Kedim Drago

Lulişka, yan odada bir ip cambazının tedirgin edici zarafetiyle yürüyor. Onun tüylerinde başka bir baharın, daha serin bir iklimin kokusu var sanki. Belki de Sibirya ormanlarından taşınan bir çam reçinesi, belki de ayla yıkanmış bir gece menekşesi. Drago bunu biliyor. Bunu hissediyor. O, benim kucağımın ateşten tacını giymişken, başka bir varlığın kokusuna nasıl tahammül edebilir?

İşte o an geldi. Bir kara bulut gibi, volkanik bir öfkeyle sıçradı kucağıma. Pençeleri dizlerime saplandı, minik hançerler gibi. Kıskançlık krizi, evet, öyle diyoruz biz buna. Ama bu kelimenin içini doldurabilir miyim? Bu, benim kanımın, onun kanının, Lulişka’nın kanının çalkalandığı bir kazan. Bir tür delilik, kabileci bir çılgınlık.

“Kıskanma,” dedim. Ne saçma. Bir kedinin lisanında “kıskanma”nın karşılığı yoktur. Onlar kıskanmaz, sahiplenir. Onlar kıskanmaz, savaşır. Onlar kıskanmaz, yok eder. Ama ben yine de insan dilinin o zavallı, aciz kelimesini fısıldadım.

Onu okşadım. Elim sırtında gezindi, siyah bir ipeğin üzerinde kaybolan bir gölge gibi. Tüylerini öptüm. Alnına, minik kulaklarının arkasındaki o en yumuşak çukura. Ve işte o zaman başladı. Önce bir titreşim, bir uğultu. Sonra, tüylerinin arasından ateş böcekleri gibi fırlamaya başladı ışıltılar. Minik, kıvılcımlar. Kırmızı, turuncu, cehennemi bir turuncu. Kucağım bir volkan ağzına döndü. Canım yanmıyordu, hayır, daha beteriydi; canımın yanacağı anı bekliyordum.

Sonra başını kaldırdı. Dudakları aralıktı. O aralıktan süzülen nefesi, kül kokuyordu. Gözlerinin içine baktım. O gözler, benim gözbebeklerimi yutan iki zümrüt kuyusuydu. Ve yavaşça, bir celladın usturasını sevgiyle okşaması gibi, dişlerinin sivri ucunu gösterdi. Minik, inci beyazı, ölümcül sivrilikler.

Ve beni ateşe boğdu.

Alevler dudaklarından dökülmedi, bakışlarından fışkırmadı. O sadece gösterdi dişini. Ben gördüm. Ve o an, içimdeki her şey tutuştu. Korku, aşk, suçluluk, Lulişka’ya duyduğum o masum şefkat bile. Hepsi kül oldu. Ama külün içinde, kıpkızıl bir kor parçası kaldı; Drago.

“Drago,” diye inledim. Sesim, yangın yerinde kalmış bir kuşun son çığlığıydı. “Yaktın bizi.”

Bizi derken, Lulişka’nın yan odadaki yalnızlığını mı kastediyordum? Kendi yanmış benliğimi mi? Yoksa onun bizi yakarak, aslında sadece bana, sonsuza dek, tek bir varlık olduğumuzu mu hatırlattığını?

Kucağımda, alevlerin arasında, zaferini ilan eden bir tanrı gibi kuruldu Drago. Lulişka’nın kokusu, yanık tüylerin ve kızgın külün ağır kokusuna karışmıştı bile. Artık sadece o vardı. Ateşten tahtında oturan, kıskanç, müthiş ve yalnız tanrım.

Nehrin hafızası

ece’nin kaynağında vardı
benaresin ölünmüş kadınları
tek söz
avlu uçları
biliyorduk ve gidiyorduk

işte o zaman yağmur dipleri
kırbaç ve kırmızı
eğilip gölgelere şarkı söylüyorduk
gölgelerin de bir teni vardı, tanıyorduk

işte o zaman
aforizma taşıyordu içimizde bir yer
küllerin altından bir önerme gibi
içimiz kalktığında devam ediyorduk
ışığı tırpanlayıp bir nehre bakıyorduk

bu kırılan zaman değil
sağlaması olmayan gözbebek büyümesi
gördüğümüzü sanıp da görmediğimiz o anlar
örselenmiş hafızanın sapları

yas tutun
yas tutun. yas tutmayacağız..
yasın kendisiydik

çeliğin rengi yanmadan önce
rengimi rengine vuran kadınlar
tenimde izi kalan o soğuk nakışlar
suyun ay vakti
ansızın bir fırtına gelir
korolar ve tanrılı ilahiler gibi
tanrı lanet yağdırıyordu
kil tabletlerden beri
o yazıyı okuduk, o laneti bildik.

bütün bahçeler kuş ölüsü
kafatasında ipeğe sarılmış körlükler
bir bakışın içindeki en koyu gece
aynalardan görüyorduk
ateşin sonu, tuzun kokuşmuşluğu görüyorduk.

bu şarkı,
sen ey duıno ağıtlarındaki incir ağacı gibi
köklerinle konuşan, meyvenle susan
kırmızı akıyorduk nehir ağızlarından
nehir ağzından biliyorduk
istavrit kılçıkları gibi
boğazlarına oturuyorduk

dans ediyorduk
kendi yıkıntımızın ortasında
dans ediyorduk. dans..
hiçbir müzik yokken.
sadece ritimdi, sadece kan.
durduğumuzda başlıyordu yas
unutmuyorduk
dans ediyorduk.

bir laz şarkısı

nanaçkimi. ma si maoropen – anne seni çok seviyorum-

yukarda sislerde tonozlar duruyor nanaçkimi
kökünde yeşil
derinde su.

dalgalar kuzeyden yükselirken
kardeşler. kızkardeşler. gökyüzünün öfkesi altında
ve fırtına bulacak bizi
ateş. yaşarsak özgürce.

anne bir yağmur bul. beyaz bir gemi.
beni eve götürsün. tulum sesinde
bir dansa durmak için. o ağaçlardan öte
o bayır aşağılara. orada babama doğru.

Savaşlar ve Çocuklar

Tüm metinlerde vardı. Belgeseller anlatıyordu.

Trieste’den Belgrad’a giden tren, Cuma akşamları biraz daha kalabalık olurdu. İtalyan basınının “savaş turistleri” dedikleri adamlar, sırt çantalarında dürbünler ve yeni aldıkları nişancı tüfekleriyle yolculuk ederlerdi. Hafta sonu için Saraybosna tepelerine gidiyorlardı. Pazartesi sabahı işbaşı yapmak üzere.

O tepelerde, üç buçuk yıldır kuşatma altında inleyen bir şehir vardı. Saraybosna. Aşağıda insanlar ekmek kuyruğunda vurulurken, yukarıda bu adamlar dürbünlerini ayarlıyor, hedef talimi yapıyorlardı. Bazıları daha önce hiç askerlik yapmamıştı. Sadece öldürmek için gelmişlerdi. Hafta sonu keskin nişancılar.

***
Srebrenitsa, Temmuz 1995.

Şehir, ezan sesleriyle uyanırdı eskiden. Minarelerden yükselen salaş sesleri, Drina Nehri’nin şırıltısına karışırdı. Şimdi ortalık sessizdi. Sadece rüzgâr esiyordu, o da tozu toprağı kaldırıp duruyordu.

Potaçari’deki akü fabrikasının etrafı, insan seliydi. Yirmi beş bin Boşnak, Birleşmiş Milletler’in “güvenli bölge” dediği bu yere sığınmıştı. Oysa güvenli hiçbir yer yoktu artık. Dört yüz Hollandalı barış gücü askeri, ellerinde silahlarıyla öylece duruyor, kendi hükümetlerinden gelecek talimatı bekliyorlardı. Talimat geldiğinde, kapıları açtılar.

Ratko Mladiç, atının üzerinde girdi Potaçari’ye. “Sırp Kasabı” diyorlardı ona. Çocuklara şeker dağıttı önce. Sonra adamlarına emir verdi: “On iki yaş üstü erkekleri ayırın.”

Anneler oğullarını bırakmamak için direndi. Askerler dipçikledi, tekmeledi. Küçük çocuklar annelerinin eteğine yapıştı, askerler onları zorla ayırdı. Bir kadın, on üç yaşındaki oğlunun kolunu bırakmadı diye parmakları kırılana kadar dövüldü. Oğlunu kamyona bindirdiklerinde, arkasından koştu, düştü, kalktı, yine düştü. Kamyon toz bulutu içinde uzaklaştı.

Kadınlar başka bir yöne sürüldü. Akşam olduğunda, fabrikanın loş koridorlarında, gözleri korkudan büyümüş kız çocuklarının çığlıkları yankılanıyordu. On iki yaşında, on üç yaşında… Askerler sıradaydı. Sabaha kadar sürdü bu. Sabah olduğunda, bazı kızlar artık yürüyemiyordu. Tecavüz ediyorlardı. Bazıları hiç konuşmuyordu. Bazıları ise cansız yatıyordu beton zeminin üzerinde.

Dağlara kaçmaya çalışan on iki bin kişi, ormanlık yollara döküldü. Yaşlılar, çocuklar, babalar… Susuzluktan dudakları çatlamış, açlıktan karınları şişmişti. Tepelerde, ağaçların arasında, hafta sonu keskin nişancıları yerlerini almıştı bile. Dürbünlerle bakıyor, nefeslerini ayarlıyor, tetiğe dokunuyorlardı.

Bir baba, sırtındaki beş yaşındaki oğluyla koşuyordu. Mermi geldi, baba yere yığıldı. Çocuk düştü, kalktı, babasını salladı. “Baba kalk, baba kalk” diye ağlıyordu. Bir mermi daha geldi. Çocuk sustu.

Üç bin kişi ancak ulaşabildi Tuzla’ya. Dokuz bin kişi, ormanların içinde, derelerin kenarında, kayaların arasında cansız yatıyordu şimdi. On günde on bin kişi. Avrupa’nın göbeğinde, yirmi kilometrelik bir yolda.

Yıllar sonra, toplu mezarları açtıklarında, kemikler birbirine karışmıştı. İş makinaları, cesetleri bir yere yığmış, sonra başka bir yere taşımış, üzerlerine kireç dökmüş, yakmaya çalışmıştı. Bir kemiğin kime ait olduğunu anlamak için DNA testi gerekiyordu. Babalar oğullarıyla, kardeşler kuzenleriyle karışmıştı.

Bugün, Potocari’deki anıt mezarlıkta, her 11 Temmuz’da toprağa verilen yeni cesetler var. Yirmi yıl sonra hâlâ bulunuyorlar. Mezar taşlarında isimler ve isimsizler.
***
Trieste’den kalkan trende, hafta sonu dönüşü yapan “savaş turistleri” vardı yine. Belgrad’da aktarma yapacak, oradan İtalya’ya geçeceklerdi. Çantalarında hatıra fotoğrafları, anlatacak hikâyeler, belki de bir künye. Pazartesi sabahı işbaşı yapacak, ofislerinde kahvelerini yudumlayacak, meslektaşlarına “nasıl bir hafta sonu geçirdiklerini” anlatacaklardı.

Drina Nehri hâlâ akıyordu Srebrenitsa’nın yanından. Nehir, bazen kemik parçaları getiriyordu kıyıya. Çocuklar oynarken buluyordu onları. Küçük bir kaval kemiği, bir kafatası parçası. Nehir unutmamıştı. Nehir asla unutmaz.

Ve her gece, Potaçari’de rüzgâr estiğinde, akü fabrikasının paslanmış kapıları gıcırdıyordu. Kim bilir, belki de o kapılar, içlerinde yaşananları haykırıyordu sessizce. Belki de bir gün, tüm dünya duyar diye.

Ama duyan yoktu. O zaman duymamıştı, şimdi de duymuyordu.

Savaş bitmişti çünkü. Savaş, insanlar unuttuğu zaman biterdi. Oysa ölüler unutmazdı. Onlar toprağın altında, kemikleri birbirine karışmış, isimsiz, kimliksiz, suskun bekliyorlardı. Belki bir gün, diye. Belki bir gün biri gelir de, “Neden?” diye sorar, diye.

Ama gelen yoktu. Sadece rüzgâr esiyordu, o da tozu toprağı kaldırıp duruyordu. Ve Dünya’nın her yerinde katliamlar devam ediyordu. Dünyanın her yerinde silah tüccarları ceplerini dolduruyordu. Dünyanın her yerinde binlerce çocuk ölmeye devam ediyordu.

Dünyanın her yerinde belgesel filmler yapılıyordu. Dünyanın her yerinde metinler yazılıyordu ve değişen birşey yoktu.

Sis

Sis dağılmıyor. İnadına sarıyor her şeyi, toprağın, külün ve barutun kokusunu boğazımıza tıkıyor. Önümüzde uzanan, bir zamanlar şehir denen şeyin iskeleti. Yanmış tanklar, oyuncak gibi devrilmiş; apartmanların boş göz çukurlarından gökyüzüne bakıyoruz, o da tıpkı onlar gibi gri ve boş.

Adımlarımız kırık camların ve dökülen sıvaların üzerinde yankılanıyor. Bir okulun önünden geçiyoruz. Duvarlarındaki kara lekeler, neşeli resimlerin son hali. Bahçede, rüzgârda usulca sallanan yanmış bir ip parçası. Bir zamanlar ona tutunan bir çocuğun nefesini, kahkahasını hatırlıyor sanki. Şimdi sadece rüzgâr var.

Yürüyoruz. Her şey gri, her şey ölü. Taşların arasında, inadına yeşeren bir ot görüyorum. İncecik, eğri büğrü, ama dimdik. Yaşam dediğin, belki de en çok buna benziyor. Ona bakıyorum, sonra tekrar önüme, sise, yanmış ipin sallandığı boşluğa. Bir adım daha atıyorum. Sis her şeyi örtüyor

Fotoğraf.pinteres.

sesler

I.

virajların sessizliği
köklerin altında, karanlıkta bir çağrı
göz kapakları asla kapanmaz
dilin hatırası
saati bükerek ve gün batımını kırbaçlayarak
gece böyle kalsın diye

orada
dağlardan esen rüzgar
ruhumuzun derinliklerine işler
ve nilüferler fısıldayarak diz çökerler.
suda boğulan su gibi
duyulabilmek için kollarını gökyüzüne uzatır.

II.

gecemi yönlendiren bilge
bu kayanın gözlerinde bir keşif arıyorum
görünmez ellerin
başka rüyalardan gelen
bir esintiden gelen,

buzun mavisi. ateşin kırmızısı
orada başlayan müzik
ağaçlar
gövdelerini alırlar
ölçerler, keserler
söze dönüştürürler

III.

orada sakuralar yeniden çiçeğe duracak sevgilim
yeniden çiçeğe duracak.
“`

Ressam
Egon Schiele