Pas… Ciğerlerimde, damarlarımda, yüreğimin her atışında. O demir parmaklıklar. Yıllarca onlara ‘baktım’. Sınırın dişleri. Kanı, yağmuru, umutsuzluğu, karları yutmuşlardı. Hep ‘dışarıda’ durdular, değil mi? ‘Başkalarını’ hapsetmek için. Aldandım. Aldandık hep. Çünkü onların gölgesi, her geçen gün, her nöbet, her fırtına… İçimde bir şey büyüttü. Zehirli, soğuk bir tümör. Ben bekçiydim, ama asıl kafes bendim. Kafesim kendi bedenimdi. Ve o tümör, pasın, çeliğin, yasakların ta kendisiydi.
Bu bahçeler… Tanrım, bu ‘yıkık’bahçeler. Çitleri çökmüş, duvarları unutulmuş. Ama ‘hafıza’… Ah, hafıza çökmüyor. O, burada, toprağın altında, havada asılı, soluk hayaletler gibi sürünüyor. Göremezsiniz hepsini, sisin içinde kaybolurlar. Ama ‘hissedersiniz’. Kayıp isimlerin ürpertisi. Kopuk duaların hışırtısı. Son nefeslerin soğuk izi. Buraya ait olmayan her şey, buraya ‘ait’.oluyor. Sınırın hafızasına karışıyor.
Gece… Her şey hep gece oluyor burada. O katran kokusu… Burnumu yakan, ciğerlerimi tırmalayan. Topraktan sızıyor. Yağlı, koyu, ölümcül. Ve o ‘ses’…Kırrrttt.’Başlarda uzaktan geliyordu. Şimdi? Kafatasımın içinde. Kemikler öğütülüyor. Çürümenin değirmeni dönüyor, katranın içinde. Toprak titriyor ayaklarımın altında. Sanki devasa bir mide, sindirmeye hazır. ‘Sınırın midesi’.
Parmaklıklara bakıyorum şimdi. Artık cansız demir değiller. ‘Canlılar’.. Pasları, eski kan lekeleri gibi parlıyor karanlıkta. Yuttuklarını geri çıkarıyorlar. Soluk hayaletler daha net… Boş göz çukurları bana bakıyor. Parmaklıklara dokunuyorlar, eriyip gidiyorlar içine. Tanıdık bir yüz… Geçen yaz… Gençti. Umutluydu belki. Şimdi sadece bir fısıltı ve kemiklerinden gelen o korkunç öğütülme sesi. “Bekçi…” diyor biri, sesi rüzgarla bir olmuş. “Sen de buradasın. Hepimiz buradayız. Sınır unutmaz sindirir’..
İşte o anda… İçimdeki o soğuk tümör patlıyor. Pas, katran, kemik tozu… Damarlarıma doluyor zehir. Çığlık atmak istiyorum! Ama sesim… Tıpkı o parmaklıkların arasına sıkışmış bedenler gibi, boğazımda takılı kalıyor. Boğuluyorum. Ayaklarımın altındaki toprak açılıyor..Soğuk… Tanrım, nasıl bir soğuk… Katran. Yapışkan, ağır, iğrenç. Ayak bileklerimi sarıyor. Kemik parçaları batıyor etime. Çırpınıyorum! Parmaklıklara tutunmak istiyorum! Ama demir… Canlı bir yılan gibi kıvrılıyor bileklerime. Pas derimi yakıyor. ‘ kırrrttttt’.. Ses artık benim içimde. Benim kemiklerim.
Yukarı bakıyorum. Soluk hayaletler izliyor. Yargılamıyorlar. Bekliyorlar. Çünkü buraya “hoş geldin” demenin manası yok. Buraya herkes gelir. Er ya da geç. Sınırın hafızası her şeyi emer. Sindirir.
Katran göğsüme ulaştı… Ciğerlerim pasla, kemik tozuyla doluyor. Son bir nefes… Olamıyor. Son bakışımı yutulduğum o demir dişlere çeviriyorum. Onların bir parçasıyım artık. İçimde büyüyen tümör, sonunda dışarı çıktı ve bu yıkıntıya, bu hayaletlere, bu kemik öğüten katranlı gerçekliğe karıştı. Ben… Bekçi… Son kurban. Sınırın hafızasına eklenen bir hatıra daha. Ve sessizlik… Sadece rüzgarın eski demirleri sallayışı. ‘Gıcııırt’… Bir sonraki hatırayı bekleyen, sabırlı bir canavarın midesinin gurultusu gibi…