Gece Taşçıları

Şehrin kemikleri çatırdarken, taşçılar çıkardı karanlığa. Ellerinde çekiçler değil, sessizlik vardı. Kemirilmiş saatlerin tıkırtısını dinleyerek yürüdüler, kırık duvarlara dokunduklarında parmak uçlarından sızan hüzünle sıvazladılar taşları. Her çatlak, göç etmiş bir nehrin izini taşıyordu.

Eski bir taş kırıcısı rayların üzerinde kaybolan gölgeleri sayardı gece vardiyalarında. Bir akşam, saat tam onikiyi vururken, cebinden düşen fotoğrafı eline aldı, lykra, saçları varanasi külleri gibi kar. Bir kuğu zarafetiyle gözleri gülümserdi. Son gece, “Bakma bana böyle,” demişti, “dualar yarım kalacak.” Rayların üzerindeki gölge, emanet edilmiş bir çığlığa dönüştü o an.

Beşinci katı delip geçen siren sesleriyle irkildi adam. Sessizliği jilet gibi yırtan o çığlık, Ece Ayhan’ın şiirlerindeki Yort Savul’u hatırlattı hep. Aynada Pazar sabahları görürdü onu; lykra saçlarından süzülen küllerle benares’e yürüyor. Her intihar, bir kadının savrulan saçlarında asılı kalmış bir vedaydı.

Taşçılar, çatlakları sıvazlamaya devam etti. Adam tramvay raylarının üzerine çömelip fotoğrafı yaktı. Küller, lykra’nın saçları gibi karıştı geceye. Şehir, onarılmış çatılarla titrerken, bilirdi ki her sükût, bir sonraki göçün tohumunu taşır. Ve gece, yeniden kanamaya başlardı.
..
Resim saphilopes

Karanlıktan karanlığa

rüyasız hafıza
bir intiharı saklar
parmakların iplikleri
o soyutlanmış gecelerde
ölümcül majörler
derin avlular
ve ölü seviciler.

bir bakmışım ki uçmuş
göğün uçurtması,

giderek çığlığı yırtılan
bir leylek kuşu
ağızda stampalar
havayı yaran bir kurşun gibi
kum saatinde.

Maria’nın radyosu hâlâ çalıyor.

çatlak hoparlör
yükselen caz sesleri duyuyorum perihan abla
beyoğlu’nun dar sokağına yayılıp eski apartmanların duvarlarında kaybolup gideceğim.

bazen gece
yannis ritsos’un fısıldayışı

bazen lord byron’ın
kaybettiği günlük sayfaları
sanki zaman
o küflü makinenin içinde kırık bir vinil gibi dönüp duranlar.

ben ise maria’nın koltuğunda oturmuş, yokmuşum gibi davranıyorum perihan abla
çünkü o radyo, bana değil, ölülere çalıyor
beyrut meyhaneleri
kavafis’in kayıp şiirlerini okuduğumuz gece,

o gece,
lanis’in adı
cızırtılar
radyonun düğmesi kendiliğinden döndü ve bir mezar taşının üstüne yağan yağmurun sesi gibi dans edip

lanis’i kaçırıp hatay’a gömdüm perihan abla
sınırın bu yakasında
ölülerin bile terk etmeyeceği bu şehire.

radyo çalıyor
maria uykuda
ben ise cebimdeki pasaportu okşayarak sokağa çıktım.

janis’in mezarına giden yol
kavafis’in şiirlerindeki gibi
hep yarım kalmış dize
dönüp bakılan virgüller.

radyo hâlâ orada çalıyor perihan abla
ben yokmuşum gibi
kimse yokmuş gibi.

Bela Lugosi’nin Ölümü ve iki Şair..

Kulüpteki hava, boğucu bir tütsüyle karışmış kan ve absint kokuyordu. Duvarlardan sızan nem, yapışkan bir soluk gibi tenlerine yapışmıştı. Bauhaus’un basları değil, artık bir cenaze marşıydı duyulan. Bela’nın kemiklerini tahtalara vuran bir davul sesi.

“Bela Lugosi’s dead…”

Ses, bir ilahi gibi değil, ‘bir beddua’ gibi döküldü dudaklardan. Salonun karanlık köşesinde, bir adam ve kadın oturuyordu. Biri, ”göz çukurlarına kadar ölümle dolmuş” diğeri ise ”dilinde zehir, kalbinde çürüyen bir gül” taşıyordu.

Birinci şair, parmakları titreyerek bir parşömene yazdı;

“Ruhum bir bıçak yarasında sallanıyor,
Bela’nın gölgesi boğazımda bir urgan,
Ölüm bile titriyor bu gece
Çünkü ben, hâlâ yaşıyorum!”

İkincisi, dudaklarının arasından sızan bir kahkaha attı. Mürekkep yerine kan kullanarak karşılık verdi;

“Sen ölümden değil,
Kendi çığlığından korkuyorsun!
Bak, Bela bile mezarda gülüyor
Çünkü senin şiirin, onunkinden daha çürük!”

Bir anda, hava kırıldı.

Masanın üzerindeki şişeler paramparça oldu. Mürekkep yerine kan aktı. Kelimeler bıçaklara dönüştü. Kimse görmedi. belki de görmemeyi seçtiler. O iki şairin birbirinin göğsüne sapladığı dizeleri..

Kulüp, bir çığlıkla sarsıldı.
Sonra sessizlik…

Sadece plak atıldı,iğne sonsuz bir tıslamaya düştü.

“Bela Lugosi’s dead…”

Ve iki yabancı,bir daha asla buluşmamak üzere karanlığın midesinde kayboldular.

Bela ise
Hâlâ ölüydü.
Ama onlar,
Asla ölmeyecek kadar lanetliydiler….

Karanlık Tapınağı

derinin şakakları sessizce çatlıyor.

eski bir çürümenin izinde
duvarın gölgesi
karanlık,
zamanın dişleriyle kemirilmiş bir hikâyenin anısına.

bulanık algılar
bir yankı,

ten
bozuk saat dişlileri
bir dönüş anında;

çöküş duası
küllerimiz gecenin avuçlarında
ve ağıtların son günahını oynayacağız.

Varoluşun çürüyen izleri

zamanın çürüyen kabuğunda
kan çiçekleri sarhoş
kök salmış
zehir fışkıran damarlar
kırık camlarda sürünen rüyalar
paramparça…

…..

gölgeler kemiriyor,karanlığın omurgası
uzak değil, beynimde patlayan lahza
bir çığlık dilimde
tomurcuklanmıyor
küllerinde,biri bahçeyi götürdü.

…..
baykuşlar ölüm labirentleri
her kanat çırpışı bir denklem
her tüy
sessiz bir son,
buz kesmiş damarlarda
aniden patlıyor yıldızların intiharı
kâbusun kimyası,

görüntülü cildimiz
saç köklerinde irin, gözbebekleri cam kırıkları.

yıldızlı gece
van gogh’un fırçası
tonlar değil, ruhlar
sonsuzluk, bir cesedin nefesinde bozulmuş.

hiçliğin dudaklarından sızan melodi
varoluş
kendi mezarını kazan bir bıçak gibi…
….
Tablo art, saphilopes

Silindirik

valorus
bu ne öfkeli el
kılıcın yeşil olmuş bir sunağın içinde
red edip geçmişteki hikayenin hafızası
onlar övünmesin diye
trajedinin dibine vurup
silmeyi epigrama dönüştürdün.

oysa
ırmakların dingin yatan ölüleri
orası güzel
bazen çamurlar kaynar
elbette
kılıçlar susabilir, veya susmayabilir
sanatsal fısıltı
esintiler suçlanmasın diye.

ey valorus;
övünürüz aklınca
ama o denli dağınık kalır ki herkes
her şey
incir çekirdeği bile.