Karahindiba’m

Dev gölgesi sıcağı kesen yaşlı ağacın altına iliştim. Toprak serindi, otlar hafifçe hışırdıyordu. Cebimden çıkardığım tek yol arkadaşım, sapı biraz bükülmüş, sarı tacı solmaya yüz tutmuş bir karahindibaydı. Onu dikkatle avuçlarımın arasına aldım.

“Merhaba,” dedim usulca, sanki gerçekten duyabilirmiş gibi. “Bugün sadece sen varsın.”

Rüzgâr hafif bir esinti getirdi. Karahindiba’nın ince tüylü başı nazikçe sallandı. “Evet,” diye fısıldadı sanki o kıpırtı. “Buradayım. Seninleyim.”

Büyük ağabeyimiz olan ağacın yaprakları arasından sızan güneş, avucumdaki bu küçük, kırılgan dünyayı aydınlatıyordu. Ona, günün sessizliğinden, ağacın gücünden, gökyüzünün sonsuz maviliğinden bahsettim. O da bana, toprağın kokusunu, yağmurun dokunuşunu, bir çiçek olarak gördüğü dünyanın basit güzelliklerini anlatıyor gibiydi. Sessiz bir dilde, titreşimlerle, sallanışlarla.

Bir an, sapındaki o incecik beyaz tüyleri, gelecekteki binlerce tohumu taşıyan nazik şemsiyeleri inceledim. Ne kadar dayanıklı, ne kadar geçiciydi. “Gideceksin, değil mi?” diye sordum. “Rüzgâr seni alıp götürecek.”

Karahindiba hafifçe eğildi. “Her şey değişir,” dedi sessizliği. “Ama şimdi, burada, seninle sohbet etmek güzeldi.”

Bir esinti daha, biraz daha güçlü. Sarı tacından kopan ilk tüycükler havada dans etmeye başladı. Bir vedaydı bu. Onu nazikçe yukarı kaldırdım. Rüzgâr tüm minik paraşütlerini kucakladı ve onları, ağacın gölgesinden, güneşin altındaki bilinmezliğe doğru taşıdığında avuç içime baktım.

Büyük ağacın altında, yalnız değildim. Karahindiba’m, benim birtanecik güzel babam sessizliğin içinde bana en güzel sohbetlerden birini armağan etmişti. Ve şimdi, hikayemiz rüzgârla birlikte, her yere dağılıyordu. Huzur içinde uyu baba,yine buluşacağız..

Çığlık

şimdi burada
gölgelerin ağırlığı ve
şüphenin nabzı.

kıyıdaki yaralar artık
gelgitin fısıltısı ölümün nöbet tuttuğu yer.

bir zamanlar ellerimizin işaret ettiği
ışığın kök unutuluşu
toprağın pençesinde.

sessiz ruhumuzun
iliğinde yelken açanlar
kılcal damarların susuzluğu.

bir çığlık yeniden
pas tutmuş unutuluşun evi
tanrı
küf yeşili bir bahçe vadediyor.

Mutlak direnç

dilde kıvrılmış taşlar
giysilerin ve yırtıkların izleri
zamanın dişleri arasında
sessizlik.

dalgaların sakin olduğu yer
kum, geçmişin tabletleri
kulağa fısıldayan
bir nehre hayat ver.

zorla
sessizliğin kalbi
İçinizde kırılan ışık

denizde aşağı doğru yüzen
ritüeller
başkalaşım geçiriyor.
hafızamı güzelleştiren bu karanlık
çürümüş yosun altları
yeni bir katman
bütün cadılar uçacak.

Gece Taşçıları

Şehrin kemikleri çatırdarken, taşçılar çıkardı karanlığa. Ellerinde çekiçler değil, sessizlik vardı. Kemirilmiş saatlerin tıkırtısını dinleyerek yürüdüler, kırık duvarlara dokunduklarında parmak uçlarından sızan hüzünle sıvazladılar taşları. Her çatlak, göç etmiş bir nehrin izini taşıyordu.

Eski bir taş kırıcısı rayların üzerinde kaybolan gölgeleri sayardı gece vardiyalarında. Bir akşam, saat tam onikiyi vururken, cebinden düşen fotoğrafı eline aldı, lykra, saçları varanasi külleri gibi kar. Bir kuğu zarafetiyle gözleri gülümserdi. Son gece, “Bakma bana böyle,” demişti, “dualar yarım kalacak.” Rayların üzerindeki gölge, emanet edilmiş bir çığlığa dönüştü o an.

Beşinci katı delip geçen siren sesleriyle irkildi adam. Sessizliği jilet gibi yırtan o çığlık, Ece Ayhan’ın şiirlerindeki Yort Savul’u hatırlattı hep. Aynada Pazar sabahları görürdü onu; lykra saçlarından süzülen küllerle benares’e yürüyor. Her intihar, bir kadının savrulan saçlarında asılı kalmış bir vedaydı.

Taşçılar, çatlakları sıvazlamaya devam etti. Adam tramvay raylarının üzerine çömelip fotoğrafı yaktı. Küller, lykra’nın saçları gibi karıştı geceye. Şehir, onarılmış çatılarla titrerken, bilirdi ki her sükût, bir sonraki göçün tohumunu taşır. Ve gece, yeniden kanamaya başlardı.
..
Resim saphilopes

Karanlıktan karanlığa

rüyasız hafıza
bir intiharı saklar
parmakların iplikleri
o soyutlanmış gecelerde
ölümcül majörler
derin avlular
ve ölü seviciler.

bir bakmışım ki uçmuş
göğün uçurtması,

giderek çığlığı yırtılan
bir leylek kuşu
ağızda stampalar
havayı yaran bir kurşun gibi
kum saatinde.

Maria’nın radyosu hâlâ çalıyor.

çatlak hoparlör
yükselen caz sesleri duyuyorum perihan abla
beyoğlu’nun dar sokağına yayılıp eski apartmanların duvarlarında kaybolup gideceğim.

bazen gece
yannis ritsos’un fısıldayışı

bazen lord byron’ın
kaybettiği günlük sayfaları
sanki zaman
o küflü makinenin içinde kırık bir vinil gibi dönüp duranlar.

ben ise maria’nın koltuğunda oturmuş, yokmuşum gibi davranıyorum perihan abla
çünkü o radyo, bana değil, ölülere çalıyor
beyrut meyhaneleri
kavafis’in kayıp şiirlerini okuduğumuz gece,

o gece,
lanis’in adı
cızırtılar
radyonun düğmesi kendiliğinden döndü ve bir mezar taşının üstüne yağan yağmurun sesi gibi dans edip

lanis’i kaçırıp hatay’a gömdüm perihan abla
sınırın bu yakasında
ölülerin bile terk etmeyeceği bu şehire.

radyo çalıyor
maria uykuda
ben ise cebimdeki pasaportu okşayarak sokağa çıktım.

janis’in mezarına giden yol
kavafis’in şiirlerindeki gibi
hep yarım kalmış dize
dönüp bakılan virgüller.

radyo hâlâ orada çalıyor perihan abla
ben yokmuşum gibi
kimse yokmuş gibi.