Katatoni

Bir ev dolusu iskelet toz bulutunun içinde aniden kayboldu. Kediler çöpleri eşelerken açlıktan parçalanıp uçtular. Toprak siyah ve isyan halinde. Gök koyu lacivert  titreyerek kendini aşağıya bırakıp bir toprağa çarpıyor, bir denize. Bir toprağa bir denize çarparken,

Benim gözlerimin içinde..


Yeşil tanklar
Yeşil tanklar
Yeşil tanklar
Yeşil tanklar..
.
.


Masaya su koy

İçimizden boşalan cesetlere baktık
Uyuduk, uyanamadık…

Tutuşuyor gökyüzü, aşağıya büyüyen ağaçlar gibi
Her köşede kayıp çocuklar, anne kokusu
Binlerce parça ki
Temel parçacıklar değildi zeminde oynayan
Gölgeli bir kız ellerini sürüyor yüzüne
Ah hiç büyümeseydim
Her yerde
Yanık kokusu var
Ve devlet.

Sakın arama
Sessiz duvarların gölgelerini
Bir yargıç kalemini kırarsa Ankara sokaklarında
Ölüm vaktidir dalga gibi yayılan
Jiletler böler ruhları
Bir usta malasını sürer duvarlara, kapanma zamanı
Zaman ki
Verandasız kuş
Çürük sazlıklara doğru
Kesiyor annem saçlarımı
Nallar çivileri çekiyor o zamanlarda
Yılanlar suları
Gözbebeğim kanları çekiyor

Bu vakitlerde.

Biri döndürüyor daireleri
Aşağıda kuyuda uyuyor iskeletim
Ve birileri yiyor beynimdeki solucanları

Yuvarlıyorum gözbebeklerimi paspasın altına
Lili Marlen çalıyor
Zagreb’de mantar barları
Caz ustaları
Black jek ve rus ruleti
Bir kadın doyumsuz eğlence sunuyor askerlere
Ve bir adam düzenli olarak altını ıslatıyor
Bir trenim olsaydı eve giderdim.

Haki bir renk kalbimin üstünde
Renklenmek için sokaklara çıkmıyor hiç kimseler
Araçları gördüm kaldırımlarda, akşamdı
Sorgucu gözlerle izliyorlardı
Ankara göbeğinde açlıkla terbiye etmeye çalışıyor devlet
Oysa susanlar da suçludur bir parça
Masaya su koy, ekmek
Burada kış var, işkence
Burası
Cellât âlemleri

Karahindiba

bir gün bile açılmadı, bu karanlık onun gözleri
biliyorsun, konuşmuştuk
değirmenin gölgesinde, biliyorsun kuşlar ıslık çalmıştı içimizde
ağzımı açtım uçup gittiler. kimse bakmadı
yedi gün ağladık..

sonra durduk..

bir taç açtı uzak ülkede, yağmur serpmekte
bir gül için, aynada öğle
kapkara kapı
kapılarda mor renkli ölüler var lina’m

kimseye söylemedik
şarap döktük kuşun gözüne…

.

Klesti

Klesti

Belki
Armonika’lar
Gecenin kozasını yırtıp
Sabahı çatlatan iskete kuşu
Gelsindi o renk
Beyaza bulanıp suretimizi
Rengini rengimize katan alaşım
Şimdi çök
Şimdi çoktan çökmüştü
Eski ahşap veranda
Biçem dilinde
Bir figür uykusuna inanmak gerek
Katmanı çınlatan o ses
Burada bugünkü  gibi
Beyaz çanlar santurlu mozika çalarken
Eğilip gözlerime bak ey ğormoti
Ayine dur
Kökü üç, kökü beş
Kökleri flanbur kokulu nevi  süretim
Her  parça gizin diyarı
Sisi doğuran tanrıça ve paganlar gibi
Dans edip yükseldik
Ve kaybolduk.

Ses

bir mermerin fısıldayışı
ayın uyku vakti,
bilmem kaçıncı defa kendine çatlayış.
.
.
.

buradan kaçalım kıyıdan kıyıya
en göçebe kuş zamanı lina’m
tunç memelerin unutacağı son
buradan kaçalım, tüm ipliklerin dolandığı
rüzgar ve aşklar..
ve
biz bilmiyoruz, ırmağın şarap tükettiğini
suyun gözünde avlu kapısı hep sarhoş
rengini  yutan gölgeler gibi
taşa dokunduk..

Bueldo’nun gramafonu


Bir sigara yakıyorum
Usturayı pencerenin pervazına sürterek
Bulut kesip karıncaları döküyorum yatağıma
Kumlara üşüşmüş sinekler gibi
Ve ölü eşekler uçtuğunda
Kulağımı ayıramıyorum damdaki kediden.

Bueldo’nun gramafonu çalıyor

Ben okşuyorum kendimi
Çürümüş piyano kapağının üstünde
Ay ışığı usulca tenime vururken
Dönüyor dışardaki bisikletin tekerleği
Biz şeritlerden akıyoruz.. ..

Tablo /  Pablo Auladell

Netliklere cevap


I

Düşünsene mürid
Bana ne dediler
Dua edince tanrı
Küfredince bir şeytanın ayak izinde
Belki de pervaneyim ben
Kül
Ateş
Nehirlerin döküldüğü intiharım ben

II

Belirtmek
Oturup düşünmek, sonsuz varlık
Ölümlü ve gidişli
Bir düzineyi geri saymalısın mürid
En son halkanın oluşumunda
Bir dönüşüm başlar
Unutmalıyız
Unutmak geri çekilişin alzaymırıdır
Olgu var, hafıza yok
Kusurluluk yok
Beni bir atın uçmasına yükleme mürid
Nihayetinde olanak yok, şüphe yok
Stabil bir yağmur yağar..

III

Tohuma baktım
Bir gülün dikenine, evrensel anlam
Tarafsızlık mürekkebi yamultur mürid
Düşünsene bana ne derler
Yangınlar başlatmalı, çatlatıp tomurcuğun özünü
Güneşi çıkarmalı, uzanmalı karanlığa
Ağaç yaprağında çiy
Böceğin bedeninde garip hikayeler var
Biz insan!
Onlar içgüdü

Çıkarıp üstümü çıplak bağırıyorum
Öyle değil
Öyle değil
Biz kurtlanıyoruz
Tanrı bilmez, kurtlanıyoruz
Yukarı
Aşağı
Varlık, yokluk ve italik gibi

Düşünsene mürid sana ne derler…

Yanılsama

Birinci mağara çizgisinde vardı
Lotus çiçeğinin hamisi ve küçük parmak kırığında  hikaye ve gravür.

Resimse akıllı  ışık, görünen model
Orson welles’in iri hacim gövdesi değil
Başkasında yanılsama ve abrakadabra!

Oysa kilden portreler oluşturmuştu
Sikyonlu çömlekçi
Lamba ışığında gölge, yüzün çizgisi
Bir sevgiliyi çağırış anı
Ve ışığı patlatan Caravaggio gibi
Emmaus’ta akşam yemeğindeyim…

















Uzak bir sınır gibi

I

jazz ve summertime
bir trompetin sınırlarını zorluyor pikan cevizi
mavi idea
narin bir çiçeği koparıyor
ölü ozanlar zamanı
iğler iplikleri çekiyor gözlerimizden
atlar koşacak, atlar, shire atı
ben beyazdım
atlar kırmızı.

II

bulanmış mürekkep aforizmalar taşır
öfkeden kudurmuş çocukluğumuz
boğulduk
dokuz kış
bir ölü mevsim

ve

karanlığa uzandık
tapınaklarda kibrimizi kusup
nemesis’in memelerine asıldık
yarı ölüler bilir
kısık göz, bir ışığı görme sevdası..

III

sen de konuş
konuş ve uyan
ey tatlı uyku, ölüm ve ruhum
bir tabaka zamanı
kırbaçla bilenmiş sırtımız
caravaggio’nun kesik başı gibi
frigya gemileri mavi blues çalar

tuz , buz
el yazmalı hançer, karaşın  kırmızı bir bulut altı
mezarlarınızı sıkı saklayın
lüleleri dağılmış bahçeler
romulus’un taşları
belalı bir tragedya gelir kapının eşiğinden
gelir bir adam
migren ağrısı
hemfikirdik
gidecektik
bir matadorun elinden kayarak

IV

eve toplandık, ama hiç ev yok
pasla kararmış çini kumaşları
hiç ev yoktu
yılanlı saçlardan başka..

Fotoğraf,
Zdzisław Beksiński

.

Tımarhane



tanrım nasıl da duruyorum vitrinde
kırmızı bir balığa sarılıp
beyaz önlüklü drangoslar
beyaz kepli femme fataleler geçiyor
burnumu tut
üşüyor
elimi tut yılan gibi

ağır ağır soyunuyorum
bak bu göğsüm pervaza sıkıştı
aniden kapandı evin kapıları
kapıları anahtarlar mı kapadı
yoksa senin kesik parmakların mı
gotik gözlerin mi
sivri uçlu sakalın mı kapadı

sus şimdi
maydanoz çiğne
kapıları aç, duvarları kır

sen şimdi arabeskli damar şarkı söylüyorsun
sunturlu
çivili ağaçta yalnız kuş
kış geçti yaz geldi
evlendik

evlendik mi

hah ha ha haaa hah
çocukken yanımdan geçti sığırlar
sağırlar
ağır başlı olamadım hiç..