gölgenin oluşturduğu yapraklar arasında tüm esen yel ve şarabın ıslaklığında kaskatı incelen buz hikayeleri ya da taşta ağırlık siyahi bir masada tanrının dudakları ve bizim sunağımız ırmakları düşlüyorum.
uyuyorsunuz kim soluyor sizi her yöne gitmekte olan ışık çığlığı sende dinlendiğinde kırılacağız istiridyede zaman yaralarımız ölenin içinde sessizlik gel söz edelim ağaçların altında henüz mavilik oluşmamış bu boşluk ve gitarenin gri rengi derinlikte gibi, gibi kör olanın sesiyle..
Sevgilim Şu elmanın durduğu ağaca bak Kemerini çözmüş gibi bir kışkırtı Ve göğsümde tutunmaya Keskin ısırışlar gibi eminim Ah keşke Parmağına katsam renkleri ve beni yapsan Belki dindirebilirdim Orayı burayı boyarken, bir karanlık yol gibi Ağzın baldan tatlı Uygunca adanmış şimşek Yadsıyınca hızını kendisinden Doruklarıma gel ey Elbruz Yıllar var Edip’in sofrasında şarap Pontus koyunda hep geceleri bazuka Sonra bin daha Nasıl güneş doğacak tek geceyken biz Ve kimi seveceksin Bir ucunda sabahın biçtiği Terzi Dolandığı iplikler Makas ve saç Sersem ayyaşlık ve açıkçası Bir yığın şiirle seni baştan çıkaracağım
İstediğin yer Tüm benlik, ve kapkara üzümlerden Bana biraz şarap süz Üzgün sopranolar gibi soyunup duruyoruz Eski zamanı unutup uyuyalım…
Lina’m Sen neyi işledin bir ışığın parlamasına Kül rengi saç Renginde sözcük, alaşım ve gölgeli Son bir kez Ve ölü istiridyede kim unutup uyumuş İzi bende kalan yeni bir biçim Dinle sözlerimi Burada Zamanın geçtiği Yarım gece Ay vakti Rakkaseler cam Geceleri bakar hep, ,,
Lina’m Kumunu say Bulanık görüyorsun Pullu dilsiz diriler gibi Gibi durdukça Karanlık ve tanrısız..
taşta taş yoksun, bakıp ırmağın altlarına yazı tabletlerinden beri ya da çürümüş kımıldamadan her şey ruhumun zevki, huzursuz bundan ötürü tahtaya vurdum, doğanın tenine, revnak yıldızlara bakıp karanlığın çektiği en koyu dip beni de sakla yılanların hüküm sürdüğü bu mevsim sessiz mozaik ve mezar başlarında bir ağıtın yakılması gördüm diyorum ceylan başları dağınık ve dramatik tanrım bağışlanamaz suya ket vuran el orada, telkarı gibi her renk, sessiz ve teşne..
gövdemin içinde gökyüzü, yeraltı, yeryüzü ben de sizin parçanızım, bir çit üzerinde sökülerek, oraya bakıyorum haftanın ikinci günü nerede benim yağmurum tanrım tanrımın yağmuru uyuyorum, yüzün bir motifte su biriktirdim, içim dökülsün bu ağaçların ruhu bu toprağın ölülerinden çok ozan doğar ömrüme dokunur ve çanlar çalarken uzuyor kenarına oturduğum bahçe ve tanrı çekiyor beni…
Yargıca söylüyorum O daktilo neden bu kadar iyi çalışıyor? Henüz parlak olmadığında bobinler Devam ediyor, diyor yaz kızım Emir Tanrı’dan geldi.
Bu dal gördüğüm Bu dosyalar ve aptallar ordusu Rüzgar migrenimi ateşliyor Lulishka’nın kuyruğunda Düşüncelerim oraya buraya dökülürken Oh benim yetenekli kedim Tüm bu öfkeli kararlarla Karanlık bir yola gir Yardımcı hakimler feryat Söylemesek bile bağırıyor Ama diyeceğiz ..
Oh sevgilim Tanrıların nezaketinde değil Benim iznimle o fobio’larda arabaya bin Yargıç yanlışlıkla doğru kararı verdiğinde Baldan daha tatlı Fırlatacağım dosyaları atacağım Buna ihtiyacım var İşaret parmağımı hakime de gösterdim Şaşırtıcı bir şekilde taslak olmadı Yine yaz kızım dedi Bana parmağımdaki örümceği gösterdi Sarhoş olduğunu söyledi Dışarı çık dedim Bornozumun düğmesi yok, boyun eğmez
Boyalara dokunuyoruz, karanlık Yokluğun saati, ölümsüz İlyada’sında troya Hep vebalı Geceleri lir çalarlar Alkole yatırılan kuklalarımız Yine sarhoş Ateşi bulalım Tanrılar özünden ayrılmışken Korkunç bağlarını bulalım gölgelerin Sımsıkı ve sürgülü kapanmış her şey Silik görüntüler ve gelince bizimle Dökmüş gözyaşını yağmur Gibi Ve sunağın soylu çiçekleri Kutlu törenler, iğrenç saçmalık mevsimleri Ne de cehennem diplerinde Ayın dönmesi Hiçlik gövdeleri ve sessizlik yuvaları İçim olsa, kırılır gider Ellerim tutacak seni Devinen ateş yenildikçe Külde keskin Uzaklık yoktur.. Oradayım…
Buzun Yalnız bir boşluğu vardı Sevebilseydik birbirimizi Bütünleyen öz Açılan boşluk, havanın böylesini Suda ararlar..
Bağlanmıştık, ama bağlanamamıştık Gözleri sürgün, ne korkunç Ürperten mutluluk, tatlı sözcükler gibi Tanrıların sessizliği bu Gel ey Beira Karanlık asayı bir kez daha vur Geçen günlerin hatrıydı bu Bu gövdelerimiz Nedendir İnen yağmuru besleyen, şaşılası değil Dibe indik Kudurmuş atlar başlar çatlamaya Ve onları öldürür birileri Bundandır Işığın değişimi Gitmekten bahsetme Ateşi söylemedim..
sevgilim, bırakılmış fırtınanın gelip oturduğu bu zamanlar hep sarhoş duruş sessiz bir kıvançla geceleri kusar kan boyunlarında hiç giyinmeden..
çok endişe bu ateşli sıtmalık, ırmak kıyıları ışığı karaltan göz ve ürperme görür gibiydik, oyun gibi istenebilir acılardan uzak kılan birbirimizde bütünlük çok ağrı haşhaşi renklerin birleştiği bu ayıklar, güne durma ve gölgesini kaybetmiş her şey uyuyalım nasılsa çağıracağım seni yüzünü boyayıp bir tabloya…
Kafa bu ya, bu çağrışım sanatına bayılıyorum. Beni de Jung incelese’ kızım sen de pek normal değilsin. Şey olmuşsun. Persona olmuşsun. Bir türlü çözemiyorum seni. Takıl kafana göre çocuğum flaşı da patlat bir güzel derdi. Patlatıyorum abi.. … James W. Horne, Stan Laurel ve Oliver Hardy’nin oynadığı big business filminden bir fotoğraf karesine bakıp gördüğümü değil de yorumlamanın nasıl olacağını seviyorum. Hyhuu hu huuu okey okey, tabi tabi derken bir fotoğrafta olan üç kişiye kulak veriyorum.
‘Abi, vallahi billahi, savaşlarla alakası olmayan biriyim. Giymişim gri paltoyu, geçirmişim kafaya şapkayı poz veriyorum. Bir amacım var. Savaşa ve iktidarlara hayır diyorum. Başka şey istemeyin benden. Ben sadece twit atarım yani. Üstelik elimde zeytin dalı var.’
Hımm, şu ortada duran adama bakıyorum. Elinde kesici büyük bir makas var. Sanki şey gibi duruyor, şey işte.. İktidarı elinde tutan, bir türlü gitmek istemeyen dünyanın her yerinde kopyaları olan diktatörler gibi mırıldanıyor..
‘ Abi, iktidarsızım, alt tarafta duran aletim bir türlü çalışmıyor. Her türlü uyarıcı içiyorum ama olmuyor. Anlayın işte’ der gibi yanında duran gri paltoluya ters ters bakıyor. Sanki ressam Michael Rose’nin seri katil Fish’in cehennemden gelen aletlerinden birini çalmış gibi elindeki aleti hafifçe yukarıya kaldırıp yeniden söyleniyor.
‘ Hımm, benim iktidarım, sizin aletinizi öyle bir keser ki tenekeci Ziya’ nın hurdalığında bulunur cesetleriniz. Elimdeki aletin büyüklüğünü görüyor musun? ‘..
Haaahhaaaa, resmin diğer tarafında bulunan siyah paltolu adam Orson Welles’ e benziyor. Birazdan her iki figürü alıp, bir anons ile the war of the worlds adlı şova konuk edecek ve bağıracak..
” Lan şapşikler, sizi medyatik maymunlara çevireceğim. Hahahhhaa romantik bağlılığınızın içine sıçayım. Hahhaaa uzaya siktir olup gidin. Hshhaaasss…