Karanlık Tapınağı

derinin şakakları sessizce çatlıyor.

eski bir çürümenin izinde
duvarın gölgesi
karanlık,
zamanın dişleriyle kemirilmiş bir hikâyenin anısına.

bulanık algılar
bir yankı,

ten
bozuk saat dişlileri
bir dönüş anında;

çöküş duası
küllerimiz gecenin avuçlarında
ve ağıtların son günahını oynayacağız.

Varoluşun çürüyen izleri

zamanın çürüyen kabuğunda
kan çiçekleri sarhoş
kök salmış
zehir fışkıran damarlar
kırık camlarda sürünen rüyalar
paramparça…

…..

gölgeler kemiriyor,karanlığın omurgası
uzak değil, beynimde patlayan lahza
bir çığlık dilimde
tomurcuklanmıyor
küllerinde,biri bahçeyi götürdü.

…..
baykuşlar ölüm labirentleri
her kanat çırpışı bir denklem
her tüy
sessiz bir son,
buz kesmiş damarlarda
aniden patlıyor yıldızların intiharı
kâbusun kimyası,

görüntülü cildimiz
saç köklerinde irin, gözbebekleri cam kırıkları.

yıldızlı gece
van gogh’un fırçası
tonlar değil, ruhlar
sonsuzluk, bir cesedin nefesinde bozulmuş.

hiçliğin dudaklarından sızan melodi
varoluş
kendi mezarını kazan bir bıçak gibi…
….
Tablo art, saphilopes

Silindirik

valorus
bu ne öfkeli el
kılıcın yeşil olmuş bir sunağın içinde
red edip geçmişteki hikayenin hafızası
onlar övünmesin diye
trajedinin dibine vurup
silmeyi epigrama dönüştürdün.

oysa
ırmakların dingin yatan ölüleri
orası güzel
bazen çamurlar kaynar
elbette
kılıçlar susabilir, veya susmayabilir
sanatsal fısıltı
esintiler suçlanmasın diye.

ey valorus;
övünürüz aklınca
ama o denli dağınık kalır ki herkes
her şey
incir çekirdeği bile.

Çığlık salonu /Dört Mevsim ve Çelik.

Yağmur, camlara öfkeyle vuruyordu. Gökyüzü mor bir mürekkep lekesi gibi yayılmıştı ufka. Metruk binanin çatı katında, duvarları çatlak odada, iki müzik birbirine karışıyordu: Bir köşede Vivaldi’nin Dört Mevsim”i yankılanırken, diğer tarafta Rammstein’ın elektrik yüklü riffleri duvarları titretiyordu. Sanki Barok dönemle endüstriyel metal bir savaşa tutuşmuştu.

Psikolog, beyaz deli gömleği içinde, demir karyolasının kenarına çömelmiş, avuçlarını kulaklarına bastırıyordu. “susun!” diye bağırdı, ama sesi yağmura ve müziğe yenik düştü. Bir hafta önce buranın doktoruydu. Şimdi? Hastalarından biri onu beyaz bir gömleğe sokmuş, anahtarı pencere dışına fırlatmıştı. Belki de hak etmişti. Sonuçta, buraya “tedavi” için getirdiği herkese aynı şeyi söylüyordu, ‘Gerçeklik sizinle dans etmiyorsa, siz onunla dans edin.’ Şimdi gerçeklik, onun kafasında bir savaş balesi sahneliyordu.

Odanın ortasında, bir grup blogger masanın üzerine kurulmuş dizüstü bilgisayarlarını tıkırdatıyordu. “Bu yayın tarihin en viral anı olacak!” diye haykırdı saçları lacivert boyalı genç bir kadın, gözleri ekrana yapışmış. Yanındaki, siyah takım elbiseli bir adam ise ciddiyetle notlar alıyordu: “Gözlem,kolektif psikoz, müzik ve doğa olaylarıyla tetiklenebilir. Kanıt, bu odada’ .Diğer köşede ise, uzun saçlı bir blogger kafasını ritmik bir şekilde sallayarak Rammstein’a eşlik ediyor, elindeki telefonla çektiği videoya çığlık atıyordu: “Bunu görüyor musun? Bu nedir lan’ sil gitsin..

Rüzgâr, pencereden içeri bir canavar gibi doldu. Dışarıda, meşe ağacının dalları çatırdıyor, camlara vuruyordu. Her şimşek çaktığında, duvardaki gölgeler dans ediyor, odadakilerin siluetleri kırılıp yeniden doğuyordu. Masanın üzerindeki mumlar titreyerek yanıyor, hava keskin bir lavanta ve küf kokusuyla doluydu.

Kitaplığın yanında üç şair, bir yazar ve iki roman karakteri gibiydiler. Biri, kırmızı rujunu duvara sürterek şiirler yazıyordu. Diğeri, ceketinin düğmelerini iliklemiş, Goethe’ye benzetilebilecek bir ciddiyetle yağmuru izliyordu. “Bu fırtına… İnsan ruhunun metaforu,” diye mırıldandı. Yanındaki kadın, kahkahalarla güldü: “Metafor mu? Bu gerçek! Bak, şu dallar nasıl da kırılıyor… Tıpkı bizim gibi.”

Aniden, kapı gıcırdadı. İçeri, elinde bir keman ve bir elektro gitar tutan genç bir kız girdi. Saçları ıslak, gözlerinde yağmurdan daha derin bir parıltı vardı. “İkisini de çalmak zorunda mıyız?” diye sordu, sesi hem Vivaldi’nin kemanı kadar narin, hem de Rammstein’ın vokali kadar sertti. Odadakiler sustu. Sanki cevap, dışarıda kırılan dallarda gizliydi.

Psikolog ayağa kalktı. Gömleği hâlâ üzerindeydi, ama gözlerinde yeni bir ışık vardı. “Dans edin,” diye fısıldadı önce, sonra bağırdı: “Dans edin! Gerçeklik sizinle dans etmiyorsa, siz onu yıkın.’

Ve öyle oldu. Bloggerlar kameraları fırlattı, şairler mısraları unuttu, kız kemanı ve gitarı aynı anda çalmaya başladı. Yağmur, müzik, çığlıklar ve kırılan dallar… Hepsi, o gece, metruk binanın çatı katında bir şeye dönüştü. Belki bir sanat manifestosuna, belki bir çığlığa, belki de sadece… bir hikâyeye.

Sabah olduğunda, odada sadece kırık dallar, yırtık kağıtlar ve hâlâ çalan bir radyo vardı. Dışarıda ise, meşe ağacının gövdesinde, kimsenin okuyamayacağı bir şiir kazılıydı:

Rüzgâr kırıldığında,
En çılgın beste başlar.
Ve biz,
Parçalanmış notalardan
Yeni bir ilahi dikiyoruz…

Kalbim

çatlaklardan sızdı,
kökleri ayaklarımın etrafına sarılmış
ters bir ilahi.

hafıza derler ya,
çığlığın kökünde ben vardım
gömülü
tohum.

ağızlar kapalı
hikayeler çürümüş,

sis dağıldığında,
hiçbir şey kalmayacak, mürekkeple yıkanıp gideceğiz
.
kayıp atlas
bölünmenin ufku
o kadim güneşin yokluğunda uyumak gibi;

bir keder doğdu
parmaklarımda
benim karahindiba’m
o asla gelmeyecek.

Diphylleia

burada, ruhun alacakaranlığının yoğunlaştığı yer.

şimdi görüyorsun zamanın kefeni,
yıpranık ve harcanmamış gözyaşlarıyla lekeli.

hiçbir masumiyet o sesten sağ çıkmıyor
uykusuz
çatlamış titreyiş
sözsüz ağızlar tarafından.

bir çiçek molozların içinde yanan
kül, sözü tutulmuş
hayalperestlerin boğulduğu bahçelerde,

tozların ağırlığı
ellerin çözülmediği kıvrım;

yürüdüm
parmaklar boşluğu okşuyordu,
ışık değil,
ama taşın çiçek açmayı reddettiği yere düşen bir yağmurun yankıları gibi.

Çığlık Salonu

Karanlık, kadife perdelerle örtülü salonun kapıları, davetiyesiz bir şekilde herkese açılmıştı. “Tüm blog yazarları bu gece toplanıyor,” diye fısıldanıyordu sokaklarda. Merak, korkuyu yenmişti; kalem tutan eller, klavyelerin arkasına saklanan yüzler, ıslak bir sonbahar gecesinde salona akın etti. İçeride, tozlu bir piyanonun başında, solgun yüzlü, uzun boylu bir adam oturuyordu. Edgar Allan Poe’ydu bu… Ya da en azından ”ona” benziyordu. Parmakları tuşlara değdiği an, odanın ışıkları titredi ve ilk notalar, bir cenaze marşı gibi süzüldü duvarlardan.

Kuzgunlar, beklenmedik bir anda çıkıp geldiler.

Pencereler paramparça oldu, siyah tüyler ve gaga darbeleriyle dolu bir fırtına esti. “Hiçbiriniz asla kaçamayacaksınız,” diye gıdakladı biri, ama konuşan bir insan değil, tüyleri kanla ıslanmış bir kuştu. Gözler, yere düşen kristal avizeler gibi patladı. Salon, çığlıklarla çınlarken, psikologlar köşede kıvranıyordu. Not defterlerini yırtıp “Delilik bir sistemdir!” diye haykırıyorlardı. Mantık, artık bu dünyaya ait değildi.

Şairler, diz çökmüş, midelerini yumrukluyordu. Ağızlarından kelimeler dökülüyordu; ama bu kelimeler ıslak, etli ve hareketliydi. “Şiirlerimiz bizi yiyor!” diye inledi biri, yere attığı mısralar solucanlar gibi kıvrılarak ayak bileklerine dolanırken. Bir kadın şair, boğazına sarılıp kustuğu sonnetiyle boğuldu.

Yazarlar ise açlıktan gözü dönmüştü. Bir roman yazarı, bir öykücünün kolunu ısırıp koparırken, “En iyi hikaye benimki olacak!” diye haykırıyordu. Kan, mürekkeple karışıp halıyı lekelerken, blog yazarları telefonlarına sarılmış, son gönderilerini yazmaya çalışıyordu; “Bu tür bir şey daha önce hiç yaşanmadı”Ama cümlelerini asla bitiremediler.

Piyano sesi yükseldikçe, kahkahalar çığlığa dönüştü. Bir blogger, kendi göz kürelerini avucunda sıkarak güldü. “Bakın! sonunda içerik buldum!” diye ciyakladı. Edgar’ın parmakları artık tuşlara değil, et ve kemiğe basıyordu. Salonun aynaları, yok oluşlarını yansıtırken, kuzgunlar son kurbanlarını da alıp gitti.

Sabah olduğunda, salondan geriye kalan yalnızca bir blog yazısıydı:
”Bu geceye dair bir şey hatırlamıyorum. Ama içimde hâlâ şiirlerin tadı var.”

Ve piyano, bir sonraki davetlileri beklemeye başladı…

Hiçliğin zaferi

fısıldanır ölü dillerle
bekleyişin çürüyen bahçesi,şimdi yalnızca kemiklerin gölgesi.

kara ayin saatleri
titreyen sesin gece yırtılması,

“godot asla gelmeyecek… ”
“gelmeyişine teşekkür ettim.”

bu,
çağrılmayanların kanlı gözyaşı
unutulmuş mezarların gölgelerinde vücut bulan matem.

kefenlerin dans ettiği bu son perdede, bekleyişin ihaneti
yalnızca sessizlik hakikat
kurtların duaları kadar acımasız.