Sirenler

” İntihar karası bir faytona binmiş geçerken ablam
caddelerden ölümler aşkı pera`nın” / Ece Ayhan.

……..

O kırık camdan sızan, radyo statiklerinde kalan şey
bir kardeşin son nefesiydi, sisler içinde
intiharın lacivertini giymiş bir tramvay geçerken tünelden
gecelerinden İstanbul’un, çığlıkları sirenlerin.

‘O sahibinin sesi’, artık kayıp bir frekansta
incecik bir jilet gibi saplanır yalnızlığa
kül rengi bir fayton dönseydi köşeden
kanatırdı zaten ölümle büyümüş sokakları.

Pera’nın tozunda kaldı aşkın son kırıntısı
gramofon iğnesi döndükçe eski bir yarada
o melankoli ki, gece yağmurunda eriyen
bir kadın cesedinin solgun tebeşirle çizilmiş resmiydi.

Fotoğraf.pinteres.

ölü seviciler

unutuşun kadim
hücreleri – karanlığın
katılaştığı yer.

hançerlerin
ezberi.

yas…
varoluşun soluk
aynası, yok oluşun
kara rahminde.

mutlak
sessizlik;

işte
işaretlerin meskeni,
tanrı oyunları
bulutlar ölülerin nefesiyle şişmiş.

Monolog / Bölge

Bana öğrettiler ki arzu, insanın dibidir. En derin uçurumu. Bir şey istediğin an, zaten kaybetmişsindir. Bunu bilerek yürürüm. Adımlarım taşlara, paslı demirlere, unutulmuş Tanrı’ların üzerine basar. ‘Bölge’ beni çağırıyor diyorlar. Hayır. Bölge sessiz. Biz ona haykırıyoruz. Çığlıklarımızı duymasını istiyoruz. ‘Bak!’ diyoruz, ‘İşte acılarımız! İşte hırslarımız! Bize bir mucize ver!’

Verdiği zaman ne yapıyoruz? Mutluluk Odası’na girenler… gözlerindeki o korkunç parıltıyı gördün mü? Orada bile, en saf umudun kıyısında, açgözlülük oturur. İnsan, istediği şeyi alır… ama ruhu hazır mıdır? Rüyalarımız bizi yer. Tıpkı bu pas gibi, yavaşça kemirir içimizi.

Bazen yağmur yağar. Buradaki yağmur… farklıdır. Günahları yıkar mı? Yoksa sadece tozları bastırır? Bilmiyorum. Bilmemem gerekiyor. Rehber, cevapları bilen değildir. Rehber suskunluğa götürendir. O sessizliğe. İşte orada, belki… belki bir şey duyulur. Kalbin sesi mi? Tanrı’nın nefesi mi? Yoksa sadece kendi kanımızın gürültüsü mü?

Buraya gelenler, ‘dileklerini’ arıyor. Peki en korkunç dilek nedir, biliyor musun? Değişmek isteyenin dileğidir. Çünkü o odada, gerçekten kim olduğunla yüzleşirsin… ve bu, çoğu insanın taşıyamayacağı bir aynadır. Ben, ben sadece yolu gösteririm. Yolculuk, korkunç ve kutsal olan, içlerinde başlar. Bu paslı dünya sadece bir yansıma…

…Ve ben, bu yansımanın bekçisiyim. Gölgelerle konuşan, çürümüş umutların üzerinde yürüyen bir hayalet. Belki de benim dileğim anlaşılmamaktır. Çünkü anlaşılırsam, büyü bozulur. Ve büyü… büyü olmadan, bu çamurda nasıl nefes alırız?”

zar atanlar

çöken gökyüzünün ağırlığı
çürüyen yerlere sıkışan
sadece çıtırtı sesleri;

sanki kadim,
sönmüş yıldızların küllerinden dökülmüş gibi
soğuk, kuru, acımasız yapraklar arasında
geçmiş zamanlardan kalan umut
kemiklerin, taşların damgaladığı
o kör noktalar.
……
çözülüyoruz sessizliğin ortasında,
kurşun verip çiçek açtırmayanlar
kan pahasına
sen uyuyorsun diye.

Narcissus poeticus

oh valarus
pontus balığının kanıyla beslenen
ve yudumladığın şarabın farkı
tuzlama kutularına koyduğun
tatlı dil
bir gün bağrına basarsa seni
bilgi yüksüz bir gemiyle bulunmaz atlasın ruhu
her gün vasiyet yazdığın için
kağıtlar bembeyaz
kutsal çörekler inanılır gibi değil.

valarus,ne güzel söylemişler
pörsümüş üzümlerin
ledia’nın havalanmış eteğinde
go oyunları
yarı yanmış pırasa sürgünleri,
ölü kokan ölü seviciler..
…….
valarus,
neden sırtımdaki buz rengi libasa bakıyorsun
senin kirli sakalına
işediğim için mi.

Sislerin tepesi

Arabanın lastikleri asfaltta çıkardığı tekdüze vızıltı, geceye ninni söylüyordu. Radyo, kısık bir sesle Dead End Dance’in en bilindik parçalarından birini çalıyordu. “Frontier. “O sert, elektronik ritimler ve distorte gitar riffleri, kapalı arabanın içinde yankılanıyor, gece yolculuğumun monotonluğuna bir nebze direniyordu. “Kırık camlar, yansımalar, boş sokaklarda yankılanan adımlar…” diye mırıldandı vokalist, sesi kayıttaki gibi hırçın ve umursamazdı. Gözlerim yolu takip ediyor, başım hafifçe ritme eşlik ediyordu. Sadece birkaç kilometre kalmıştı sisler tepesi’ne.

Sonra aniden birşeylerin ters gittiğini anladım.

Önce bir esinti camı yaladı, ardından beyaz, yoğun, süt gibi bir sis, virajın ardından aniden fırlayıp ön camı yalayarak geçti. Sanki göğün boğazından çıkmıştı. Bir anda. Saniyeler içinde, dünya daraldı. Farların ışığı, bu kalın, hareketli beyaz perdenin sadece birkaç metre ötesini aydınlatabiliyordu. Sanki başka bir boyuta geçmiştim. Sisin içinde yolun çizgileri bile kaybolmuştu.

İçgüdüsel olarak radyonun sesini açtım. Belki tanıdık bir melodi, bu klostrofobik yalnızlığı biraz olsun dağıtırdı. “Frontier” hala çalıyordu, ama… farklıydı. Ritim daha ağırdı, baslar içimi titretiyor, vokalin hırçın çığlıkları boğuk ve çarpıtılmış geliyordu. “Duvarlar yükseliyor, gökyüzü çöküyor…” sözleri, bir uyarı gibi kulaklarımda çınlıyordu. Müziğin içine karışmış başka bir şey vardı. Başka sözler gibi.Hafif, uzaktan gelen… çığlıklar ve sanki bir kadın sislerin içinde  şarkı söylüyordu.

İlk başta radyo parazit yapıyor sandım. Ama hayır. Çığlıklar netleşiyordu. İnsan sesine benziyordu ama fazlasıyla tiz, fazlasıyla dolu, saf korku ve acıyla. Önce bir tane, sonra birkaçı birden. Sanki sisin içinde, görünmez bir yerden, birileri işkence görüyor ya da dehşet içinde kaçıyordu. Kulaklarıma yapıştılar. Kalbim göğüs kafesimde çarpmaya başladı. Ellerim direksiyonu sıkıca kavradı, parmak eklemlerim beyazlaştı.

Ben de şarkıya korkuyla eşlik ederek hızımı düşürdüm, neredeyse sürünür hale gelmiştim.. Sis o kadar yoğundu ki, dikiz aynası bile boş bir beyazlıktan ibaretti. Arkamda bir şey olup olmadığını bile bilemezdim. Önümde de… Sadece farların aydınlattığı kısa, dar bir tünel ve sonsuz beyazlık. Yol artık tanıdık gelmiyordu. Virajlar farklıydı, düzlüklerin uzunluğu değişmişti. Haritaya bakmak için arabayı kenara çekmeyi düşündüm ama kenar neredeydi? Sis, yolun sınırlarını da silip süpürmüştü. Bir uçurumun kenarından gidiyor olabilirdim, farkına bile varmadan.

“Yolumu kaybettim…” diye mırıldandım. Sesim bile titriyordu. Cümle havada asılı kaldı, sise karıştı. Bu düşünce, o çığlıklardan daha soğuk bir korku saldı içime. Sadece fiziksel olarak değil, tamamen kaybolmuştum. Bu sisin içinde, zaman ve mekan anlamını yitirmişti.

Radyodaki “Frontiel”iyice bozuldu. Müzik, yerini tamamen o çarpık çığlıklara bırakmıştı. Artık şarkı değildi; bir işkence kaydı, bir kıyamet sinyaliydi. Çığlıklar daha da yakından geliyordu, sanki arabanın içindeydiler, arka koltuktan, bagajdan… Başımı çevirip bakmaya cesaret edemedim. Sadece önüme, o beyaz hiçliğe baktım.

Sonra, sisin içinde hareket eden gölgeler gördüm. Belirsiz, insan silüetleri. Yolun kenarında duruyor ya da çok yavaş hareket ediyor gibiydiler. Başları, sisin içinde garip açılarda eğilmişti. Onlara yaklaştıkça, birinin kolunu çok yavaş, mekanik bir hareketle kaldırdığını fark ettim. Bir selam mı, bir uyarı mı, yoksa bir davet mi? Diğer figürler de hareketlendi, başlarını benim geçişe doğru çevirdiler. Yüzleri görünmüyordu, sadece koyu lekelerdi.

Gaz pedalına bastım. Araba hızlandı, ama sis de benimle birlikte hareket ediyor, beni kovalamaya devam ediyordu. Gölgeler geride kaldı, ama çığlıklar radyoda hala kulaklarımı tırmalıyordu. Gözlerim yolda, ama zihnim o gölgelerde, o çığlıklarda, bu sonsuz beyaz labirentten çıkışım olup olmadığı sorusundaydı.

Kilometre saati normalden çok daha fazla yol kat ettiğimi gösteriyordu. Sisler Tepesi, çoktan geçmiş olmalıydım. Ama sis devam ediyordu. Yol devam ediyordu. Çığlıklar devam ediyordu.

“Yolumu kaybettim…” diye tekrarladım, bu sefer bir çaresizlik fısıltısı. Radyodaki çığlıklar benim iç sesime karışmıştı. Farlar, önümdeki sonsuz beyaz perdede sadece iki soluk sarı noktaydı artık. Sisler Tepesi’ne varmak için çıkmıştım. Ama şimdi, sisin içinde, kaybolmuş bir ruh gibi, tanıdık hiçbir işaretin olmadığı, sadece çarpık bir şarkı ve görünmez kurbanların çığlıklarıyla dolu bir hiçlikte arabayı sürüp gidiyordum.

Ve ne zaman biteceğini bilmediğim bir yolda, kaybolmanın tam da bu olduğunu anlamıştım. “Hiçbir yere varamamak.” .

Gioielli Rubati 360: Luciana Luzi – Luciana Calli – Andrea Casoli – Massimo Botturi – Giulia Menolascina – SaphilopeS – Giovanni Battista Guidi – Rosario “sarino” Bocchino.

Disincanto

.

quanto costa lasciare cadere

dell’ingenuità l’ultimo velo

lacero e magnifico

cade

sopra un suolo di zucchero

filato da mani

laboriose e gentili

.

il grido feroce

di un’umanità in disuso

ha il ghigno

di chi vince con poco onore

ma la voce grossa non copre il gesto

un cuore limpido vola comunque

sulle ali dell’upupa dopo la pioggia.

.

di Luciana Luzi, qui:

https://www.facebook.com/luciana.luzi.9

.

*

.

Buongiorno

Mi aspetti, sulla nostra panchina

segnata dalla pioggia. Con una poesia

che gioca tra le dita. Con una promessa

che non può essere soltanto un sogno.

È questo il tempo – il dolce atteso incanto-

d’un bacio, nascosto dentro gli occhi.

.

di Luciana Calli, qui:

https://www.facebook.com/profile.php?id=100009091649709

.

*

.

Avrei

.

Avrei testarde vite, appena sette,

se solo non potessi avvicinarti,

se solo non potessi pronunciare

il nome tuo tenendoti la mano,

ma dato che ti posso accarezzare

restandoti vicino quando voglio,

rinuncio alle altre sei per abbracciarti

da adesso alla mia morte, insomma sempre.

.

di Andrea Casoli, qui:

https://www.facebook.com/andrea.casoli72

.

*

.

L’oleandro

.

A te, ai barbagli azzurri di due fornelli accesi.

Al tuo dolore tasso variabile, al prurito

piantato notte e giorno tra ossa, polpa e pelle.

A te, ai tuoi piedi freddi induriti dall’inverno.

Ai tuoi sapori mezzo svaniti, al latte e pane

scaldato per la cena che viene sempre prima.

Alle tue scarpe morbide, aperte sul davanti

al tuo badile vecchio, al rastrello che non reggi.

Alle tue mani bianche di cenere e caucciù

cent’anni come gli alberi in piazza, tutte vene

e fiumi di calcare e basalto. A te, mia madre

piegata dentro casa come una coccinella;

io porto un oleandro che sboccia ogni mattina

e schiude le sue imposte ogni sera, e a notte canta.

.

di Massimo Botturi, qui:

L’OLEANDRO

.

*

.

Il buio non è il nero

.

Il buio non è il nero

che vediamo

il buio è il nero

illuminato

dagli occhi insonni

lì dove risuonò

il primo grido d’incontri

lì dove precipitò

l’ultimo rantolo di distacchi

di addii

il buio è tutto il cielo

impalpabile

invisibile

un grande noi

che dentro fuori

tutto compenetra

e avvolge

il buio siamo noi

.

di Giulia Menolascina, qui:

https://www.facebook.com/profile.php?id=100011342954648

.

*

.

Lamento universale

.

Il domani si infrange tra i denti degli indesiderabili

nel suo vomito sanguinoso,

facendoti credere in una danza di carcasse,

nel canto della decomposizione.

Nel ghetto, le ombre rosicchiano il passato,

la fine della luce, come una tomba,

memoria morta.

.

Il desiderio dell’inferno,

la fogna dei respiri soffocati,

ogni urlo, il coltello arrugginito,

le anime che si contorcono nelle viscere del tempo,

perse nell’oscurità dell’oblio,

che marciscono in solitudine.

 

***

 

Ma se lo sai,

tutto ciò in cui credi è una menzogna.

Non morto, solo una bugia.

Devo credere nella cecità

per portare la luce di questo mondo.

.

Perché la verità è che l’apertura di una ferita

è il grido divino dell’oscurità.

.

di Saphilopes, qui:

https://sapholipes.home.blog/2025/07/10/evrensel-agit/ù.

*

.

Castelbolognese Anni ’80

.

Gli odori saturavano i giorni

 racchiusi in una breve ampolla di cuore … 

danzava una mosca delle carni sull’esistenza.

Un lembo d’infanzia ancora pende dal tirante

sfogliando una fiaba scaduta.

Era un crogiolo di fumi,

ambulanti del mercato coperto

e di bagni pubblici.

Tiravano lo sciacquone i passanti sull’ incontinenza d’un cuore tenero

dove le lenzuola bagnavano di speranza nel caldo criminale.

 Il castello chiamava ancora i suoi accoliti

benché privo di porte 

mentre la vecchia arteria fluttuava tra i fossi

ed io mi assuefavo all’odore di etere della lunga corsia.

La strega comandava colori dai suoi occhiali spessi,

 il crocevia s’irrigava di tramonti ad ogni trasporto solenne.

Gli odori inquietavano senza bussare … 

 pungenti …

come una vecchia comare fuori dall’uscio di casa

abbandonata ai suoi anni.

I necrologi appesi s’impregnavano

di bisogni incombenti,

odori di un castello distratto 

ma sempre pronto ad origliare.

La solitudine sa di che parlo …

.

di Giovanni Battista Guidi, qui:

https://www.facebook.com/giovannibattista.guidi

.

*

.

Se basterà il vento

.

se basterà il vento

per trovare bellezza

cerca dove ti sei perso,

chi ha visto strade a rovescio

porta il nome del cielo

in burrasca

e non teme stupore

in un’ora di gente,

perché c’è da fare la vita

giù per le stagioni pulite

.

di me stesso lascio

il dono di un pianto buono

.

di Rosario “sarino” Bocchino, qui:

se basterà il vento

.

evrensel ağıt

yarın, davetsizlerin dişlerinde kırılır
kanlı kusmuğunda,
seni bir leş dansına inandırır
çürümenin şarkısına.
gettonda gölgeler kemirir geçmişi,
ışığın sonu, bir mezardan farksız,
hafıza ölü.

cehennemin arzusu,
boğulmuş nefeslerin lağımı
her çığlık, paslı bıçak
zamanın bağırsaklarında kıvranan ruhlar,
unutuşun karanlığında kaybolmuş,
yalnız çürüyorlar..

***

ama bunu biliyorsan eğer
inandığın her şey bir yalan
ölü değil, sadece yalan.
körlüğe inanmam lazım
bu dünyanın ışığına katlanabilmek için.

çünkü gerçek, bir yaranın açılması
karanlığın ilahi çığlığı