Şu siyahlı paltolu adam Islak omuzlarını saklıyor, Doluydu sakin ve sırlıca, uygun adım marş..
Oysa
İçeri gir diyorum, odaların silindir şapkaları var. Bir de kasım Yalnızca karaltıları tanrı çizer Ses dediğimiz kabuksu doku Korkunç sapaklı yol.
Bach bir senfoniyi yazarken Belli belirsiz aynada yağmur, karaşin kaşlarım Tüm ışıkları kapatıp Bir ödül atıyorum kendime Van gogh kulağı kesik Etimi sıyırıyorum kemikten Rengin doğumundayım Tüm göğüs yaraları irin akıtır, tiz bir sesin ustalığı da…
Yürüdüm; şehrin büyük meydanına geldiğimde kalabalık
dalga dalga çoğalıyordu. Merak ettim. Kalabalığın içine girdiğimde insanlar
gırtlaklarını yırtarcasına bağırıyor, neredeyse birbirlerini ezer gibi meydana
doğru yükleniyorlardı.
‘’ Öldürün cüceyi, pis aşağılık bu şeytanı öldürün. Yakın,
yakın bu büyücüyü.’’
Göğün gri bulutları, kızgın hava ve insanların kaldırım
taşlarına ayaklarını sertçe vuruşu nefretlerinin kusmuğu gibiydi. Bu kadar
ateşli bir bağırış hayatımda hiç görmemiştim. Evet, serseriydim. hiçbir işim
yoktu. Bir işe bağlı kalmak, orada uzun süreli durmak bana göre değildi. Çabuk
sıkılıyordum. Bu yüzden bir kavga çıkarıp kendimi işten attırıyor bazen de
kendim terk ediyordum. Beni bağlayan bir ailem yoktu. Bir şehir yoktu. Gezgin
biriydim. Gittiğim şehirlerde hayatımı sürdürecek kadar bir işe girip para
kazanıyor,kazandığım paranın bana yeterli geleceğini anladığımda pır diye
oradan ayrılıp başka maceralara koşuyordum. Bir yığın insan ve olaylarla
karşılaşmıştım ama hiç böylesi bir kalabalığın öfke ve nefretiyle
karşılaşmamıştım.
‘’ Öldürün, öldürün..’’ sesleri kulak zarımı patlatıyordu.
Önümde duran insan kalabalığını yarıp öldürülecek kişiyi görmek için ön tarafa
fırladım. Gördüğüm dehşet verici bir sahneydi. Meydanın orta yerinde bir kadın
vardı. Mor yırtık elbisesinin içinde memeleri dışarıya dökülmüş, saçları
darmadağınık halde bir kazığa bağlı, ipin ucunda yaralı hayvanlar gibi
çırpınıyor, sağa sola koşup karanlığın içinde kaybolmak istercesine de
debelenip duruyordu. Tıpkı vahşi atlar gibi gözleri yuvalarından fırlamış,
bıraksalar rüzgâr olup uçacak, bıraksalar ayağı kırık atın umursamayışıyla
boğuk bir kızıllık ekseninde kaybolacaktı.
İçim bir tuhaf oldu. Midem bulanmaya başladı. Olduğum yerde
ayaklarımın ucuna kustum. Başım ağrıdan çatlıyordu. Yanımda bağıran adamın
kolundan çekiştirip sordum.
‘’ Neden ölmesini istiyorsunuz? Ne yaptı? Kimdir bu kadın. Ne
istiyorsunuz ondan?’’
Adam yüzüme aptal aptal bakıp,
‘’Bilmemen çok ayıp’’ diyerek beni suçladı ve devam etti
konuşmasına.
‘’ O bir büyücü, büyücüleri yakmak lazım’’ Bir yandan da
bağırıyordu.
‘’Öldürün yakın büyücü cüceyi.’’
Afallamıştım. Kısa bir şaşkınlıktan sonra ‘’ Cüce mi?’’
dedim.’’ Kadın çok güzel kör müsün?’’.Doğru ya ‘’ diye devam ettim konuşmama.
‘’ Büyücüler paranormal doğaüstü, karanlık dehlizlerde
dolanıp hayal satıp kurgulayan, bir göz kırpmasıyla sizi başka diyarlara
götüren, siyah ve beyazı ters çevirip mağaralarda ateş yakan, ateşin içine
tütsü koyan ve birilerini kurban eden, kötü kokularla beslenip kendi şeytansı
zikirlerini yapanlardır. Bu yüzden öldürülmeleri gerekiyor. Manyak mısınız?
Çıplak bir kadın nasıl kötülük yapabilir size, üstelik elinde sihirli bir
küresi bile yokken.’’
Adam defol der gibi kolunu göğsüme vurup birkaç adım öteye
gitti. Bakışlarımı yeniden kadına çevirdim. Büyülenmiş gibiydim. Vahşi atlar
beni hep büyülemiştir. Kadın da öyle biriydi. Oldukça vahşi, bıraksalar herkesi
parçalayacakmış gibi kalabalığa doğru atılıyor ve tek kelime konuşmuyordu.
Konuşmaması ilgimi çekti. Birkaç adım ileriye gittim. Dağınık siyah saçlarının
arasında öfke nöbetine yakalanmış göz bebeklerini, hırpalanmış esmer tenine
yapışmış ter damlacıklarını daha belirgin görebiliyordum. Üzerindeki elbise yok
denecek kadar lime lime olmuştu. Belli ki meydana getirilmeden önce yerlerde
sürüklenip taş yağmuruna tutulmuştu.
Kadının çırpınışına daha fazla tahammül edemedim. Arkamı
dönüp uzaklaşmak istedim. Uzaklaşırken son kez dönüp kadına bakma ihtiyacı
hissettim. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum. Tanrım, kadın gözlerini bana dikmiş
öyle bakıyordu. Çatlamış dudakları arasında belli belirsiz bir söz döküldü.
‘’ Sana bir hayal lazım’’
İliklerime kadar ürpermiştim. Ok gibi bakışlar
karşısında geri çekildim. İçimde anlam veremediğim bir şeyler oluştu. O an
oradan ayrılıp kalabalığı ve kadını arkamda bıraktım. Canım sıkılmıştı. Bu
engizisyon sapkınlığına daha fazla tahammülüm yoktu. Müdahale etme gibi bir
lüksüm de yoktu. ‘’Lanet olsun’’ diyerek koşar adımlarla kalabalığı kenara itip
ayrıldım oradan. Bir süre boş sokaklarda yürüdüm. Bir parka oturup sakinleşmek
istiyordum. Dar bir sokaktan geçerken bir ses duydum. Kedi sesiydi bu.
İlerledim sese doğru. Adamın teki kedinin boğazına çullanmış bağırıyordu.
‘’ Senin boğazını kesip ateşte yakacağım. Şeytannn, şeytan…’’
Tepem o anda attı. Koşarak adama tekmeyi geçirdim. Boylu
boyunca kaldırıma uzandı. Hızımı alamayıp kafasını bacaklarımın arasında
sıkıştırmaya başladım. Tıpkı meydandaki kadın gibi debelenip durdu.
‘’ Seni geberteyim mi? ha, söyle bakayım. Seni gebertirim ve
bu kalabalıkta bok yoluna gidersin.Bunu biliyorsun.Söylesene zavallı savunmasız
kediden ne istiyorsun..’’
Adam yalvarıyordu.
‘’ Bokunu yiyeyim abi, bırak beni. O bir şeytan..’’
‘’ Şeytan mı?’’ dedim. Gözüm iyicene karardı. Belimdeki
tabancayı çıkarıp adamın kafasına sıktım. Geberip gitmişti. Gözüm kediyi aradı.
O da kaldırımın üstünde can çekişiyordu. Uzanıp onu yerden alarak ceketimin iç
cebine koydum. Minnacık bir şeydi. Gözleri meydandaki kadının gözlerine
benziyordu. Korkmuş ve büyümüş göz bebekleri beni mahvetmişti. Parka gitme
fikrinden vazgeçip en yakın tren istasyonuna kendimi atmak istiyordum. Gara
doğru adımlarken İstem dışı bir cümle döküldü ağzımdan.
‘’ Kadın’’ dedim. ‘’Bu kediyi çok sevecek…’’
Nedense adımlarım beni yeniden meydana doğru sürükledi.
Kadını merak ediyordum. Vahşi canavar yığınlarını itekleyip yeniden ön tarafa
geçtim. Büyük bir ateş yakmışlardı. Kadın ateşin içinde bir çarmıha bağlanmış
dimdik duruyordu. Meydanın uğultusu alabildiğine bencil, korkak maskelerini
takınmış soytarılar gibi bağırıp kahkaha atıyorlardı. Bir kadının yakılıyor
olması bende derin yaralar açtı. O an kendime kızdım.
‘’ Aptal gibi burada durup sen de diğer soytarılar gibi
kadını izliyorsun İsakof’’ dedim. ‘’ Aptalsın sen!..’’
Birine sığınma ihtiyacı duydum o anda. Elim ceketimin iç cebindeki kediye
gitti. Onu alıp omzumun üstüne koydum. Belki de son defa ışığı görmesini
istiyordum. Kedi omzumda boynumu yalamaya başladı. Onu avuçlarıma alıp
dudaklarından öptüm. Kedinin ağzı bir anda vahşi köpeğin çene kemiklerine
dönüştü. Bir damla gözyaşı akıtıp elimden fırlayıp meydanın orta yerine doğru
koşmaya başladı. Kedi koştukça büyüdü, büyüdü devasal vahşi bir kaplana dönüşüp
ateşin içine dalıverdi. Ateş darmadağınık olmuştu. Her şey ağır çekimli bir
dalga gibi havada uçuştu durdu. Kedi kadını boynundan tuttuğu gibi sırtına
fırlattı. Meydanın ortasında soytarıların şaşkın bakışları arasında birkaç tur
attıktan sonra gelip benim önümde durdu. Kadın çırılçıplaktı ve yanmış et
parçaları derisinden sarkıyordu. Kısık gözlerini aralayıp kaçışan insanların arasında
bana seslendi.
‘’ Sana bir hayal daha lazım yabancı, benimle gel’’ dedi.
Elini uzatıp beni kedinin sırtına çekiştirdi. Hiç tereddüt etmeden kedinin
sırtına atladım. Kedi koşarken önündeki her şeyi parçalıyordu. Kadın kedinin
sırtında kendinden geçti. Onu kollarımın arasında tuttum. Tıpkı bir kedinin
uyuması gibi mırıldanıyordu. Sanki rüyasında buruşuk mor elbisesini ütüleyip
dolaba asıyormuş gibi de gülümsüyordu.
O gün kalabalığın yarısı öldü. Pek çoğu kedinin vahşi tırnakları arasında
yaralandı. O gün büyük alevlerle boğuşan kedi, bir ay ışığında bizi sırtlayıp
uzaklara taşıdı.
***
Karla hayatımda psişik bir vakaydı artık. Onunla değişik yerlerde durup
yapacaklarımızı izliyordum. Zaman bana Karla tarafından seçilmiş bir yabancı
olduğumu öğretti. O beni seçmişti ve bu yüzden ona koşmuştum. Bir astral
seyahat içindeydim. Onun beni her çağırışına kulak verip şeytan ve kurbana
dönüşmüştük. Önceleri bir serseriydim ve her serseri gibi benim de korkularım
vardı. Oysa şimdi hayatımda korkuya yer yoktu. Korktuğum an yere
kapaklanacağımı biliyordum. Bu yüzden Karla’nın bana hayal satmasından zevk
aldım. Beni hipnoz eden yanlarına aşık olmuştum. Beni kendisine tutkun kılma
büyüsüne kapılmıştım. Tıpkı beyaz bir fincan kulpunun kırılması gibi bir kâğıdı
parçalara bölüp kendi adını fısıldaması gibi ‘’ Karla, Karla, Karla’’ dedikçe
onun köpeği oluyordum. Önüme çıkanı Karla ile beraber ezip geçen bir köpek.
Kuşkusuz kadının üzerimde bıraktığı etki tartışılmazdı. O gün bir masa
etrafında kavga ettik. Benim onun cücesi olmamı istiyordu. Sanki insanların ona
cüce büyücü demesinin intikamını benden çıkarıyordu. Yoksa bunu neden istesin
ki benden.
Gözlerine baktım. Sert ve güven vericiydi. Veya bana öyle geldi. O gözlere
tapınmıştım bir kere. O’nun cücesi olacaktım.
‘’ Ne yapacağım sirkte’’ dedim.
‘’ Hiç’’ dedi. Sadece motosiklet süreceksin…’’
‘’ Sürüp ne yapacağım’’
‘’ Hiç’’ dedi yeniden. ‘’ Hayal satacağız’’
‘’Peki, sen neden sürmüyorsun’’ dedim. Bir kedi kızgınlığıyla cevap verdi.
‘’ Aptal mısın? İsakof. Motosiklet sürerken ellerimi nasıl kullanayım.’’
Tartışmasız kabul ettim. Bir yandan da canım sıkıldı. Benim gibi adamın bir
yere bağlanması korkunçtu. İpe bağlanmış köpek gibi hissettim kendimi. Karla
beni kendi etrafında dolaştırıp duruyordu. Oturduğu sandalyeden kalkıp ellerini
boynuma doladı. Bir kedi gibi yüzümü yalamaya başladı. Onu kırbaçlamamı istedi
benden. Kendisine kızamayacağım anlarda istiyordu bunu. Böylece kendini
cezalandırıyordu. Bunu yaptım. Onu dizlerime yatırıp iç çamaşırını aşağıya
indirip kalçalarını şamarlamaya başladım. Mosmor oluncaya kadar tokatladım. O
ise kahkaha atıp konuşuyordu.
‘’ Her motosiklet gösterisinde yukarılara çıkacağız İsakof, cücelerin
yükselişi, cüceler ve develerin yer değiştirmesini izleyeceğiz. Bu cücelerin
zaferi olacak İsakof, bunu bir düşünsene, muhteşem bir yer değiştirme’’
dedikten sonra dizlerimden kalkıp aynanın karşısına geçti. Bir kutunun içinden
turkuaz renkli otantik bir taşı alıp boynuna astı. Müthiş bir armonia, bir kedi
sesiyle bütünleşen gizemli bir yaratığa o anda dönüşüverdi. Vahşi ve acımasız
bir kedi gölgesiydi sanki.
‘’ Haydi gidiyoruz İsakof’’ dedi.
O gün sirkte onun cücesi olmuştum. Bir daire etrafında dönen manyetik motora
dönüşmüştüm. Döndükçe motosiklet lastiklerinden ateş çıkıyordu. Üstü açık
kenarları kapalı bir mekânda insanlar bizi alkış yağmuruna tutarak izlediler.
Onlar izledikçe Karla daha bir hızlanmamı istedi benden. Boynundaki taşı
çıkarıp parmakları arasında çevirip durdu. Dilinden ateş fışkırıyordu.
Motosiklet daire içinde hızlı döndükçe binanın temelleri sökülüyordu. Bir süre
sonra bina ile yükselmeye başladık. Sanki bulutların üstüne çıkmıştık. Karla
uçuşan saçlarına aldırış etmeden bağırmaya başladı.
‘’ İsakof, motosikleti yavaşlat. Yolcuları bir viyadük çıkışına bırakalım. Develerin
binlerce ölümünü izlemek istiyorum. Binlerce tır kamyonlarının yoldan geldiğini
düşün. İsakof, dediğimi yap çabuk, binayı ters çevir ki yolcular çabuk
insinler. Hahahaa..’’
Karla bir intikam-perestti. Taparcasına her şeye kıyıyordu. O gün motosiklet
lastiklerinden çıkan kıvılcımlar her tarafa yayıldı. Bina alevler içinde
kalmıştı. Karla boynundaki sihirli taşa dokunup yapacağını yapmıştı. Yüzüm
öfkeden bembeyazdı. Kendimi dışarıya zor attım. O an Karla’yı ellerimle
öldürmek istedim. Hiç bu kadar kendimden nefret etmemiştim. Deli gibi Karla’yı
aradım. Dumanın içinde bir kedinin gözleri gibi bana bakıyordu. Belimdeki
silahı çıkarıp ona doğrulttum.
O bir cadı gibi kendi süpürgesine binip uzaklaşırken ‘’Benim öleceğimi nasıl
düşünürsün, hayal İsakof, hayal’’ diye bağırıyordu.
Latinya’nın o meltemli tepesinde Caddeler sökülüp atıldığında Çok füglü kişilikler gördüm Başları kum Bir çiçek zehr İki meyan kökü Kul Köle Ve tanrışkonun götündeki esintiyi çekiyorlar.
Oysa çok sefil yolları vardı
Makamı koltuklarını biri siktiğinde
Ölüp ölüp dirilmeler
Gülünç mazeretler, kimisi yılan
Kimisi yalandı
Rezalet
Ve kokuşmuş midye kabuklarını kustuğum gibi
Topunuzu birden….
…
Sevgilim
Şu küçük cezve ağzımdan bir balınanın gelmesini lütfen garipseme
Şu an sırtımın ağrıyor olmasına borçluyum yazdıklarımı
Ayrıca her zaman ciddiyet tapınağında değilim
Volorus
Benim güzel ibnem
Kokoştaki sarhoş şairlere söyledin mi
O sapık ibnelere
Lezbia ve hastalıktan kokan
O kentli sürtüklere anlattın mı beni.
Bazı sıkıntılar vardır Biliyor ve duygusallaşıyorum Kırılıyor o ince yollar Nehirler kendi suyunu yuttuğunda. Çölleştiğinde Umudun coştuğu gün! Kılıflar, kılıflar Beklentilerle körleşiyorlar hep.
Biz, hiçbirimize ait değiliz Bir mum ışığında gözlerim yok Karanlığın kutsal şeyleri Duvara yaslanmış hiçlik İlahi sabır Tanrıyı da öldürdüm.
Benim hikâyem kalbimden düşen gök Parlamasına izin vermeyeceğim Herkes inkâr edebilir Burası yolsuz Sessiz, nefessiz Bu yaprakların dinginliğine çok kayıtsızım
Şu volorus’un elleri Ağır katillik ve Z raporları.
Acaba siz biliyor musunuz
Hesap defterinde kaç kişi var
Yılanın şarabını çekip
Uranus’un sırtladığı bütün o ruhlar
Boşaltıp kendilerini
Yan gelip yattıklarında
Bir kahkaha patlatıyorum
Yiyip yatıyorum.
Metelik versem
Siz ey hamam böcekleri
Doğum sancısı çeken atlar gibi koşacaksınız
Şu kasvetli kıyılarda
Giden bir ırmağın içine edip
Şehvet hanından geçtim
Ve çalı sakalını çekip bir güzel işedim.
Bu sabah ışığı bir mağara kapısına vuruyor Rilke’nin brigge’ye notları Şiir Yan yana pencerelerin fısıltısı dilsizlik Ağır hava Nefret edilmiş üstünlük Ve mavi mezarların isyanlarıyla Görmeyi öğrenmek boşaltıyor içimi Bitenin ardında mim Kendimin işareti bir masa ayağı kırık Ve gözüme kestirdiklerim Baudelaire’nin kötülük çiçekleri gibi.
II
Açıp bir musluğu Çaydanlığı kurutuyorum onunla Oyun yok Oyun kuranın oyuncuları var Hepimiz ne güzel oyuncularız Gövdemiz ince Siyah perdelik kumaşla Tanrı kadifeli insanı yaratıyor, Metalik hastalık ve ehli-keyf Göz Allı sürmeli Sivrisinek vızıltısını çeken Lanetli bir gezegende Sazlık dipleri Soğuk Ardışık mezarlıklar ve şeytan ölüsü gibi de ağırım.
III
Soysuz endam Maskeli balo çığırtkanlığı ve herkes saklanırken birşeylere Görünmeyen o mavi suskunluk Haz ve imbiğinden süzülen karanlık Gülünç korkular, duvar aralığı Tanrım Nasıl bir çalgıdır bu Vardık Ve yok..
Burada alaca ağaçlar doğuruyor Ruhum dinginleşirken Ateşi yutup Yukarı üfledim Taşa oyulmuş nehir Ve hayat ağaçları.
..
Sen ise Eline ağır muştalar geçiriyorsun Kayın ağacında tanrı suyla’ya bak Ala tomurtka atlılar Şaman çizmesi Ve geyik başlarıyla Ay dolun’a hücum ettiler Tuluma sarıp ırmağa attılar beni . . .
Lulişka diyorum laros’un gözlerine bakma. Müziğin tınısında ateşe düşen bir pervane gibi dönüp duruyor kendi ekseninde, başında ağır karanlık, yarı ıslak bir bedeni asla yakmaz ateşin harı. O Revnak yıldızların en güzel geceyi süslediği zaman; Bir patlama sesiyle ipek kozasından kayarken pervanenin gözleri ne önemi vardı sırlı suya baktığın kül.
dağınık argümanın orospuları çekti enfiyesini
soyulan elma kurtçuklarına bakıp
içindeki yalnızlığa karşı dururmuş gibi
bir bahçeyi oynatıp yerinden
büyüleyici dönüşümün aforizmasını taşıdı
kemiklerin buz olduğu o yerdeyiz.
ve kasımdı yine tangocular bir müziği açıp keşişin belasını arıyordu- ama bela bizdik karalıyorduk bir müsveddeye hiçlik taşlarımızı yağmur dökülmüyor kaşlarımdan bir ölüye sarılmamaya yemin ettim pazarı düşündüm o an eğilip mememdeki yarayı öptüm.
…
sevgilim
bana armağan ettiğin kalbin şarap kokuyordu
ağzın kamikaze ve geceleri atlar gibi koşturuyordun beni kuzeye doğru
ah, ne lanetliydin, ne lanet rüzgardım ben..