Şehrin kemikleri çatırdarken, taşçılar çıkardı karanlığa. Ellerinde çekiçler değil, sessizlik vardı. Kemirilmiş saatlerin tıkırtısını dinleyerek yürüdüler, kırık duvarlara dokunduklarında parmak uçlarından sızan hüzünle sıvazladılar taşları. Her çatlak, göç etmiş bir nehrin izini taşıyordu.
Eski bir taş kırıcısı rayların üzerinde kaybolan gölgeleri sayardı gece vardiyalarında. Bir akşam, saat tam onikiyi vururken, cebinden düşen fotoğrafı eline aldı, lykra, saçları varanasi külleri gibi kar. Bir kuğu zarafetiyle gözleri gülümserdi. Son gece, “Bakma bana böyle,” demişti, “dualar yarım kalacak.” Rayların üzerindeki gölge, emanet edilmiş bir çığlığa dönüştü o an.
Beşinci katı delip geçen siren sesleriyle irkildi adam. Sessizliği jilet gibi yırtan o çığlık, Ece Ayhan’ın şiirlerindeki Yort Savul’u hatırlattı hep. Aynada Pazar sabahları görürdü onu; lykra saçlarından süzülen küllerle benares’e yürüyor. Her intihar, bir kadının savrulan saçlarında asılı kalmış bir vedaydı.
Taşçılar, çatlakları sıvazlamaya devam etti. Adam tramvay raylarının üzerine çömelip fotoğrafı yaktı. Küller, lykra’nın saçları gibi karıştı geceye. Şehir, onarılmış çatılarla titrerken, bilirdi ki her sükût, bir sonraki göçün tohumunu taşır. Ve gece, yeniden kanamaya başlardı.
..
Resim saphilopes




