Fısıldadı. Gel.
Çatlaktan değil, çatlaktan önceki kırık düşünceden girdi. Kafatasım, gece denen yarığın kemiksiz ağzı. Tınlama, çınlama, bunlar sesin sahte rahatlığı. Bu, kemik iliğine karışan sessiz bir parçalanma emriydi. “Gel,” dedi, “kendini boyayan kışa. Siyahın üstüne sürülmüş pas kırmızısına. Beklenen sensin, bekleyen değil.”
Ben bekleyen değilim. Beklenenim. Pasif bir nesne, taşınan bir sonuç. Ayaklarımın altındaki çürüme, uzuvlarımın dışındaki değil, düşüncenin tahtalarında yürümenin gıcırtısı. Tiyatro? Tanrı’nın projeksiyon makinesinin bozuk film şeridi. İzlemekten vazgeçtiği değil, izleme eyleminin kendisinin bir yanılsama olduğu yer. Perdeler nemden küflenmiş mantar beyni, hava kurşunlaşmış bir soluk. Ve bahçe…
Bahçe yok. İllüzyon var. Ağaçlar, kabuğun soyulmasıyla geriye kalan sinir ağları. Et yok, öz yok. Sadece aryalar; notalar değil, aralıklar, boşlukların anatomisi. Rüzgâr, gölgeleri değil, gölge olma ihtimalini sallıyor. Her şeyin bir dublörü mü var? Yoksa asıl olan dublör mü? Ben, bu çağrının echosu, kendi varlığımın hayaleti. Kızıl, kan değil, renk değil, bir yanma biçimi. İçimde sönmeyen şeyin dışarı vurmuş, her şeyi kaplamış hali.
Zemin çöküyor. Islaklık bir çığlığın başlangıcı mı, yoksa çığlığın kendisi mi? Taşlar kayıyor. Bir bedenin kemiklerinin bağlarını kaybedişi gibi. Ve çatlaklar. Çatlaklar, yüzlerin mezarları. Yüzler, tuzla mumyalanmış sessizlikler. Gözyaşı değil, gözyaşının kristalleşmiş hatırası. Seyirci? Hayır. Sadece yansıtılmış suçluluk. Taşın içindeki mahkûmlar. Belki de ben onları oraya hapsettim. Belki de hepsi benim.
Işık ölmüyor. Işık, karanlığın daha yoğun bir haline dönüşüyor. Her sönüş, retinada yeni bir yanık. Anlıyorum. Burası tiyatro değil. Bir konsept. Bir zihnin kendi içinde yarattığı labirentin duvarları. Kızıl kabuk, benliğin son sertleşmiş katmanı. Ve ben, içinde çatlayan öz. Sahneyi seyreden seyirci, seyredileni oynayan oyuncu, oyunu yazan yazar… Hepsi birbirinin sahtesi. O ses, replik değil, düşüncenin kendi kendine yaptığı bir müdahale. Çatlağımdan sızan değil, çatlağı yaratan.
Ve ayna. Karşımda. Işık yok olurken, ayna da yok oluyor. Ve yansıma. Yüzüm dağılmıyor. Asla bir bütün olmadı ki. Sadece parçaların geçici bir konsensüsüydü. Şimdi o konsensüs bozuluyor. Gözlerim bir yıldız patlamasının kalıntısı, ağzım bir kapının eşiğindeki hava akımı. Kızıl kış, aryalar, tuz maskeleri, fısıltı… hepsi aynı şeyin farklı adları. Aynada gördüğüm, isimlendirmenin çöküşü.
Geriye kalan; Dağılma sürecinin durağanlığı. Bir kırılma anı sonsuza uzatılmış. Her cam parçasında, bütünün imkânsız bir açısı. Çarpık değil, sadece tek perspektifli. Ve o fısıltı, bu sefer benim boğazımdan, dilimden bağımsız;
“Geldin.”
Gelmek fiili geçmiş zaman. Burada zaman yok. Hep buradaydım. “Geldim” diyen, şu an parçalanan illüzyon. Kırılmanın tam ortasında olmak, kırılmış olmanın ta kendisi. Seyretmek ve seyredilmek, aynı eylemin iki ucu değil, aynı noktanın iki adı. Ben, onun sessizliği değilim. O, benim çığlığım değil. Ben, “ben” ve “o” ayrımının çözüldüğü yerdeki hiçlik. Kızıl kabuk, çatlamış. Kızıl bir kış.İçinde sadece çatlaktan süzülmüş bir retina boşluğu .Zehir kadar güzel.