Derin bir çürüme kokusu, meyhanenin taş duvarlarını sarmıştı. Burası ne tam bir yeraltı mahzeni ne de bir tapınaktı; demirin zamanla kaynaştığı, tanrıların keyif için insan kederini şarap gibi yudumladığı bir ara mekândı. Tavanda, saperdaların ipliksiz ağları sarkıyor, un akarları duaların harflerini kemiriyordu. Gelinin beyaz elbisesinin eteklerinde çekirgeler cirit atarken, damadın yakasında badem gözlü kurtlar uyukluyordu. Düğün, ölü ağaçların gölgesinde, gut hastalığına yakalanmış bir yol ağzında başlamıştı zaten.
Gelin, rahim boşluğuna kazınmış bir lanetin taşıyıcısıydı. Bedenine yapışan ipek, mezar taşlarının soğukluğunu hissediyordu. Damat ise tanrıların zorbalığıyla bükülmüş, sol kapakçığı sökülmüş bir kalpti. “Aşk,” diye fısıldadı gelin, “cesetlerin kör düğünüdür.” Elleri, damadın bileğinde bir anevrizma izi buldu. İkisi de biliyordu: Bu gece, bedenlerinin içine kazınmış yara izleri konuşacaktı.
Meyhanenin ortasında, taze orgazm iskeletleriyle örülü bir halay halkası dönüyordu. Ayaklar altında ezilen kaburgalar, ıslıklı hışırtılar çıkarıyordu. Tanrılar masada oturmuş, armağanlarını sunuyordu: Biri safra taşlarından bir kolye, diğeri varfarinle dolu bir kadeh. “İç,” dedi en yaşlı tanrı, sesi boğuk bir hışırtıyla karışarak. Damat içti. Kanı, kalbinin sol kapakçığından sızmaya başladı.
Gelin, duvarda asılı duran maskeyi çekip aldı. Yüzü ortadan ikiye bölünen deri, altından çürümüş bir et parçası sarkıyordu. “Biz,” diye güldü, “ruhlarımızın seslerini kaburga kemiklerinde dinleyenleriz.” Damat yere yığıldı. Bedeni, pervanenin ateşiyle dönen çöp mavnaları gibi didişerek durdu.
Tanrılar alkış tuttu.
Gece sonunda, mefta giysileriyle sarılı bedenler birbirine kenetlendi. Gelinin dudakları, damadın yarık maskesinin kenarına değdi. “Hiçbiri kaçamayacak,” diye mırıldandı bir tanrı, karanlığın götürdüğü ölü arabalarını izlerken. Halay halkası, kalbin sol kapakçığına dolanmış bir ip gibi sıktıkça sıkıyordu.
Sabah olduğunda (ya da olmadığında), geriye yalnızca siyah kar ve bükülmüş gövdeler kalmıştı. Aşk, tanrıların meyhanesinde bir daha hiç körleşmeyecek kadar doymuştu.