Buraya oturdum

yönümü biliyorum, lina’m.
benim güzel annem,
o ki kuzey rüzgârının estiği o yerdeyim
taşıdığım şeylerin melodisi gibi
kılıçların kenarından çeliklerin soğuğuna
edilen yeminlerin hafızası.

bir kaya buldum yol kenarlarında
çiğdemler çok solgun
soğuk rüzgâr…

eve gideceğim.

bu yürüyüş hiç bitmeyecek,
yaraların
alevin alacakaranlığı,
ama o rüzgâr,
o kadim kuzey rüzgârı
ruhumu taşıyor,
götürüyor beni. kar titriyor
bir ses yanıyor kemiklerimde
gece kömür kadar derin.

eve gideceğiz lina’m;

köklerimin altındaki ışığa,
sessiz babamın gözlerindeki hikâyelere,
küllerin çiğ suyuna.

Bir şarkının hafızası.

Yağmur, artık sadece camlara değil, geçmişin üzerine de yağıyordu. Dışarıdaki dansın ritmi, artık sadece bir şarkının değil, 800 bin insanın canına mal olan bir tarihin üzerinde atılan adımlardı. Ve “Papaoutai”, o merkezde duran ağıt, şimdi bütün ağırlığıyla anlaşılıyordu; Bu, kaybolan bir babanın ardından sorulan, bireysel olduğu kadar tarihsel de olan, cevapsız bir soruydu.

Stromae, babasını 1994’teki Ruanda Soykırımı’nda kaybetmişti. Doğduğunda verilen ismiyle Paul Van Haver, Ruandalı bir baba ile Belçikalı bir annenin oğluydu. Babası, 100 gün içinde sistematik olarak öldürülen yaklaşık 800.000 Tutsi ve ılımlı Hutu’dan biriydi. Dokuz yaşındaki bir çocuğun “Baba, neredesin?” sorusu, işte bu karanlığın içinde kaybolup gitmişti. Onun öfkesi ve özlemi, yalnızca bir ailenin değil, bir halkın travmasıyla iç içe geçmişti.

O gece, pencerenin önünde, bu bilginin ağırlığıyla düşündüm. “Papaoutai”yi dans için seçenler, acaba bu melodinin altındaki katmanları biliyorlar mıydı? Bu şarkı, soykırımdan kurtulanların “yumuşak ölmek” için dua ettikleri o mezarlık sessizliğinden mi doğmuştu? Yoksa, katillere “öldürürken dans edebilecekleri” müzik yayınlayan nefret radyosu RTLM’in kulaklarda bıraktığı uğultuya bir yanıt mıydı?

Soykırım, bir gecede olmamıştı. Sömürgecilikle başlayan, kimlik kartlarıyla bedenlere kazınan, “hamamböceği” gibi sözcüklerle zihinlere işlenen bir ötekiştirme süreciydi. Komşunun komşuyu, satır siparişleri verilerek hazırlandığı bir “yakınlık katliamı”ydı. Stromae’nin babasının kaybolduğu yer, işte bu insanlık dışılığın tam kalbiydi. Şarkıdaki o mekanik, cansız baba mankeni, belki de sadece yokluğu değil, bir insanın nasıl bir “şeye” dönüştürüldüğünü de temsil ediyordu.

Ve ben, bu ağıtın üzerinde dans edenleri anlamak istemiyordum. Çünkü onların coşkusu, “Çalışmayanlar kırbaçla cezalandırılır” diyen sömürge kayıtlarından, “uzun boyluları kesin” çağrısı yapan radyo yayınlarına uzanan bir acılar tarihini siliyordu. Hafızaları boşaltılmıştı; acıyı, moda bir duyguya dönüştürüp tüketiyorlardı. Oysa gerçek hafıza, Claver Irakoze gibi bir çocuğun, askerlerin listelerle gelip babasını götürdüğü anı taşımaktı. Ya da Stromae’nin, babasının ölüm haberini bile doğrudan alamayıp, gerçeği kendi kendine fark etmesinin yalnızlığını hissetmekti.

Elbette ben de dans ediyordum. Ama ayaklarım, hiç kimsenin ağıtına basmadan, bu anlam sürecine ihanet etmeden hareket ediyordu. Benim dansım, bir anma biçimiydi. Stromae’nin de dediği gibi, bu şarkıyı yaratırken hissettiği öfkeyi bir kenara bırakıp, “En iyisini yapmaya çalışıyoruz” demeye bir adımdı. Belki de gerçek dans, tam da burada başlıyordu; Daha iyisini inşa etme sorumluluğunu taşıyarak.

Yağmur dinmiyordu. Artık sadece şimdiki zamanın değil, 1994 Ruanda’sının da toprağını ıslatıyor gibiydi. Uyumak istiyordum. Belki de uykuda, bu bireysel ve kolektif yasın iç içe geçtiği yerde, nihai bir huzur bulunabilirdi. Ya da belki, uyanık kalmak ve bu hafızayı neşeyle değil, saygıyla; yüzeysel bir coşkuyla değil, derin bir sorumlulukla taşımak gerekiyordu. Gözlerimi kapattım. Dışarıdaki müzik devam ediyordu. Ama kulaklarımda, artık sadece “Papaoutai”nin nakaratı değil, tarihin kendisinden gelen, hiç susmayan bir fısıltı vardı. Bugün Filistin’de ve Dünya’nın başka yerlerinde var olan tüm soykırımlar insanlık dışıdır.

Şarkılar

havarilerin hafızası, bir nehrin intiharında
akışın karıştığı yerlerde,
suların geri çekildiği, kendini yiyip bitiren girdabın kenarında
yeraltı katmanında
köklerin dilini arayan sessiz kazıcılar

görülmemiş olan neydi ki, oraya baktım
onlar, gün ışığına çıkarmak için deli gibi şarkıları kazıyorlar
tırnaklarıyla toprağı, saban atlarını ve eşsiz rüyaları yırtıyor
her kazı ,
her çizik, kayıp atlasların hikayesi.

çiğ ve çığırtkan renkler sabahın ilk ışığı değil
gecenin içinden gelen patlamalar
seslerini bir taşa , bir dizlerine vuruyorlardı
mağara ağzında ıslık çalan luviler gibi
suların diline dönüştüler
ellerindeki kili suya dönüştürdüler
şekil değiştirdiler
ateşin ruhu takılar üretti
bronz süsler ürettiler ve şarkı söylediler;

kuzeyde meşe ağaçlarına, ağaçların yapraklarına,
rüzgârın sesine, derinliklerdeki köklerin sabrına ben de şarkı söyledim.

Lapis lazuli

bir buluntuyu bağışlıyorlar size
adı bilinmeyen atlasla kaplanmış ağır bir yük
bahsettiğimiz yokluğun gözleri, bir örtü gibi
bilinmezdi
zamanın acısı, yoksunluğa kanat vurmuş olanın içinde
damlayan zehir bir beyazlık, küçük iplikten süzülmüş.

siz dans ediyorsunuz, dansa duruyorlar
sonra
bir kahkaha patlıyor, kayıptı, kabuklanma zamanı
yaraları açılanlar, bir elin tuttuğu aşk,

sana adları fısıldayan bir sonbahar
bizlerse soyulmuş kızıl kabuk aryaları gibi,

ve kötüydü
ve gülümseyendi. o diyarlarda
köpürüp taşıyorlardı.
ve ben biraz lapis lazuli kokuyordum
kim kırdı. kim kanattı.

Kızıl Kabuk.

Fısıldadı. Gel.

Çatlaktan değil, çatlaktan önceki kırık düşünceden girdi. Kafatasım, gece denen yarığın kemiksiz ağzı. Tınlama, çınlama, bunlar sesin sahte rahatlığı. Bu, kemik iliğine karışan sessiz bir parçalanma emriydi. “Gel,” dedi, “kendini boyayan kışa. Siyahın üstüne sürülmüş pas kırmızısına. Beklenen sensin, bekleyen değil.”

Ben bekleyen değilim. Beklenenim. Pasif bir nesne, taşınan bir sonuç. Ayaklarımın altındaki çürüme, uzuvlarımın dışındaki değil, düşüncenin tahtalarında yürümenin gıcırtısı. Tiyatro? Tanrı’nın projeksiyon makinesinin bozuk film şeridi. İzlemekten vazgeçtiği değil, izleme eyleminin kendisinin bir yanılsama olduğu yer. Perdeler nemden küflenmiş mantar beyni, hava kurşunlaşmış bir soluk. Ve bahçe…

Bahçe yok. İllüzyon var. Ağaçlar, kabuğun soyulmasıyla geriye kalan sinir ağları. Et yok, öz yok. Sadece aryalar; notalar değil, aralıklar, boşlukların anatomisi. Rüzgâr, gölgeleri değil, gölge olma ihtimalini sallıyor. Her şeyin bir dublörü mü var? Yoksa asıl olan dublör mü? Ben, bu çağrının echosu, kendi varlığımın hayaleti. Kızıl, kan değil, renk değil, bir yanma biçimi. İçimde sönmeyen şeyin dışarı vurmuş, her şeyi kaplamış hali.

Zemin çöküyor. Islaklık bir çığlığın başlangıcı mı, yoksa çığlığın kendisi mi? Taşlar kayıyor. Bir bedenin kemiklerinin bağlarını kaybedişi gibi. Ve çatlaklar. Çatlaklar, yüzlerin mezarları. Yüzler, tuzla mumyalanmış sessizlikler. Gözyaşı değil, gözyaşının kristalleşmiş hatırası. Seyirci? Hayır. Sadece yansıtılmış suçluluk. Taşın içindeki mahkûmlar. Belki de ben onları oraya hapsettim. Belki de hepsi benim.

Işık ölmüyor. Işık, karanlığın daha yoğun bir haline dönüşüyor. Her sönüş, retinada yeni bir yanık. Anlıyorum. Burası tiyatro değil. Bir konsept. Bir zihnin kendi içinde yarattığı labirentin duvarları. Kızıl kabuk, benliğin son sertleşmiş katmanı. Ve ben, içinde çatlayan öz. Sahneyi seyreden seyirci, seyredileni oynayan oyuncu, oyunu yazan yazar… Hepsi birbirinin sahtesi. O ses, replik değil, düşüncenin kendi kendine yaptığı bir müdahale. Çatlağımdan sızan değil, çatlağı yaratan.

Ve ayna. Karşımda. Işık yok olurken, ayna da yok oluyor. Ve yansıma. Yüzüm dağılmıyor. Asla bir bütün olmadı ki. Sadece parçaların geçici bir konsensüsüydü. Şimdi o konsensüs bozuluyor. Gözlerim bir yıldız patlamasının kalıntısı, ağzım bir kapının eşiğindeki hava akımı. Kızıl kış, aryalar, tuz maskeleri, fısıltı… hepsi aynı şeyin farklı adları. Aynada gördüğüm, isimlendirmenin çöküşü.

Geriye kalan; Dağılma sürecinin durağanlığı. Bir kırılma anı sonsuza uzatılmış. Her cam parçasında, bütünün imkânsız bir açısı. Çarpık değil, sadece tek perspektifli. Ve o fısıltı, bu sefer benim boğazımdan, dilimden bağımsız;

“Geldin.”

Gelmek fiili geçmiş zaman. Burada zaman yok. Hep buradaydım. “Geldim” diyen, şu an parçalanan illüzyon. Kırılmanın tam ortasında olmak, kırılmış olmanın ta kendisi. Seyretmek ve seyredilmek, aynı eylemin iki ucu değil, aynı noktanın iki adı. Ben, onun sessizliği değilim. O, benim çığlığım değil. Ben, “ben” ve “o” ayrımının çözüldüğü yerdeki hiçlik. Kızıl kabuk, çatlamış. Kızıl bir kış.İçinde sadece çatlaktan süzülmüş bir retina boşluğu .Zehir kadar güzel.

Valerius’un sofrası

valerius,
ne kadar sertleşmişsin ki
taş gibi bir kalp geliştirmişsin,
küçümseyen bir sidikli kontese aşık olacak kadar.
yumuşak yataklar,
öğleden sonranın uyuşuk ışığı
ilahi şaraplar ve boğuk sesler
sabah esintisine emanet.

seni kolayca kızartmak için,
ekstra rüzgar üfledi,
hephaistos’un ateşini serbest bıraktı,
ama bu yeterli olmadı
ekstra rüzgar üfledi,
sazını titretmek için.

sarı kehribarın içini
yağladı, bal döktü,
avuç içine tükürük taşı koydu
ve senin için akayı söndürdü
özlemle baktı
elinin güzelliğine,
suç ortaklığı içinde..

valerius,
benim güzel erkek fahişem,
o direğin tepesine o kadar yükseğe oturdun ki
zenginlik taştı, göbeğin gelişti
ama kamışın
bir türlü titremedi.