göz çukurunda duyumsanabilir, karaltıyla sökülüp aynılığa teslim olan İplikler ve
öldürdüğümüz mutluların yüzlerinde
mart yağmur ve kuzgun.sonsuz kısalıyor
ay yalnızca kanamakta..
sonra aniden tomurcuklanıyor gece fısıldayan sesler,
kahvenin kokusu, orada hissizlik çocukluk değil, yalnızca sade inilti
kendi hoşluğunda aşk ve gölgesini emen bir mermerden başka gerçeğe dokunuyoruz
durduğumuz yüzey
nereden baksak tanrısal değil. bu ıslaklık
biteviye çığlıklar
ve trampatalar çalarken
kapanıp duracağız bir suyun sağlamasında
su da tutardı kederi, kendini ve narince.
önce kendinden uzaklaşıyor
kumda avuç içlerini yakanlar
sonra marlen’li kadın
lacivert topuklu
tik, tak..
ölçülülüğün terazisinde tarttığın her söz,
kozmik gerçeğin sırlı katmanları arasında
bir bilgelik ırmağı akıtıyorsun.
o gerilimli bakışın, hassasiyetinin derin gözleri,
siyasetin karanlık dehlizlerini aydınlatan bir meşale,
toplumsal eleştirinin çok katmanlı yapı taşları
bir kuyumcu titizliği.
gündelik olanın sıradan kumaşına
ihtişamlı bir anlam dokuyan
kişisel estetiğinin dönüşümü, imgesel tercihlerin,
ve bana bir aynanın sırlarından değil,
yansımanın kendisinin canlı ellerinden bahsediyorsun.
o patikaların sessiz dili, farklılıkların türü,
beyitsel mektupların çiçeklenmesinden
bir hicivinden bahsediyorsun.
anlattığın hiyerarşi, bir zorbalık düzeninde
bir görme ustalığı.
şehir, senin temsillerinde yalnızca taş ve cam değil,
bir canlı laboratuvara dönüşüyor.
düzenin kaosu, idealin gerçeği, merkezin dağınıklığı
aşağıdan yukarıya yükselen bir şafak ışığı gibi
insan deneyimlerinin damarlarında dolaşan
şehir, senin dilinde yalnızca kanamıyor,
iyileşiyor, nefes alıyor, haykırıyor.
bana anlattığın o karmaşa, o kadim ikilemlerden bahset.
parmak uçlarında gezinen bir fısıltıya dönüştür
kulaklarımda toprağının bağrı.
taç yaprakları arasında güneşe sapan o yolda,
karanlığına bir onur, aydınlığına bir şükran;
bir falernum şarabı,
sana duyduğum minnetin somutlaşmış hali.
sağ elinde gerçeğin gülü
sol elinde şiirin muhalif kılıcı.
yönümü biliyorum, lina’m.
benim güzel annem,
o ki kuzey rüzgârının estiği o yerdeyim
taşıdığım şeylerin melodisi gibi
kılıçların kenarından çeliklerin soğuğuna
edilen yeminlerin hafızası.
bir kaya buldum yol kenarlarında
çiğdemler çok solgun
soğuk rüzgâr…
eve gideceğim.
bu yürüyüş hiç bitmeyecek,
yaraların
alevin alacakaranlığı,
ama o rüzgâr,
o kadim kuzey rüzgârı
ruhumu taşıyor,
götürüyor beni. kar titriyor
bir ses yanıyor kemiklerimde
gece kömür kadar derin.
eve gideceğiz lina’m;
köklerimin altındaki ışığa,
sessiz babamın gözlerindeki hikâyelere,
küllerin çiğ suyuna.
Yağmur, artık sadece camlara değil, geçmişin üzerine de yağıyordu. Dışarıdaki dansın ritmi, artık sadece bir şarkının değil, 800 bin insanın canına mal olan bir tarihin üzerinde atılan adımlardı. Ve “Papaoutai”, o merkezde duran ağıt, şimdi bütün ağırlığıyla anlaşılıyordu; Bu, kaybolan bir babanın ardından sorulan, bireysel olduğu kadar tarihsel de olan, cevapsız bir soruydu.
Stromae, babasını 1994’teki Ruanda Soykırımı’nda kaybetmişti. Doğduğunda verilen ismiyle Paul Van Haver, Ruandalı bir baba ile Belçikalı bir annenin oğluydu. Babası, 100 gün içinde sistematik olarak öldürülen yaklaşık 800.000 Tutsi ve ılımlı Hutu’dan biriydi. Dokuz yaşındaki bir çocuğun “Baba, neredesin?” sorusu, işte bu karanlığın içinde kaybolup gitmişti. Onun öfkesi ve özlemi, yalnızca bir ailenin değil, bir halkın travmasıyla iç içe geçmişti.
O gece, pencerenin önünde, bu bilginin ağırlığıyla düşündüm. “Papaoutai”yi dans için seçenler, acaba bu melodinin altındaki katmanları biliyorlar mıydı? Bu şarkı, soykırımdan kurtulanların “yumuşak ölmek” için dua ettikleri o mezarlık sessizliğinden mi doğmuştu? Yoksa, katillere “öldürürken dans edebilecekleri” müzik yayınlayan nefret radyosu RTLM’in kulaklarda bıraktığı uğultuya bir yanıt mıydı?
Soykırım, bir gecede olmamıştı. Sömürgecilikle başlayan, kimlik kartlarıyla bedenlere kazınan, “hamamböceği” gibi sözcüklerle zihinlere işlenen bir ötekiştirme süreciydi. Komşunun komşuyu, satır siparişleri verilerek hazırlandığı bir “yakınlık katliamı”ydı. Stromae’nin babasının kaybolduğu yer, işte bu insanlık dışılığın tam kalbiydi. Şarkıdaki o mekanik, cansız baba mankeni, belki de sadece yokluğu değil, bir insanın nasıl bir “şeye” dönüştürüldüğünü de temsil ediyordu.
Ve ben, bu ağıtın üzerinde dans edenleri anlamak istemiyordum. Çünkü onların coşkusu, “Çalışmayanlar kırbaçla cezalandırılır” diyen sömürge kayıtlarından, “uzun boyluları kesin” çağrısı yapan radyo yayınlarına uzanan bir acılar tarihini siliyordu. Hafızaları boşaltılmıştı; acıyı, moda bir duyguya dönüştürüp tüketiyorlardı. Oysa gerçek hafıza, Claver Irakoze gibi bir çocuğun, askerlerin listelerle gelip babasını götürdüğü anı taşımaktı. Ya da Stromae’nin, babasının ölüm haberini bile doğrudan alamayıp, gerçeği kendi kendine fark etmesinin yalnızlığını hissetmekti.
Elbette ben de dans ediyordum. Ama ayaklarım, hiç kimsenin ağıtına basmadan, bu anlam sürecine ihanet etmeden hareket ediyordu. Benim dansım, bir anma biçimiydi. Stromae’nin de dediği gibi, bu şarkıyı yaratırken hissettiği öfkeyi bir kenara bırakıp, “En iyisini yapmaya çalışıyoruz” demeye bir adımdı. Belki de gerçek dans, tam da burada başlıyordu; Daha iyisini inşa etme sorumluluğunu taşıyarak.
Yağmur dinmiyordu. Artık sadece şimdiki zamanın değil, 1994 Ruanda’sının da toprağını ıslatıyor gibiydi. Uyumak istiyordum. Belki de uykuda, bu bireysel ve kolektif yasın iç içe geçtiği yerde, nihai bir huzur bulunabilirdi. Ya da belki, uyanık kalmak ve bu hafızayı neşeyle değil, saygıyla; yüzeysel bir coşkuyla değil, derin bir sorumlulukla taşımak gerekiyordu. Gözlerimi kapattım. Dışarıdaki müzik devam ediyordu. Ama kulaklarımda, artık sadece “Papaoutai”nin nakaratı değil, tarihin kendisinden gelen, hiç susmayan bir fısıltı vardı. Bugün Filistin’de ve Dünya’nın başka yerlerinde var olan tüm soykırımlar insanlık dışıdır.
havarilerin hafızası, bir nehrin intiharında
akışın karıştığı yerlerde,
suların geri çekildiği, kendini yiyip bitiren girdabın kenarında
yeraltı katmanında
köklerin dilini arayan sessiz kazıcılar
görülmemiş olan neydi ki, oraya baktım
onlar, gün ışığına çıkarmak için deli gibi şarkıları kazıyorlar
tırnaklarıyla toprağı, saban atlarını ve eşsiz rüyaları yırtıyor
her kazı ,
her çizik, kayıp atlasların hikayesi.
çiğ ve çığırtkan renkler sabahın ilk ışığı değil
gecenin içinden gelen patlamalar
seslerini bir taşa , bir dizlerine vuruyorlardı
mağara ağzında ıslık çalan luviler gibi
suların diline dönüştüler
ellerindeki kili suya dönüştürdüler
şekil değiştirdiler
ateşin ruhu takılar üretti
bronz süsler ürettiler ve şarkı söylediler;
kuzeyde meşe ağaçlarına, ağaçların yapraklarına,
rüzgârın sesine, derinliklerdeki köklerin sabrına ben de şarkı söyledim.