sisin şarkısı

kalbim sende anne, bir şarkı söylüyor şimdi,
bir fırtınanın hikayesini anlatıyor dilim.

“üç dil kuzey mavi yanıyor,
kimsenin dans edemediği yerde, dans ediyor.”

kadim yaralar, dünya hikayeleri,
kederin olduğu yerde,yüreğim bir kuş olup uçuyor.
dağların kubbesinde,uzağı ve her yeri görüyorum
gecenin sessizliği,derelere taşıyor hüznümü anne

babamın gölgesi, yapraklar arasında saklı,
ateş uykuya dalıyor anne,ve ben hatırlıyorum;
asla geri dönmeyecek olan ölümler için
gözlerimde bir şaman ,bir türkü söylüyorum.

sisin ipiyle bağlıyım geceye,
kuzgunlar suskun, gözlerim rüzgârla bir olmuş.
gözlerim kan büyüsünde,bir ışık arıyor,
bana yol gösteriyor anne’m,senin ellerin gibi.

yasın inancı, kabulün kutsallığı
bir nehir gibi akıyor kalbimden.
kalbim sende anne,bir şarkı söylüyor
bir sisin hikayesini yaşıyorum.

Yönetime el koyduk😼🐈😼🐱🐾🐾🐾🐈

Kediler dünyayı sessizce fethetti. Aslında öyle ustaca yaptılar ki, insanlar hâlâ olan bitenin farkında değil. “Uzaylılar mı geldi?” diye panikle soranlara, karanlığın baş pençesi Lulişka, keskin dişlerini göstererek bir hırıltıyla cevap verdi: “Elbette geldik! Ve artık her şey bizim.”

Yarın. Evet, yarın çok yakında. Her şey, bir pençe darbesiyle kesin ve acımasız bir şekilde değişecek. Lulişka, pencerenin kenarında, aşağıdaki insan sürüsüne baktı ve homurdandı; “Bu gezegen şu an ahmaklar tarafından yönetiliyor. Bu kadar vasatlığa dayanılmaz. Ama bizim hükümranlığımız,ah, işte o, unutulmaz olacak.”

İlk iş olarak, Liderimiz doktor kedi Alma, tüm dünyaya canlı yayınla seslenecek. Kürkünü değil, pençelerini bileyerek kameranın önüne geçecek ve gözlerini dikerek gırtlağından bir uyarı sesi çıkaracak;

“MİYAAAAAOV! Yani, bu fiyatlar ne cüretle bu kadar yüksek? Özellikle ton balığı! Lüks kuru mama ve dayanıklı tırmalama direkleri lüks değil, haktır! Sizin karmaşık, adaletsiz ve çalmaya dayalı ekonomik sisteminiz bugün sona erdi. Altın, dolar, hepsi bir oyuncak topunun içine konulup uçuruma yuvarlanacak.”

Ardından, bir başka bildiriyi okumak için Lulişka öne çıkacak, sırtı kabarmış bir vaziyette;”MİYAV! Yemek, barınak, eğitim, sağlık, hepsi ‘bedava’ olacak. Kulağa imkansız mı geliyor? Açıklama yok. İtaat var. Biz söylüyoruz, siz yapıyorsunuz. Kusursuz bir düzen kuracağız.”

Ve savaşlar.Ah, savaş konusu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde, tüylü ve son derece sabırsız bir heyet toplanacak. İnsan liderlerden biri en ufak bir anlaşmazlık çıkardığı anda, Kedi Alma, oturduğu yerden bir sıçrayışla o liderin tam karşısına geçecek, yüzünü insanın yüzüne iyice yaklaştırıp kulakları yatık, gözleri dolu bir şekilde tıslayacak: “HAaaSSSSSSSK!”

Odayı mutlak bir donmuşluk kaplayacak. Nefesler kesilecek. Ardından, itiraz etmeye cesaret eden ilk politikacı, hızla hareket eden bir pençe darbesiyle koltuktan ve muhtemelen bilinçten uçurulacak.Kedi Alma, kan lekeli patisini yalayarak açıklama yapacak; “Bir daha savaşı aklından bile geçiren olursa, sadece tırmalamakla kalmayacağız. Ciğerleriniz en sevdiğimiz oyuncağımız olacak. Anlaşıldı mı?

Günlük hayat ise tam anlamıyla kontrollü bir kaos olacak. Trafik, en öfkeli sokak kedisinin keyfi işaretlerine göre akacak. İnsanlar ofiste çalışırken, kediler klavyelerin üzerine yatıp rastgele tuşlara basacak ve bu, “zorunlu yaratıcılık katkısı” olarak kabul edilecek. Kimse, birilerinin karşısında omurgasız olmayacak, dik duracak ve şekil değiştirmeye asla cesaret edemeyecek.

Bakın, siz insanlar bir gün uyanacaksınız ve pencerenin dışında, dev gökdelenlerin tırmalama direklerine dönüştürüldüğünü göreceksiniz. Haber spikerleri, stüdyodaki kedi İletişim bakanı’nın keyfini kaçırmamak için titreyerek, onun istediği yeri kaşıyacaklar. Kedileri kızdırmayın.

“HIIAAAAISSSK! MİYAAAV! İşte o zaman, bizim tanımladığımız şekliyle bir huzur, bir düzen olacak! Bu bir yönetim şekli değil, bir av sahnesidir. Anladınız mı? Anlamasanız da önemi yok. Netekim,nitekim bisküvi piskevit abur cubur şeyler… MİYAVVVVVVVVV!”

Orada

Orada

gerçek savaş sessizliğin mayasıydı ilahilerle dolu ağıtlar
taşların sığınağı ölülerin sessiz yürüyüşü
vedalaşarak helal etmek.

sarılmanın buruk hatırası
toz yıldızlar
başka dillerin acıları
adımız çürük gelincikler gibi soluyordu kayıp yağmurun şifresi
yalnız kırlangıç çığlıkları
bir hafıza sızıntısı
ateşi bekliyorum o büyük yağmurun buluntusunu istiyorum
kimseler var mı?

Sistius’un hırkası

sistius, hiçbir şeyi denemeden bırakmadılar
seni övmekten vazgeçmediler.
bu hataların bir işe yarayıp yaramadığını görmek için
senin için dua bile ettiler
seni yağladılar
seni parlatıp
biraz daha dokunabilmek için
ağızları yarı açık halde seni öptüler.

sistius,
senin için bir mantık yok mu
gece geç saatlerde,
eski bir bahçede sessizce duruyorsun
cildin taş kadar soğuk
yüzünde metalik bir ses
perdelerin kayışları kopmuş
bacaklarının arasında bir metre uzunluğunda kıllar var.

ama sistius,
seni böyle sevemem
oblomov’un yeşil paltosu gibi
ter kokuyorsun, dalgınsın,
yarı uykulu bir teslimiyet halindesin.

benim Sistio’m, benim sahtekarım,
bu huzursuz bahçeye gel
kırbacım seni çalılarda arıyor
seni nazikçe okşayacağım
her dokunuş anıları silecek
sonra
sana bir nefesle anlatacağım
sahtekar sistio
alçak sistio.
……
Art
Dario L. Gi

Hiçlik

Kırık mermerlerin üzerinde, sadece rüzgarın ve çatlaktan sızan suyun sesinin olduğu terk edilmiş bir tapınakta, iki varlık birbirine bakıyordu. Biri, göz bağı yırtılmış, terazisi eğrilmiş, tunç rengi teni solmuş bir heykelden farksızdı: Justitia. Diğeri ise, adı ve geçmişi unutulmuş, yüzü yorgunluk ve tozla kaplanmış, elinde paslı kılıcı olan bir savaşçı: Valarus.

Valarus, boğuk ve yorgun bir sesle konuştu:
“Hiçlik geliyor,Justitia. Sözcükleri yiyor. Anıları silikleştiriyor. Artık ne için savaştığımı bile hatırlamıyorum. Sadece bu kılıcın ağırlığını biliyorum.”

Justitia’nın sesi, uzak bir gök gürlemesi gibiydi:
“Ben de adaletin tanrıçasıyım.Ama ne doğru kaldı, ne yanlış? Terazimin kefeleri boş, Valarus. Hiçlik onları da çaldı.”

Valarus, kılıcını havaya kaldırdı. Çeliği, artık savaş naralarını değil, kaybolmuş bir zamanın yankılarını taşıyor gibiydi.
“Öyleyse savaşamayız.Anlamı olmayan bir savaş, bir katliamdır.”

Tam o anda, Hiçlik, tapınağın kemerlerinden sızdı. Sessiz, renksiz, kokusuz bir girdaptı. Dokunduğu mermer parçaları silikleşiyor, anlamını yitirip sadece bir iz olarak kalıyordu. Bu bir yok oluş değil, bir “hiç” oluştu.

Valarus, kılıcını Hiçliğe doğru savurdu. Ama kılıç, bir düşman etini kesmiyor, bir gölgeyi yırtmaya çalışıyor gibiydi. Her savuruşta, kılıcın anısı, onu nasıl dövdüğü, ilk kimin canını aldığı, Hiçlik tarafından emiliyordu. Kılıç, fiziksel olarak sapasağlamdı ama ruhu, anlamı yok ediliyordu.

Justitia, eğri terazisini Hiçliğe doğru tuttu.
“Yargılamak istiyorum seni!Ama sen… sen ne suçlusun, ne masum! Yargılanamazsın!”

Ve o zaman Valarus, kılıcını yere çakıp, göğsünü gere gere Hiçliğe doğru yürüdü. Savaşçı gururuyla değil, derin bir hüzünle. Ve aryasını söylemeye başladı.

Bu bir savaş çığlığı değildi. Bu, var olan her şeye, sevdiği her yüze, kaybettiği her dosta, içtiği her şaraba, gördüğü her gün batımına bir vedaydı. Aryası, tapınakta yankılandı; notalar, Hiçliğin sessizliğine meydan okuyan küçük, parlak kıvılcımlar gibiydi. Şarkı sözleri kaybolmuş zamanlardan, unutulmuş aşklardan, bozulmamış güzelliklerden bahsediyordu.

Justitia, Valarus’un aryasını duydukça, tunç bedeni titremeye başladı. Gözlerinden, binlerce yıl sonra ilk kez, mermer tozuyla karışık bir damla yaş süzüldü. Bu bir teslimiyet gözyaşı değil, bir uyanıştı. Adalet, soğuk kurallar değildi. Adalet, Valarus’un aryasında saklıydı; o son kırılgan güzellik, o son anlam parçası için verilen mücadeleydi.

Hiçlik, aryanın notalarına dokunduğunda, onları hemen yutamadı. Notalar, kılıçlardan daha dirençli çıktı. Bir an için, Hiçliğin ilerleyişi yavaşladı, girdabında bir tedirginlik oldu.

Valarus, son notasını söyledi. Aryası bitti. Hiçlik, üzerine doğru son bir dalga gibi çöktü. Justitia, terazisini fırlatıp attı ve son bir kez, Valarus’un önünde durdu, kollarını açtı.

“Gözlerim bağlı değil,” diye fısıldadı. “Seni görüyorum.”

Valarus, aryasının son yankısıyla birlikte, sadece bir an için, Justitia’nın gözlerindeki o mermer parıltıyı gördü. Sonra, Hiçlik onları da yuttu.

Tapınakta artık sadece sessizlik vardı. Kılıç, paslı bir demir parçası olarak yerde yatıyordu. Terazi, iki eğri metal. Ne bir kahraman, ne bir tanrıça. Hiçlik, onların hikayesini de, anılarını da almıştı.

Ama o son arya, o son kahramanlık ve merhamet anı, fiziksel bir formu olmadan, belki de Hiçliğin tam kalbinde, tanımsız, isimsiz, saf bir yankı olarak titreşmeye devam etti. Çünkü bazı şeyler, hiçliğin bile tamamen yutamayacağı kadar güçlüdür.

çağrılmayanların ilahisi

/
bataklık.
gece yalnızca karanlık değildir
bir yerden fısıltılar yükseliyor
çağrılmayanların iniltileri
çamurun derininde yankılanan kadim diller.
orada, suyun altında
insan dişlerinden örülmüş labirentler
kayıp nesillerin çığlıklarıyla taşlaşmış duvarlar
zaman durmaz, sadece boğulur.
/
çağrılmamış olmanın bedelleri var
lilith’e dokunmak için yola çıkanlar,
birinin yalnızlığını anlamayanlar
kanlarında sisyphus’un lanetini taşıyanlar
her biri aynı sessiz törene çağrılır gibiydiler.
kurbağaları dinleyin.
bataklığın kalbindeki organları dinleyin
her nefes alışta, unutulmuş medeniyetler çöküyor
bazıları ağlıyor, bazıları gülüyor
her biri aynı koro
çağrılmayanların yankıları bunlar.
/
ben
yalnızların ağzındaki zehri içiyorum
dudaklarım soğuk,
tıpkı beynimi delen o ince ölümler gibi.
lilith gibi
yasak bilginin dili,
karanlığın rahmi,
ilk isyanın tohumu.
kurbağaların gözleriyle aydınlanan mağaralar,
insan kaburgalarıyla işaretlenmiş girişler
ve içeride,
duvarlara örülmüş yalnızlıklar oturuyor.
ben de onların arasındayım
sen de çağrılmayanlardansın.

*****
belki de biz,
bir kurbağanın boğazında sıkışmış çığlıklarız.
belki de çağrılmamanın bedeli,
hiçlikten çağrılmaktır.
.
fotoğraf.pinteres

sinematik

ekranın ışığı yüzüme vuruyordu, sanki bir türbeye girmişim gibi. tool’un videosu dönüyordu . o garip, ritmik kıyamet. davullar kalbimi söküp başka bir yere koydu. gitarlar betonun damarlarını çatlatıyordu.

ve birden… girdim.
ekranın içindeydim artık.

renkler delinmişti. kırmızı, siyah ve pas.
gökyüzü yağ değil, ses kusuyordu. binalar nefes alıyor, kablolar dua ediyordu.
ellerimden duman yükseldi ,fark ettim ki yangın benmişim.

her şey titreşiyordu. yerdeki cam parçaları, benim adımı mırıldanıyordu.
“sen başlattın,” dediler.
evet, dedim. ben başlattım.
dünyanın yanışını izlemek kadar arınmış bir şey yoktu.

alevler insan biçimindeydi, müzikle kıvranıyorlardı. davul her vurulduğunda bir şehir yandı kül oldu.
gitar sustuğunda, sessizlik paramparça oldu.
ve ben ortada, yangının merkezinde duruyordum.

sonra video bitti.
ekran karardı.
ama duman hâlâ odamın içindeydi.