müzik, daha hızlı, daha hızlı bir tempo, içim buz dön biteviye, dön rakkase gibi çılgınca bir çeviri bu gökte patlayan ateş, onulmaz hastalık cüzzama yakalanmış taş ocakları fantastik ve kokuşmuş balıklar var yemekten sonra midem bulanıyor kusuyorum dilimin bir dinsizliği var tanrının huzuruna böyle çıkılmaz perihan abla,
kapatın perdeleri sultanahmet pidesi yok namus bekçileri var anlatamıyorum derdimi dağlar, dağlar söyle sazım ne güzel olmuşsun bomm yaba bam teli ayranım yok içmeye.. de hahhhaaaa
kuru tütün sardım mercimek, çiğ köfte perihan ablanın hippi dostlarına aşı yaptılar pasaportum yok ki kaçırayım kendimi görecek günlerim var daha kırılsın eller, kırılsın hokkabaz kazanlar boyu uzun bardak ve ruhuma fatiha sakın helva dağıtmayın ona, buna, şuna içebildiğiniz kadar şarap için şarap için, şarap için şarap için ulan sülü manço’nun son durağına geldim rica edeyim halil cibran okuyup üfleyin mezar taşıma illa ki ölünür, illa da ölür sonunda goriot baba,
döndürün plağı vida yağı veya led zeppelin kelebekler de ossurur hayatın yüzüne dün tatil, bugün karantina hey lulu, chaa’m ve saksıdaki catburgs cinayetleri bir dala serdim patlamış fıtığımı kuşlar yesin, ben veganım abi,
gözlerim kapanıyor seninle konuşayım diyorum goriot baba gözümün bebeği düşüyor halının üstüne kesildi kulağım kesildi, su çiçeği tenimde höşmerim tatlısı ve birinci cildin sonunu okuyamadım sigaram bitti affet,
içinden geçiyorsa dağların şarkısı derinliğin yansımasıdır ışık süzmesi sisli bulutta gözyaşı kaybolan kuşların çığlığı kıyamet esriğinin bildirisidir karanlıktaki tutulma topraktaki tamtam seslerinin yankısı ve aşkla dönen semahın kabullenişi uzun saçları ganj’a seriştir arınma.
unutmuşsa mağriple büyücü bizi çizmeyi zamana kaybetmişse hintli gang hacısı imanını suda ve gelmişse artık gökteki kıyamet esriği eriyik susalım o zaman bizi yanıltan an vakasız gelmemiş ki dünya bu hale bildirir bize kanayan kırlangıç münzevi göç.
ışığın süzülen karanlığı tabiatın sekmelerinden kaçan uçuk kelebek bir zavallı düş ölümüdür sensizlik senfonik duyarlılığımı sana bahşettim ben şimdi tek heceli aşk sensizim gecede.
,,,
göçebeyiz bizden ırak vuslatlara niyetli virandır tüm obalar ülkesizlerin dünyasında
anne, bu gece ay çok parlak görünüyor patikalara vurmuş, ayak tozlarına ve buklelerimde altın çubuk gibi bir guguk kuşu küçük kız ve incir ağacı. . . anne ben sana doğru geldim su ne kadar derin gözlerin gibi bir aynanın sırrına muazzam vücudundaki kibele’yi seviyorum ellerini seviyorum göğsünü sesin. ,,,
anne’m gel, avlular hatırlar sadece değirmenin önünde oturmalıyız yakında karahindiba dağılacak ve bir desende şekil bulacak bizim yaşacak yüz yılımız yok.
Boğazına kadar düğümlenenler Gözlerini kapatıp dans ettiler Dans ettiler Külden hiç kuş doğar mıydı? Köküne büyüyen ağaçlar dalıyla dertleşir Yağmur için dua edelim- etmeyelim -edelim mi? Herkes kendini unutmuşken Yüzüme yerleşiyor ağacın gölgesi Tanrı her şeyi yok biliyor Biri beni çağırmıyor Ben de çağırmıyorum.
II
Bütün insanlar mezarlara benzer Kalabalıklaşıp ağırlaşan Sütümden taştım Kara ışıklarda temizlenmezdi bahar Sergilenecek şeyler Ahlaksız vaazlarda başlıyordu Kin Güneşin tutulması Koşarak bahçeye çıktım Çay içiyordu Kuş iskeletleri.
III
Gece odasında haykırıyordu Goethe Bizim felsefemiz Sizin hukuk sisteminize uymuyor İlahi söyleyen kiliseler Yazar Papaz ve şairler korosundan başlayalım Şeytan korkusu vardı içinizde Bense şeytanı tanımıyordum Bir tohumun karnındaydım Yağmur sınırsız Ruhun dilinde Kurtlar hep kemirirdi ağacın gölgesini
IV
Bir mum yanar- söner yanar-sönerek uyur Kitap sayfasına konuk olur bütün ölü seviciler Bütün ölü seviciler gelip Müzeye taşır- tanrı benzeriydi Görkemli söz Zilin çalması İyilik cezaları reçetelerden yazılıyordu İlahi şarkı Kim yosunlu nehirlerden su içer Açıp sürgüleri Mezarların sessizliğinde- leş.
V
Görünürde belirtiler yok- bir kez görebilseydiler Eğlence alayları geçiyordu ilahili Bir kez dökülünce- hiç doğuyorduk Bulantılı Irmağın gölgeleri Ten Gök Yoksunluk Cadılar gibi yakıyorlardı bizi Yolumuza gidiyorduk Ağacın köklerine
sana nasıl bir armağan verebilirim o güzel boynunu kapatmışken, nasıl parlatabilirim bu azı dişlerimi üstelik ay parlak ve en koruyucu masumiyeti kaybetmişken bu güzel serçe parmağım seni nasıl gıdıklayabilir ve azdırabilir bu yüzden o keskin pitpull dişlerimin bir tutkusu var o ateşli kaburganı ve kederini bağladığın o parmak uçlarını suyun ortasında bulunan bir adacığa bırak köksüz ağaca çıkıp seni bekleyeceğim ve dişlerim kaşınıyor, pontus tepesinin o güzel armonia bahçelerinin sert rüzgarı yağmuru ve huysuz ruhumun karanlık gıcırtısı ve tatlı ağzımın fütursuzluğu ve tanrısızlığım varken,
düzülmüş bir karayel rüzgarıyla ruhunun şiddetli çekiciliğini lütfen bir çekici arabasına yükleyip bana gönderir misin kulak memeni de unutma, kırmızı şarabın içine koyacağım ve azı dişlerimle ruhunuzu parlatacağım diğer organların kalabilir.
ey sappho’ nun cucurlitosu dişlerimi ve dişetlerimi sıkıştırmaktan regl olmuş durumdayım ve bacaklarımdan ne güzel süzülüyor bu güzel rengimle size en derin teşekkürü sunuyorum
‘şimdi benares’in orospuları gibi bayramlarda birdenbire sanskrit ölümlere çarpıp şarkılara, şarkılara düşen kadınlar var şarkılarında..’ ……
/
sırtım bir kılıca bahşedilmişken oraya bırakıyorum ağzımın içini italik ölümlere bakıyorum bir aynanın örgüsünde gölgeler
karanlık bağırtıları konuşuyoruz kaybolmuş beşinci bap.
/
başımı eğiyorum, uzun bir sessizlik ve acelemiz var. dağılmak istiyoruz iskambil kağıtları gibi ne güzel görünüyor saç uçlarından boynumuza fısıldayan suyun taşa çarpışı…
orada ‘soyutlanmış çizerler gibi çarşambaları ırmakta boğulup gittiler hep..’