Dr. Alma’nın ofisi, önceki seanstan kalan kırık camlar ve duvarlardaki hayalet kan lekeleriyle hâlâ titreşiyordu. Luluşka ruhen, deri koltuğa çakılmış gibi oturuyordu, gözlerinde o ürkütücü, buz gibi boşluk. Ancak Dr. Alma farklıydı; gözlerinde tehlikeli bir parıltı, ellerinde kontrol edilemez bir titreme vardı. Luluşka’nın “tedavisi”, onun içindeki bir şeyi de çatlatmıştı.
” Kırk seans istedin, ne tedaviymiş , hiç beni dinlemiyor ve anlamıyorsun””diye homurdandı Alma’nın sesi, terapötik tonundan tamamen sıyrılmış, boğuk ve metalikti. “Sana bir temizlik lazım, Luluşka. İçindekileri iyice açığa çıkarmalıyım”.
Luluşka’nın dudaklarında o keskin gülümseme belirdi. “Ne yapacaksın, Doktor? Beni iyileştirecek misin?”
Alma cevap vermedi. Ofisin köşesindeki kapalı bir dolaba yöneldi. Kapakları öfkeyle açtı, içinden parlak siyah, ağır görünümlü bir elektro gitar çıkardı. Kasa üzerinde belirgin Rammstein logosu parlıyordu. Kablosunu dev bir amfiye taktı. Fişi prize soktuğu anda, amfiden gelen düşük, tehditkâr bir uğultu, ofisin havasını elektriklendirdi.
“Bu… benim ‘terapi’ aletim,” diye sızlattı Alma, gitarı sapından kavrayarak Luluşka’ya döndü. Gözleri geniş, delice bir odaklanmayla parlıyordu. “Müziğin gücü sadece kulaklarla sınırlı değil. “Doğrudan temas lazım.” Hahhhaaaaa diye bir kahkaha attı, sesi çatallanmıştı.
Luluşka’nın gözlerindeki boşluk, ani bir ilgiyle, karanlık bir iştahla doldu. “Doktor… sen de mi ‘hissettin’? O çelik sesin ruhu kemiren gücünü? Hahhhaaa… içimdeki delilik zıpladı.
Alma cevap vermek yerine, amfiyi sonuna kadar açtı. Gözlerini Luluşka’nın gözlerine dikti, parmaklarını gitarın tellerinin üzerinde gezdirirken, “İşte!” diye bağırdı. “Hakikat burada! Rammstein’ın gerçek dokunuşu! ”
“Trakkkkkkkkkk tirkkkkkk! ” Haaaaaaahoooohh.
Aniden, elektro gitarın çıkarabileceği en distorsiyonlu, en kaotik, en kulak tırmalayıcı gürültü patladı. Ses dalgaları fiziksel bir darbe gibi ofisi dövdü, kalan camlar parçalandı, duvarlardaki çatlaklar genişledi. Alma, gitarı Luluşka’ya doğru uzattı, manyetikleri neredeyse ona dokunacak kadar yakın. O çılgınca gürültü, elektrik akımı gibi doğrudan Luluşka’nın bedenine, kemiklerine, beynine hücum etti.
Luluşka irkildi, koltuğa çakıldı. Gözleri arkaya döndü. Ağzından kan ve köpük karışımı bir sıvı aktı. Vücudu kontrolsüzce sarsılıyor, yüksek voltaja kapılmış gibiydi. O çığlık-kahkaha, bir an için kesildi, yerini boğuk, içten gelen bir gırtlak hırıltısına bıraktı. Sonra, daha da korkunç bir şekilde geri geldi:
“AAAAAAH-HA-HA-HA-HA-HAAAAA!”
Sesi, gitarın çıkardığı distorsiyonlu çığlığa karıştı, onunla yarıştı, onu bastırdı. Kanlı gözyaşları, siyaha çalan lekeler halinde yanaklarından aşağı süzülüyordu. Dr. Alma, gitarı ona doğrultmuş, parmakları tellerde çığlık atan bir cinnetle geziniyor, kendisi de çılgınca gülüyor, bağırıyor, sallanıyordu.
“Çıkar çıkar, içindekileri dök rahatla!” diye vahşi bir ilahi söyler gibi haykırdı Alma, amfiyi daha da zorluyordu. “Duy! Duy Sesimizi!” Hahhhhahhhhaaaa!
Gitarın gürültüsü ve Luluşka’nın çığlık kahkahası, birbirine dolanmış iki canavar gibi ofiste dolanıyor, duvarlardan sekiyor, tavana çarpıyordu. Kan (ağzından ve belki burun deliklerinden), ter, tükürük ve gözyaşları zemine karışıyordu. İkisi de birer insan formundan çıkmış, müziğin ve şiddetin doğurduğu kaotik varlıklara dönüşmüştü. Dr. Alma’nın dünyası paramparça olmuş, yerini Luluşka’nın karanlık cinnetine bırakmıştı. O da bu cinnetin bir parçası, hatta şimdi onun şifacısı ve ortağı olmuştu.
Gitarın son bir manyetik uğultusu ve tellerin koparcasına bir tınlamasıyla “müzik” sustu. Ani sessizlik, kulakları sağır ediciydi.
Dr. Alma, nefes nefese, ter içinde, gitarı hâlâ Luluşka’ya doğrultmuş halde duruyordu. Gözleri, yaptığının korkunçluğunu kavrayamayacak kadar boş ve uzaktı. Elleri şiddetle titriyordu.
Luluşka ise koltuğa çökmüştü. Başı öne düşmüş, saçları terle yapışmıştı. Ama omuzları hafifçe sarsılıyordu. Yine gülüyor muydu? Sessiz, içten gelen, delirmiş bir kıkırdama mıydı o? Yoksa sadece nefes almakta zorlanan bir arınmanın hırıltısı mı? Ağzının kenarında kanlı bir iz parlıyordu.
Alma, gitarı yavaşça indirdi. Metal kasa terli elinden kayıp, gürültüyle zemine düştü. Kendi ellerine, üzerine sıçramış olabilecek Luluşka’nın tükürüğüne veya terine baktı. Sonra, yavaşça, ilk başta şaşkınlıkla, sonra giderek artan bir vahşilikle, kendi çığlık, kahkahasını atmaya başladı. Hahhhhaaaggghhhaaa hahhhaaaa.
Luluşka’nın başı ağır ağır yükseldi. Yüzü bir maskara gibiydi. Kan lekeleri (ağız/burun çevresi), morarmış gözaltları, siyah gözyaşı izleri ve… o çılgın, parçalanmış gülümsemeyle Dr. Alma’nın gözlerine baktı.. İçinde acı, korku yoktu. Sadece sonsuz, ürpertici bir anlayış ve bir tür karanlık minnettarlık vardı.
“Teşekkürler… Doktor,” diye hırıldadı, sesi parçalanmış, boğuk. “Gerçek… temizlik… buymuş.” Sonra o çığlık gibi kahkaha, bir kez daha, ama bu sefer zayıf, boğuk bir hırıltıyla patladı: “Hih-hi-hi-hiiii… seksen seans daha yapsak mı? doktor”
Psigolog Dr Alma sonunda delirmişti, gitarı Luluşka’nın kafasında parçaladı.”al sana seksen seans!”. Hahhhhaaaggghhhaaa haaa ha ..
Ofiste, iki çılgının kanlı, parçalanmış kahkahaları, kırık camlar ve duvarlardaki izlerle birlikte, sonsuz bir karanlığa karışıyordu.
“Haaahhhhaaaq hahhhhaaa hahhhhhaaa.”







