lüleleri dağılmış bahçeler
romulus’un taşları
belalı bir tragedya gelir kapının eşiğinden
gelir bir adam
migren ağrısı
hemfikirdik
gidecektik
bir matadorun elinden kayarak

IV

eve toplandık, ama hiç ev yok
pasla kararmış çini kumaşları
hiç ev yoktu
yılanlı saçlardan başka..

Fotoğraf,
Zdzisław Beksiński

.

Tımarhane



tanrım nasıl da duruyorum vitrinde
kırmızı bir balığa sarılıp
beyaz önlüklü drangoslar
beyaz kepli femme fataleler geçiyor
burnumu tut
üşüyor
elimi tut yılan gibi

ağır ağır soyunuyorum
bak bu göğsüm pervaza sıkıştı
aniden kapandı evin kapıları
kapıları anahtarlar mı kapadı
yoksa senin kesik parmakların mı
gotik gözlerin mi
sivri uçlu sakalın mı kapadı

sus şimdi
maydanoz çiğne
kapıları aç, duvarları kır

sen şimdi arabeskli damar şarkı söylüyorsun
sunturlu
çivili ağaçta yalnız kuş
kış geçti yaz geldi
evlendik

evlendik mi

hah ha ha haaa hah
çocukken yanımdan geçti sığırlar
sağırlar
ağır başlı olamadım hiç..

İs’af

sonra kaseti koyduk
cam gibi eklemleri vardı
doğulu bir abdal’ın göğüs ucunda
karanlık ve acı

Hep geri gitmeliyiz
timsahlar kuyruğunu kaldırmışken
İskambil kağıtları gibi dağılacağız
palyaço maskeleriyle
bir kıymığın etrafına dolanan ceviz kırıcıları
bir havayı taşırlar
ve zaman kabuğunda şeritleri koparan
mağrur bir siluet
eğilip boynumu öper

sevgilim
boğuk tuhaf bir ses gibi
karla dedi
bazı geceler bir kızılderili gibiyim
kuşanıp mızraklarımı
dudağımın yarasına bastırıp
bir kuğuyu indirdim göle
vakit iniltili, hiç sesi gelmedi  suyun..

Fotoğraf, Max Klinger