Dev gölgesi sıcağı kesen yaşlı ağacın altına iliştim. Toprak serindi, otlar hafifçe hışırdıyordu. Cebimden çıkardığım tek yol arkadaşım, sapı biraz bükülmüş, sarı tacı solmaya yüz tutmuş bir karahindibaydı. Onu dikkatle avuçlarımın arasına aldım.
“Merhaba,” dedim usulca, sanki gerçekten duyabilirmiş gibi. “Bugün sadece sen varsın.”
Rüzgâr hafif bir esinti getirdi. Karahindiba’nın ince tüylü başı nazikçe sallandı. “Evet,” diye fısıldadı sanki o kıpırtı. “Buradayım. Seninleyim.”
Büyük ağabeyimiz olan ağacın yaprakları arasından sızan güneş, avucumdaki bu küçük, kırılgan dünyayı aydınlatıyordu. Ona, günün sessizliğinden, ağacın gücünden, gökyüzünün sonsuz maviliğinden bahsettim. O da bana, toprağın kokusunu, yağmurun dokunuşunu, bir çiçek olarak gördüğü dünyanın basit güzelliklerini anlatıyor gibiydi. Sessiz bir dilde, titreşimlerle, sallanışlarla.
Bir an, sapındaki o incecik beyaz tüyleri, gelecekteki binlerce tohumu taşıyan nazik şemsiyeleri inceledim. Ne kadar dayanıklı, ne kadar geçiciydi. “Gideceksin, değil mi?” diye sordum. “Rüzgâr seni alıp götürecek.”
Karahindiba hafifçe eğildi. “Her şey değişir,” dedi sessizliği. “Ama şimdi, burada, seninle sohbet etmek güzeldi.”
Bir esinti daha, biraz daha güçlü. Sarı tacından kopan ilk tüycükler havada dans etmeye başladı. Bir vedaydı bu. Onu nazikçe yukarı kaldırdım. Rüzgâr tüm minik paraşütlerini kucakladı ve onları, ağacın gölgesinden, güneşin altındaki bilinmezliğe doğru taşıdığında avuç içime baktım.
Büyük ağacın altında, yalnız değildim. Karahindiba’m, benim birtanecik güzel babam sessizliğin içinde bana en güzel sohbetlerden birini armağan etmişti. Ve şimdi, hikayemiz rüzgârla birlikte, her yere dağılıyordu. Huzur içinde uyu baba,yine buluşacağız..


