karanlık

eğer istersem
uyuyor ve uyanıyorum
bir ucundan parçalar gibi.

karmaşık
her zaman ırmaklardan fazladır bu kısa yıl
beyaz ölümler
kim içindi
büyük acı gibi
karanlık ve avuçlarımı soyacağımdan daha sıkı
cam kırıklarını paramparça eder
yüzümü öper
vahşi ruhumu öper.

Yanmak

Sahaflar Çarşısı’nın en kuytusundaki dükkânın önünde yağmur çiseliyordu. Arnavut kaldırımları ıslak, vitrinlerdeki tozlu kitaplar sokak lambasının sarı ışığıyla parıldıyordu. Gizemli kadın, camın ardında, eski bir cildin üzerine kıvrılmış kediyi gördü. Drago’ nun patisi kitabın sırtında, gözleri yarı kapalıydı.

“Hâlâ Shakespeare okuyorsun,” dedi kapıdan girerken. Zil usulca tınladı.

Drago başını kaldırdı, kulakları dikildi. Pençesinin altındaki kitabı işaret eder gibi hafifçe vurdu; Aşk ve Anlatı Şiirleri.

“Hâlâ,” dedi kadın, sanki cevabı duymuş gibi. “Ama bu sefer oyunlar değil. Şiirler. Bilir misin, Shakespeare’in ilk yayımlanan eseri buymuş.”

Kedi gözlerini kıstı, kitabın kapağındaki Venüs ile Adonis gravürüne baktı. Kadın omuzlarını silkti. “Venüs ile Adonis mi? Genç bir adamın tanrıçadan kaçtığı hikâye.”

Drago yavaşça arka ayakları üzerine doğruldu, patisiyle bir sayfayı araladı. Tam da “İğrendim, nefret ediyorum ” dizesinin üzerinde duruyordu. Sonra tekrar kıvrılıp kitabın yanına uzandı, sorgular gibi kadına baktı.

Kadın da karşısına geçti. Rafların arasından süzülen toz zerrecikleri lambanın huzmesinde dans ediyordu. Dışarıda yağmur hızlanmış, camlara vuruyordu.

“Çünkü Adonis ölümlü,” dedi kadın. “Tanrıça ölümsüz. Belki de ölümün olduğu yerde aşkın duracağını biliyor. Ya da Shakespeare gençmiş, kadınları anlamamış.”

Drago bir kedi gülümsemesiyle ağzını araladı, sonra patisiyle kitabın başka bir yerini dürttü. Kadın sayfaları çevirdi. Lükres’in İğfali’ne gelmişlerdi.

“Tarquin gece odasına giriyor. Lükres direniyor. Sonra namusunu korumak için kendini öldürüyor. Yüzyıllar sonra hâlâ aynı şeyleri tartışıyoruz,” dedi kadın. Drago mırladı, sanki “Sen ne düşünüyorsun?” diye soruyordu.

Kadın bir an sessiz kaldı. Dükkânın sahibi arkada bir yerde radyoyu kısmış, eski bir türkü çalıyordu. Islak asfaltın üzerinde araba lastiklerinin uğultusu.

“Lükres’in intiharını kahramanlık sayanlar var,” dedi kadın. “Ama ben orada bir çığlık duyuyorum. Shakespeare belki de ‘Bakın, bir kadının bedeni üzerinden iktidar nasıl kurulur’ diyor. Tarquin iktidarını, Lükres kendi ölümü üzerinden iktidarını ilan ediyor.”

Drago doğrulup kadının kucağına atladı, kitabın sayfalarını karıştırdı. Anka ile Kumru’ya gelmişti. Kadın onun bu seçimine gülümsedi.

“O zaman bu şiiri nasıl okuyorsun? Orada iktidar yok. İki kuş birbirinde yok oluyor.”

Dışarıda yağmur dinmişti. Kadın pencereye yürüdü, kedi omzunda tünemişti. Cama yapışan su damlalarına baktılar. Sokak lambasının altında bir çift martı taşların üzerinde tüneyip tüylerini kabartıyordu. İkisi de konuşmadan izledi.

“Belki de Shakespeare’in en derin şiiri odur,” dedi kadın. “Aşkın bedeni değil, özü. Ne arzu kalıyor ne sahiplenme. Sadece birlikte yanmak.”

Drago yanağını onunkine sürdü, alçak sesle mırladı. Kadın başını çevirdi, kaşlarını kaldırdı.

“Yanmaya hazır olan,” dedi sanki kedinin sözlerini çeviriyormuş gibi. “Ama kendini kiminle yakacağını bilmek”

Kadın bir süre yüzüne baktı. Sonra gülümsedi, kitabı açtı.

“Oku bana,” dedi Drago. “Bir şiir daha. Sabaha kadar vaktim var.”

Drago kucağına kıvrıldı, patisiyle sayfaları araladı. Kadın Anka ile Kumru’yu okumaya başladı. Kedinin gözleri yarı kapandı, mırıltısı dizelere karıştı. Dükkânın sahibi radyoyu kapatmış, arka odada uyukluyordu. Yağmur yeniden başladı, ama bu kez usul usul, bir fısıltı gibi.

Sabaha karşı dükkânın camları buğulanmış, kadın ve kedi ortada yoktu. Martılar bir şiirin küllerini şehrin üstüne serperek daireler çiziyordu.

Bu sırada tezgâhın altındaki bir tahta sandalye gıcırdadı; Sandalyenin oturağı yılların ağırlığıyla içe çökmüş, kolları kazınmış yazılarla doluydu. Bir yerlerde “V” buradaydı , bir başka yerde “ D “buradaydı yazılıp altı çizilmişti.

Rengini yutan bahçe

sarhoş sopranolar eşliğinde,

gitmiştik. gece. ışık. ilkbahar
morarmış lalelerden
bahçelerde hiç bulunmamıştık
karanlık bir motif gibi sınanan bir bakış,
plakta dönen gölgelerin arzuları
o öğleden sonraları hep ağlarken.

bizler, zamanın gelişi
dar bahçelerin bütün şehirleri
çünkü maviydi şarkıları taşıdılar
taşıdılar
çünkü ölü bir kuştu
gece. meşe. sonbahar.

gölgelenmiştim. zaten duyuyordum
beni götüren kara mürekkep
beni onlara bağlayan tuz

Yağmur

yazdı.
bir bulutun ardında, aşka susamış.

her birimiz kuşatıyoruz kendimizi
gardenya, karanfil
kelimeler.
ağıtlar ki göğü tutuyordu
yaralı
öpen ilk
tutuşan bir akşam vakti

huzursuz bulutlar gibi.
ne zaman yağmuru yağmuruna değse
tanrılara inat
çıplak bir at oluyordu
at
çırılçıplak.

çizim. saphilopes

Kedim Drago

Lulişka, yan odada bir ip cambazının tedirgin edici zarafetiyle yürüyor. Onun tüylerinde başka bir baharın, daha serin bir iklimin kokusu var sanki. Belki de Sibirya ormanlarından taşınan bir çam reçinesi, belki de ayla yıkanmış bir gece menekşesi. Drago bunu biliyor. Bunu hissediyor. O, benim kucağımın ateşten tacını giymişken, başka bir varlığın kokusuna nasıl tahammül edebilir?

İşte o an geldi. Bir kara bulut gibi, volkanik bir öfkeyle sıçradı kucağıma. Pençeleri dizlerime saplandı, minik hançerler gibi. Kıskançlık krizi, evet, öyle diyoruz biz buna. Ama bu kelimenin içini doldurabilir miyim? Bu, benim kanımın, onun kanının, Lulişka’nın kanının çalkalandığı bir kazan. Bir tür delilik, kabileci bir çılgınlık.

“Kıskanma,” dedim. Ne saçma. Bir kedinin lisanında “kıskanma”nın karşılığı yoktur. Onlar kıskanmaz, sahiplenir. Onlar kıskanmaz, savaşır. Onlar kıskanmaz, yok eder. Ama ben yine de insan dilinin o zavallı, aciz kelimesini fısıldadım.

Onu okşadım. Elim sırtında gezindi, siyah bir ipeğin üzerinde kaybolan bir gölge gibi. Tüylerini öptüm. Alnına, minik kulaklarının arkasındaki o en yumuşak çukura. Ve işte o zaman başladı. Önce bir titreşim, bir uğultu. Sonra, tüylerinin arasından ateş böcekleri gibi fırlamaya başladı ışıltılar. Minik, kıvılcımlar. Kırmızı, turuncu, cehennemi bir turuncu. Kucağım bir volkan ağzına döndü. Canım yanmıyordu, hayır, daha beteriydi; canımın yanacağı anı bekliyordum.

Sonra başını kaldırdı. Dudakları aralıktı. O aralıktan süzülen nefesi, kül kokuyordu. Gözlerinin içine baktım. O gözler, benim gözbebeklerimi yutan iki zümrüt kuyusuydu. Ve yavaşça, bir celladın usturasını sevgiyle okşaması gibi, dişlerinin sivri ucunu gösterdi. Minik, inci beyazı, ölümcül sivrilikler.

Ve beni ateşe boğdu.

Alevler dudaklarından dökülmedi, bakışlarından fışkırmadı. O sadece gösterdi dişini. Ben gördüm. Ve o an, içimdeki her şey tutuştu. Korku, aşk, suçluluk, Lulişka’ya duyduğum o masum şefkat bile. Hepsi kül oldu. Ama külün içinde, kıpkızıl bir kor parçası kaldı; Drago.

“Drago,” diye inledim. Sesim, yangın yerinde kalmış bir kuşun son çığlığıydı. “Yaktın bizi.”

Bizi derken, Lulişka’nın yan odadaki yalnızlığını mı kastediyordum? Kendi yanmış benliğimi mi? Yoksa onun bizi yakarak, aslında sadece bana, sonsuza dek, tek bir varlık olduğumuzu mu hatırlattığını?

Kucağımda, alevlerin arasında, zaferini ilan eden bir tanrı gibi kuruldu Drago. Lulişka’nın kokusu, yanık tüylerin ve kızgın külün ağır kokusuna karışmıştı bile. Artık sadece o vardı. Ateşten tahtında oturan, kıskanç, müthiş ve yalnız tanrım.

Nehrin hafızası

ece’nin kaynağında vardı
benaresin ölünmüş kadınları
tek söz
avlu uçları
biliyorduk ve gidiyorduk

işte o zaman yağmur dipleri
kırbaç ve kırmızı
eğilip gölgelere şarkı söylüyorduk
gölgelerin de bir teni vardı, tanıyorduk

işte o zaman
aforizma taşıyordu içimizde bir yer
küllerin altından bir önerme gibi
içimiz kalktığında devam ediyorduk
ışığı tırpanlayıp bir nehre bakıyorduk

bu kırılan zaman değil
sağlaması olmayan gözbebek büyümesi
gördüğümüzü sanıp da görmediğimiz o anlar
örselenmiş hafızanın sapları

yas tutun
yas tutun. yas tutmayacağız..
yasın kendisiydik

çeliğin rengi yanmadan önce
rengimi rengine vuran kadınlar
tenimde izi kalan o soğuk nakışlar
suyun ay vakti
ansızın bir fırtına gelir
korolar ve tanrılı ilahiler gibi
tanrı lanet yağdırıyordu
kil tabletlerden beri
o yazıyı okuduk, o laneti bildik.

bütün bahçeler kuş ölüsü
kafatasında ipeğe sarılmış körlükler
bir bakışın içindeki en koyu gece
aynalardan görüyorduk
ateşin sonu, tuzun kokuşmuşluğu görüyorduk.

bu şarkı,
sen ey duıno ağıtlarındaki incir ağacı gibi
köklerinle konuşan, meyvenle susan
kırmızı akıyorduk nehir ağızlarından
nehir ağzından biliyorduk
istavrit kılçıkları gibi
boğazlarına oturuyorduk

dans ediyorduk
kendi yıkıntımızın ortasında
dans ediyorduk. dans..
hiçbir müzik yokken.
sadece ritimdi, sadece kan.
durduğumuzda başlıyordu yas
unutmuyorduk
dans ediyorduk.