Perdesiz

topuzlarımdan tutulmuş
öksesini karnımda huşu içinde öperken tanrı
bu perdesizlik
bu nasıl sevişme böyle
bir fahişenin sağ baldırını sömürürken
terli gece
bir yudum halka boynumuzdaki
dikiş atılmış yaralar içinde
gel yalnızlığıma otur sevgili
satırla ez dudaklarımı, vanilyamız aksın soluğumuzdan
ellerinden gömülü bir cinnet içiyorum diyorum sana
bu  bir öğreti değil
olmayacak da.

birini göğsünden öpmek
diğerini meme ucundan
koşuyorduk ve gülümsüyordu
şimdi sök ciğerlerimi, dudaklarımı
rüzgârı sök
yüzümü tatlı bir şurupla kapla
bal damlası pişmanlığını sakla sır gibi
öldür bizi
kutsal mağaralarda ölülerin suyu için
hisset şimdi hangi boyuta geçtik.

hayır.
asırların hecesini sökebilecek bir boyna sahipken
sen ne kutsal mağara, ne tanrı, ne şurup, papatya
ah ölüm içinde dinginleşerek
topuklarından sürükleyerek saçlarının kıvrımlarını
delirecek bu baş
devşir git
sen sebebi yoksul bir heyelan işitilmemiş bir gürültüsün
çatalımda karıncalar
eğleşiyor
bu saatlerde göçüyorum kendime.

hayır.
ne renk sayılırız, ne ay uyanır
eller kesik
başlar aşağıya
ve tükürüyor karnımdaki örümcekler
köpürüyor ağzımın şerbeti kasıklarıma doğru
dişlerim  kaktüse bulanmış piç
bu sanrılar ve delirmeler.

bu en büyük yaradılışın adı
içe doğru bir göçüş
bu bir leke mi
göbek , bel ve sağ gölgenin mahremine
dudağında ihanetini ödetir gibi.

bizi bir tanrı boğacak, aklanacağız
dizlerimiz suç
saçlarımız saklanan fahişelerle dolu
ressamların parmak uçlarında soyunacak bir düşlerimiz var.

ah şu durgunluk, ulaklar geliyor fahişenin gözbebeğinden
sıkı tut çıplak heykelleri
köpek ve kedilerin yaralarını sev
şarap içir
sonra katla her şeyi koyu maviye koy
hatırlanacağız o zaman, dile düşmeyelim
elbette usta bir günahkârım
gülersem ağzımın şerbeti erir.

ey fahişelerin kahkahası sokağı tutmuş
kasıklarımızda nöbet tutan it sürüleri
tanrı lambayı kaç kez söndürecek
ve kaç kez vurulacağız.


Saklanan

keşfini istiyorum
şimdi kökler kum yayıyor.

bir çağrışım ve ağlaması var;

kanamayacak bu tokalar
gözyaşlarının haydutluğuyla dolu.

karanlığını ver, büyütülmüşün içinde olan budur
gizli tohum yağmur ve bazı şeyler.

Narkissos


kendi suretine aşık narkissos
senin baktığın yüksek armonik tepenin
sert rüzgarı maalesef yüzünü okşamıyor
başındaki taç
kibri kendinden büyük atilla’nın kılıcı değil.

zehri azam bir emzik bahşedilendir sana
ağız içini dolduran
takhisis’in sidiği,

ve durum bu merkezdeyken
eski şarabı açtım
amel defterinde sarhoş üzümleri tek tek sayıp bir güzel azı dişlerimi temizledim
hiçbir bağlılık yemini olmadan.

..

Suyun saati

bir fısıltı eşiğindeyim.

paslı tenteler, unutulmuş evinde kanayan
ve inziva sabahında usta gezgin.

sana durmanı söyleyen bir fırtına değil
hiçbir hamam böceği çatıda kalıp saati beslemez.
karanlık mucizelere inanıyorum
toz haline gelmiş mor giysiler
seni bağlı kılar, bir ölüm taşır paranteze..

resim-saphilopes

Herkes ve hiç kimse





suskunluğu vardı bazı adamların
sandık ki
yağmur hiç yağmayacak buralara
özgün mutsuzluk 
gece  uykusuna uzanmış onmaz bir hastalık gibi
elini yüzünü gömen bir kış.

susuşu güzeldi bazı adamların.

bazı adamlar
göğün yedi katına çıkan bir kam
orada toprağın tamtamı olacak
vaktiyle mavi nehre küsenler
mağara ağızlarında bir rengi emecekler
orada kendi dönüşüne son veren ermişlik hali
şarap açıp yığılacaklar güllere.

oysa son gül kasım ayında açmıştı
boşluğun inanılmaz şenliği


sonradan pazardır
rüzgâr bile susmuştur
otların üstünde.