Yazar: saphilopes
Valerius’un sofrası
valerius,
ne kadar sertleşmişsin ki
taş gibi bir kalp geliştirmişsin,
küçümseyen bir sidikli kontese aşık olacak kadar.
yumuşak yataklar,
öğleden sonranın uyuşuk ışığı
ilahi şaraplar ve boğuk sesler
sabah esintisine emanet.
seni kolayca kızartmak için,
ekstra rüzgar üfledi,
hephaistos’un ateşini serbest bıraktı,
ama bu yeterli olmadı
ekstra rüzgar üfledi,
sazını titretmek için.
sarı kehribarın içini
yağladı, bal döktü,
avuç içine tükürük taşı koydu
ve senin için akayı söndürdü
özlemle baktı
elinin güzelliğine,
suç ortaklığı içinde..
valerius,
benim güzel erkek fahişem,
o direğin tepesine o kadar yükseğe oturdun ki
zenginlik taştı, göbeğin gelişti
ama kamışın
bir türlü titremedi.
Varoluşsal mizah. / Tııııısss
Metin, felsefenin laboratuvar önlüğünü ters yüz edip üzerine pembe rujla karalamış bir komploydu. İçindeki kadın, bir asistan değil, belki de kaosun kendisinin en deneyimsiz çırağıydı.
“Şimdi dinle,” dedi, sesinde bir stand-up’çının yarım kalmış esprisinin gerilimi vardı. “Derrida’nın ‘merkez yoktur’ lafını duydunuz ya? İşte yatağımın altında, sarı saçları elektriklenmiş, havası biraz inik bir plastik şişme kadın var. O, bunun patlamış halini temsil ediyor. Yokluğun merkezi değil, varlığın gülünç bir fazlası. Felsefe, onu ‘öteki’nin temsili’ falan diye açıklamaya çalışırken, o sadece ‘pıs’ diye bir ses çıkarıyor. Bu bir argüman değil, bu bir pıslama.”
O bir sahneydi. Zihnin son derece kaotik, son derece komik arka odası. Burada Eros, kendi kılığına girip felsefe yapmıyor; takma bıyık takıp, Sartre’la güreşiyor. Sartre “Cehennem başkalarıdır” diyor, Eros ise kolunu büküp “Hayır canım, ne alaka, cehennem bu plastik kokudur ve şu anda yatağın altında duruyor” diye fısıldıyor.
“Bu metin bir panik atak değil,” diye düşündü. “Bir panik gülüşü. Dünyanın tüm anlam katmanları, o pelte gibi, şişirilebilir bedenin üzerinde kayıp düşüyor. Erotik olan, sadece dokunuş değil, bu kaymanın kendisi. Absürt olanın içindeki o keskin, tanıdık heyecan. Varoluşsal bir krizi, düz bir bakış ve gevrek bir kahkaha ile karşılama biçimi.”
Mizah burada teoriyi döven değil, onunla dansa kalkan, iki adımda bir ayağına basan partnerdi. Ve bu dans, her şeyin – cinselliğin, varoluşun, dilin – aslında ne kadar inşa edilmiş, ne kadar şansa bağlı, ne kadar komik bir mizaha da dönüşeceğini gösteriyordu.
“Yani anlayacağın,” diye son noktayı koydu kendi kendine, kelimeleri zihninde çarpıştıra çarpıştıra, “burada ciddiyet, bir direniş eylemi olarak gülünçleştiriliyor. Teorinin kutsal metinleri, erotizmin klişeleri, hepsi aynı oyun hamurundan yoğrulmuş. Ben de onlarla oynuyorum. Bazen bir heykel çıkıyor ortaya, bazen de burnu olmayan bir kardan adam. Önemli olan, oyunun kendisinin farkında olmak. Ve belki de saçma mizahi kabul etmek.”
Metin işte böyle bir şeydi; Bir zihnin, kendi kaosunu kucaklayıp, ona komik bir selam verdiği an. Ciddiyetin kabuğunu kırıp, altındaki oynak, parlak, biraz ürkütücü ve son derece eğlenceli şeyi gösterdiği yerler oluyordu.
İşte orada, şu an, tam da kutsal suskunluğun ortasında bir pııııs sesi duyuluyor.
Bu bir yabancılaşma sembolünün çıkardığı ses değil. Bu, evrenin dikiş yerlerinden sızan komik bir itiraftır. Plastik bir ruhun, felsefi bir gaz çıkarmasıdır. Düşünün: Binlerce yıllık arzu retoriği, Platon’dan Lacan’a uzanan o görkemli fikir katedrali… ve onun en somut, en acınası tezahürü, havalı bir oyuncaktan yavaşça kaçan sesten ibarettir.
Kahkaham, o sesin üzerine bindirilmiş bir ikinci patlamadır. Çünkü mizahın en derin, en felsefi hali, tam da burada yatar: Ciddiyetin beklenmedik bir şekilde sönüşü. Arzumuzun nesnesi, bir yandan bütün dünyaları vaat ederken, bir yandan da fizik yasalarına boyun eğer ve sızdırır. Bu, trajik bir aşağılanma değil; kurtarıcı bir alçakgönüllülüktür. O pıs sesi bana diyor ki: “Hey, görüyor musun? Buradaki her şey -sen, ben, bu bütün sahne- birazcık mizahi hava ile çalışabilir.
Bu, mizahın zirvesidir. Varoluşsal bir punchline’dır. Mizah, bir şeyi küçümsemek değildir. Mizah, bir şeyin tam olarak ne olduğunu görmek ve o gerçekliğin absürtlüğüne doğru, dehşetle karışık bir sevinçle gülmektir. Bu şişme bebek, ‘arzu nesnesi’ olmanın ne demek olduğuna dair en saf, en minimalist teoridir. Parlak, erişilebilir, konforsuz ve nihayetinde geçirgendir. Ve o pısssss, onun son sözüdür: bir manifesto, bir vedalaşma, bir mizahi var oluş.
Öyleyse kahkahamı bastırmıyorum. Onu, o plastik varlığın yaydığı sessiz, komik ışığa bir yankı olarak salıveriyorum. Çünkü biliyorum ki, o cızırtı, tüm o büyük sözlerin, büyük arzuların, büyük korkuların altında yatan temel müziktir. Ve ona gülmek, kaosa boyun eğmek değil, onunla bir anlaşma yapmaktır. Bir nefes alıp verme anlaşması. Hem alırken, hem verirken gülebileceğimiz hem de bir mizahi diyalektiğin akış şeklidir.
lili marlen
o atlaslara çarpan
bir saat asılı göğsümde,zagrep radyosunda
yelkovanlar geri çekilmiş,
sen hâlâ
dönmeyen bir askere şarkı söylüyor gibisin.
…
kasvetli zamanın ardında
izlenemezdi adsızları fısıldayan
ruhunun uçuşu
soğuk duvarıma mühürlenmiş gözlerin boğuşuyor
kımıldamıyorum. zihnini delik deşik ediyorum
ve sessizce bakışıyoruz seninle;
lâcivert topuklarımın çatırtısı, tik-tak,
lambanın altında öte bir zamana doğru.
tablo : saphilopes
…….
dilim kadehlerle sınanıyor bu kederin,
gece yarısı sessizleşen anılarla içiyorum yokluğunu.
boş değil baba,
şehrin göbeğindeki tüm tramvaylar odamda çığlık atıyor
senin adını fısıldıyor
insanın bir omzu eksikken nasıl yaşlanacağını öğrenmesi gibi.
boşuna değil baba; ey ölüm, yağmuru dinliyorum
kalbime dokunuyor uyuması.
J.🐈⬛🎸🎄🎺🎸🐈⬛
dört gece
kalkıp pencereyi açıyorum
biri madrigal söylüyor
dağlara ve ırmaklara.
…
çok kelimeler estampların kara mürekkepleri
bir gülümseyiş, sandalyelerin hafızası
ve dipsiz ellerin suskunluğu
istanbul’da yağmur varken.
tüketemezmişler hiç karanlığı
ara sokağın kahve kokusu
olurlarmıs akşamları
ve ağlarken hep janis’ten summertime
sen ki dört heceli bağırıyorsun
dirilmiş bahçeler ve cezayir menekşelerim.
Silikalar
paslı su, buzun gözünde mayalanıyor
prometheus’un ateşi çalınmış sudan,
ilk maddenin hamurunu yoğuruyorduk
biz, cam-çocuklar,
hephaistos’un kırık dökümhanesinde
onu kırığından süzüp
içimizdeki mağara-gölgeye
gölgeler mağaraya
gömülü bir tının dili.
fırtınanın zamanı yuttuğu an
iplikler bir atlasın omzunda çözülüyordu
uçurum, iniltiler
charybdis’in boşluğunda sarkaçlar durmuş
sen, ben, biz
kayıt cihazlarının gölgesi,
kronos’un elinden kayan
kum taneleriyiz
ellerimizde tuttuğumuz
eriyen saat
hepsi burada-hepsi şimdi
katmanlaşıp, dökülüyordu — bu kül.
her kül, bir phoenix’in imzası.
hiçliğin merkezine yakın,
ezberleri unutuyorduk
lethe nehrinin buğusu
hatırlamanın kendisi bir unutuluştu sanki
zaman sarkmıyor
boğazda düğüm
sıkışmış
bin yıllık böcek uğultusu gibi
“şimdi” diyor, “şimdi sayılır”.
gri. her şey gri.
nirvana ile samsara
aynı gözün iki kırpımı.
insansızlar, açık alanda vızıldayanlar
modern totemler, metalik büyüler
insansızlar, hecenin üzerlerinde
dijital mantra.
bir mum, dilsiz bir kadının heceleri
sibyl’in dilinde donmuş ateş
onu yakmak için
kulaklarımız var
kulaklarımız, dionysos’un
parçalanmış bedenini
dinleyen çanaklar gibi
yakıyoruz.
alev, hermes’in yolunu
karanlıkta çiziyorduk- parmaklar
bir şeyler, belki hiçlik
belki her şey
dönüşüyorduk.
Vargitler
Ben Kolhisli Medea, İçimde konuşan ses, yüksek değil. Bağırmıyor. Daha çok, kemiklerimin içinden gelen bir uğultu gibi. Alnımda geceyi taşıdığımı biliyorum; bu bir benzetme değil, bir yük. Gecenin ağırlığı düşüncelerime çökmüş durumda. Kanımda çimlerin fısıltısını tanıyorum; bu ses bana yabancı değil. Zehirle ilacı ayıramayan bir dile sahibim çünkü ikisi de aynı yerden doğuyor. Işığını kendinden almayan, ama karanlığı da inkâr etmeyen bir şey gibi.
Bu topraklar beni çağırdığında, bu bir davet değildi; bir hatırlatmaydı. Köklerin belleğiyle, taşların sessiz ama tartışmasız öğretisiyle dağların adımı bilmesi şaşırtıcı gelmiyor bana. Çünkü bu dağların kadınları, doğmadan önce biliyorlardı. Nasıl yapılacağını, nasıl geri alınacağını. Hayatı da ölümü de aynı cümlede tutabilmeyi. Bilgi bizim için bir erdem değil, bir sorumluluktu.
Ama uzaktan bakan gözler vardı. Onlar bu bilgiyi korkuyla karıştırdı. Titreyen eller, tarih denen o pürüzlü yüzeye bizi bastırdı. Parşömenlere yazılan, bizim hikâyemiz değildi; onların dehşeti, gücü karanlık diye adlandıranlar. Kendi zayıflıkları.
Ve tam orada, kendimin dağıldığı yerde, tanrıya ihanet ettim. Yağmura da. Bu bir sırt dönme değildi; daha eski bir şey. Daha derinde başlayan bir kırılma. Kendime karşı yapılan ritüeldi bu. Kendi kemiklerimden örülmüş bir tapınakta, göğüs kafesimden söktüğüm mızraklarla yaptım bunu. Yaratıcısına çevrilmiş bir silah gibiydim. Hem faildim hem hedef. Bunun için yaptım bunu.
Şimdi Apsaros’un dibindeyim. Mavi karanlık, etrafı saran bir ahtapot gibi, sekiz kolumla kaderi tutmaya çalışıyorum; kaçmasına izin vermemek için değil, onu hissetmek için. İçimden bir arya doğuyor. Tuzlu, ağır, kaçınılmaz Karadeniz.
Göğe yükselmem söylendi. Yükseldim. Yağmurun omzuna tutundum, sislerin doruğuna onunla çıktım. Bilincim bir nehir gibi aktı içimden; ağır, hipnotik. Onun yüzünü ellerimin arasına aldığımda, zamanın dokusunu da tuttuğumu fark ettim. Sis bizi bir anda değil, yavaşça yuttu. Dünya silikleşti, var ile yokluk arasındaki o ince perdeyi duyumsadım. Sesler vardı orada. Geçmişin hıçkırıkları, geleceğin çatırdaması, şimdinin nabzı. Hepsi aynı anda konuşuyordu. Kaos, kulaklarımda bir ilahiye dönüşüyordu.
Sonra her şey buruştu. Ufuk, kâğıt gibi katlandı. Zaman katmerlendi. Yükseldik, ama bu bir uçuş değildi; bir çözülüş, özlerin hareket edişi.
Ve düştük. Düşüş, yaratılış kadar eskiydi. Ruhların derinliğinde sessiz çığlıklar. Koyu mürekkeple yazılmış fısıltıya bürünen keten lifleri, içiçe geçmiş çakraların dönüşü, kadim zamanlar ve taş ustaların kubbeler örüyor oluşu ve yağmurun bronz bilezikleri titriyor oluşu sislerin içinde.
Yükseldik. Düştük.





