sᴉɹqǝuǝʇ

gölgenin oluşturduğu yapraklar arasında
tüm esen yel
ve şarabın ıslaklığında
kaskatı incelen buz hikayeleri
ya da taşta ağırlık
siyahi bir masada tanrının dudakları
ve bizim sunağımız
ırmakları düşlüyorum.

uyuyorsunuz
kim soluyor sizi
her yöne gitmekte olan ışık çığlığı
sende dinlendiğinde
kırılacağız
istiridyede zaman
yaralarımız
ölenin içinde sessizlik
gel söz edelim
ağaçların altında
henüz mavilik oluşmamış bu boşluk
ve gitarenin gri rengi
derinlikte gibi,
gibi kör olanın sesiyle..

II: XIX

Sevgilim
Şu elmanın durduğu ağaca bak
Kemerini çözmüş gibi bir kışkırtı
Ve göğsümde tutunmaya
Keskin ısırışlar gibi eminim
Ah keşke
Parmağına katsam renkleri ve beni yapsan
Belki dindirebilirdim
Orayı burayı boyarken, bir karanlık yol gibi
Ağzın baldan tatlı
Uygunca adanmış şimşek
Yadsıyınca hızını kendisinden
Doruklarıma gel ey Elbruz
Yıllar var
Edip’in sofrasında şarap
Pontus koyunda hep geceleri bazuka
Sonra bin daha
Nasıl güneş doğacak tek geceyken biz
Ve kimi seveceksin
Bir ucunda sabahın biçtiği Terzi
Dolandığı iplikler
Makas ve saç
Sersem ayyaşlık ve açıkçası
Bir yığın şiirle seni baştan çıkaracağım

İstediğin yer
Tüm benlik, ve kapkara üzümlerden
Bana biraz şarap süz
Üzgün sopranolar gibi soyunup duruyoruz
Eski zamanı unutup uyuyalım…

Bulanık

Lina’m
Sen neyi işledin bir ışığın parlamasına
Kül rengi saç
Renginde sözcük, alaşım ve gölgeli
Son bir kez
Ve ölü istiridyede kim unutup uyumuş
İzi bende kalan yeni bir biçim
Dinle sözlerimi
Burada
Zamanın geçtiği
Yarım gece
Ay vakti
Rakkaseler cam
Geceleri bakar hep,
,,

Lina’m
Kumunu say
Bulanık görüyorsun
Pullu dilsiz diriler gibi
Gibi durdukça
Karanlık ve tanrısız..

Hortus quietam

taşta taş
yoksun, bakıp  ırmağın altlarına
yazı tabletlerinden beri
ya da çürümüş kımıldamadan her şey
ruhumun zevki, huzursuz
bundan ötürü
tahtaya vurdum, doğanın tenine, revnak yıldızlara bakıp
karanlığın çektiği  en koyu dip
beni de sakla
yılanların hüküm sürdüğü bu mevsim
sessiz mozaik ve mezar başlarında
bir ağıtın yakılması
gördüm diyorum
ceylan başları dağınık
ve dramatik
tanrım bağışlanamaz suya ket vuran el
orada,
telkarı gibi her renk, sessiz ve teşne..

gövdemin içinde
gökyüzü, yeraltı, yeryüzü
ben de sizin parçanızım, bir çit üzerinde sökülerek, oraya bakıyorum
haftanın ikinci günü
nerede benim yağmurum tanrım
tanrımın yağmuru
uyuyorum, yüzün bir motifte
su biriktirdim, içim dökülsün
bu ağaçların ruhu
bu toprağın ölülerinden
çok ozan doğar
ömrüme dokunur ve çanlar çalarken
uzuyor kenarına oturduğum bahçe
ve tanrı çekiyor  beni…

Konsey duruşması

  Yargıca söylüyorum
  O daktilo neden bu kadar iyi çalışıyor?
  Henüz parlak olmadığında bobinler
  Devam ediyor, diyor yaz kızım
  Emir Tanrı’dan geldi.

  Bu dal gördüğüm
  Bu dosyalar ve aptallar ordusu
  Rüzgar migrenimi ateşliyor
  Lulishka’nın kuyruğunda
  Düşüncelerim oraya buraya dökülürken
  Oh benim yetenekli kedim
  Tüm bu öfkeli kararlarla
  Karanlık bir yola gir
  Yardımcı hakimler feryat
  Söylemesek bile bağırıyor
  Ama diyeceğiz ..

  Oh sevgilim
  Tanrıların nezaketinde değil
  Benim iznimle o fobio’larda arabaya bin
  Yargıç yanlışlıkla doğru kararı verdiğinde
  Baldan daha tatlı
  Fırlatacağım dosyaları atacağım
  Buna ihtiyacım var
  İşaret parmağımı hakime de gösterdim
  Şaşırtıcı bir şekilde taslak olmadı
  Yine yaz kızım dedi
  Bana parmağımdaki örümceği gösterdi
  Sarhoş olduğunu söyledi
  Dışarı çık dedim
  Bornozumun düğmesi yok, boyun eğmez
 
  …

Art. Henrik Aarrestad Uldalen.
 
 

Hephaistos

Boyalara dokunuyoruz,  karanlık
Yokluğun saati, ölümsüz
İlyada’sında troya
Hep vebalı
Geceleri lir çalarlar
Alkole yatırılan kuklalarımız
Yine sarhoş
Ateşi bulalım
Tanrılar özünden ayrılmışken
Korkunç bağlarını bulalım gölgelerin
Sımsıkı ve sürgülü kapanmış her şey
Silik görüntüler ve gelince bizimle
Dökmüş gözyaşını yağmur
Gibi
Ve sunağın soylu çiçekleri
Kutlu törenler, iğrenç saçmalık mevsimleri
Ne de cehennem diplerinde
Ayın dönmesi
Hiçlik gövdeleri ve sessizlik yuvaları
İçim olsa, kırılır gider
Ellerim tutacak seni
Devinen ateş yenildikçe
Külde keskin
Uzaklık yoktur.. Oradayım…

Art. Fabien Claude

Daha iyi

Buzun
Yalnız bir boşluğu vardı
Sevebilseydik birbirimizi
Bütünleyen öz
Açılan boşluk, havanın böylesini
Suda ararlar..

Bağlanmıştık, ama bağlanamamıştık
Gözleri sürgün, ne korkunç
Ürperten mutluluk, tatlı sözcükler gibi
Tanrıların sessizliği bu
Gel ey Beira
Karanlık asayı bir kez daha vur
Geçen günlerin hatrıydı bu
Bu gövdelerimiz
Nedendir
İnen yağmuru besleyen, şaşılası değil
Dibe indik
Kudurmuş atlar başlar çatlamaya
Ve onları öldürür birileri
Bundandır
Işığın değişimi
Gitmekten bahsetme
Ateşi söylemedim..

Belki koyuluk

sevgilim, bırakılmış fırtınanın
gelip oturduğu bu zamanlar
hep sarhoş duruş
sessiz bir kıvançla geceleri kusar
kan boyunlarında hiç giyinmeden..

çok endişe
bu ateşli sıtmalık, ırmak kıyıları
ışığı karaltan göz ve ürperme
görür gibiydik, oyun gibi
istenebilir acılardan uzak kılan
birbirimizde bütünlük
çok ağrı
haşhaşi
renklerin birleştiği
bu ayıklar, güne durma
ve gölgesini kaybetmiş her şey
uyuyalım
nasılsa çağıracağım seni
yüzünü boyayıp bir tabloya…

art. carola kastman

Evet evet flaş patladı

Kafa bu ya, bu çağrışım sanatına bayılıyorum. Beni de Jung incelese’ kızım sen de pek normal değilsin. Şey olmuşsun. Persona olmuşsun. Bir türlü çözemiyorum seni. Takıl kafana göre çocuğum flaşı da patlat bir güzel derdi. Patlatıyorum abi..

James W. Horne, Stan Laurel ve Oliver Hardy’nin oynadığı big business filminden bir fotoğraf karesine bakıp gördüğümü değil de yorumlamanın nasıl olacağını seviyorum. Hyhuu hu huuu okey okey, tabi tabi derken bir fotoğrafta olan üç kişiye kulak veriyorum.

‘Abi, vallahi billahi, savaşlarla alakası olmayan biriyim. Giymişim gri paltoyu, geçirmişim kafaya şapkayı poz veriyorum. Bir amacım var. Savaşa ve iktidarlara hayır diyorum. Başka şey istemeyin benden. Ben sadece twit atarım yani. Üstelik elimde zeytin dalı var.’

Hımm, şu ortada duran adama bakıyorum. Elinde kesici büyük bir makas var. Sanki şey gibi duruyor, şey işte.. İktidarı elinde tutan, bir türlü gitmek istemeyen dünyanın her yerinde kopyaları olan diktatörler gibi mırıldanıyor..

‘ Abi, iktidarsızım, alt tarafta duran aletim bir türlü çalışmıyor. Her türlü uyarıcı içiyorum ama olmuyor. Anlayın işte’ der gibi yanında duran gri paltoluya ters ters bakıyor. Sanki ressam Michael Rose’nin seri katil Fish’in cehennemden gelen aletlerinden birini çalmış gibi elindeki aleti hafifçe yukarıya kaldırıp yeniden söyleniyor.

‘ Hımm, benim iktidarım, sizin aletinizi öyle bir keser ki tenekeci Ziya’ nın hurdalığında bulunur cesetleriniz. Elimdeki aletin büyüklüğünü görüyor musun? ‘..

Haaahhaaaa, resmin diğer tarafında bulunan siyah paltolu adam Orson Welles’ e benziyor. Birazdan her iki figürü alıp, bir anons ile the war of the worlds adlı şova konuk edecek ve bağıracak..

” Lan şapşikler, sizi medyatik maymunlara çevireceğim. Hahahhhaa romantik bağlılığınızın içine sıçayım. Hahhaaa uzaya siktir olup gidin. Hshhaaasss…