Yazar: saphilopes
Gioielli Rubati 360: Luciana Luzi – Luciana Calli – Andrea Casoli – Massimo Botturi – Giulia Menolascina – SaphilopeS – Giovanni Battista Guidi – Rosario “sarino” Bocchino.
Disincanto
.
quanto costa lasciare cadere
dell’ingenuità l’ultimo velo
lacero e magnifico
cade
sopra un suolo di zucchero
filato da mani
laboriose e gentili
.
il grido feroce
di un’umanità in disuso
ha il ghigno
di chi vince con poco onore
ma la voce grossa non copre il gesto
un cuore limpido vola comunque
sulle ali dell’upupa dopo la pioggia.
.
di Luciana Luzi, qui:
https://www.facebook.com/luciana.luzi.9
.
*
.
Buongiorno
Mi aspetti, sulla nostra panchina
segnata dalla pioggia. Con una poesia
che gioca tra le dita. Con una promessa
che non può essere soltanto un sogno.
È questo il tempo – il dolce atteso incanto-
d’un bacio, nascosto dentro gli occhi.
.
di Luciana Calli, qui:
https://www.facebook.com/profile.php?id=100009091649709
.
*
.
Avrei
.
Avrei testarde vite, appena sette,
se solo non potessi avvicinarti,
se solo non potessi pronunciare
il nome tuo tenendoti la mano,
ma dato che ti posso accarezzare
restandoti vicino quando voglio,
rinuncio alle altre sei per abbracciarti
da adesso alla mia morte, insomma sempre.
.
di Andrea Casoli, qui:
https://www.facebook.com/andrea.casoli72
.
*
.
L’oleandro
.
A te, ai barbagli azzurri di due fornelli accesi.
Al tuo dolore tasso variabile, al prurito
piantato notte e giorno tra ossa, polpa e pelle.
A te, ai tuoi piedi freddi induriti dall’inverno.
Ai tuoi sapori mezzo svaniti, al latte e pane
scaldato per la cena che viene sempre prima.
Alle tue scarpe morbide, aperte sul davanti
al tuo badile vecchio, al rastrello che non reggi.
Alle tue mani bianche di cenere e caucciù
cent’anni come gli alberi in piazza, tutte vene
e fiumi di calcare e basalto. A te, mia madre
piegata dentro casa come una coccinella;
io porto un oleandro che sboccia ogni mattina
e schiude le sue imposte ogni sera, e a notte canta.
.
di Massimo Botturi, qui:
.
*
.
Il buio non è il nero
.
Il buio non è il nero
che vediamo
il buio è il nero
illuminato
dagli occhi insonni
lì dove risuonò
il primo grido d’incontri
lì dove precipitò
l’ultimo rantolo di distacchi
di addii
il buio è tutto il cielo
impalpabile
invisibile
un grande noi
che dentro fuori
tutto compenetra
e avvolge
il buio siamo noi
.
di Giulia Menolascina, qui:
https://www.facebook.com/profile.php?id=100011342954648
.
*
.
Lamento universale
.
Il domani si infrange tra i denti degli indesiderabili
nel suo vomito sanguinoso,
facendoti credere in una danza di carcasse,
nel canto della decomposizione.
Nel ghetto, le ombre rosicchiano il passato,
la fine della luce, come una tomba,
memoria morta.
.
Il desiderio dell’inferno,
la fogna dei respiri soffocati,
ogni urlo, il coltello arrugginito,
le anime che si contorcono nelle viscere del tempo,
perse nell’oscurità dell’oblio,
che marciscono in solitudine.
***
Ma se lo sai,
tutto ciò in cui credi è una menzogna.
Non morto, solo una bugia.
Devo credere nella cecità
per portare la luce di questo mondo.
.
Perché la verità è che l’apertura di una ferita
è il grido divino dell’oscurità.
.
di Saphilopes, qui:
https://sapholipes.home.blog/2025/07/10/evrensel-agit/ù.
*
.
Castelbolognese Anni ’80
.
Gli odori saturavano i giorni
racchiusi in una breve ampolla di cuore …
danzava una mosca delle carni sull’esistenza.
Un lembo d’infanzia ancora pende dal tirante
sfogliando una fiaba scaduta.
Era un crogiolo di fumi,
ambulanti del mercato coperto
e di bagni pubblici.
Tiravano lo sciacquone i passanti sull’ incontinenza d’un cuore tenero
dove le lenzuola bagnavano di speranza nel caldo criminale.
Il castello chiamava ancora i suoi accoliti
benché privo di porte
mentre la vecchia arteria fluttuava tra i fossi
ed io mi assuefavo all’odore di etere della lunga corsia.
La strega comandava colori dai suoi occhiali spessi,
il crocevia s’irrigava di tramonti ad ogni trasporto solenne.
Gli odori inquietavano senza bussare …
pungenti …
come una vecchia comare fuori dall’uscio di casa
abbandonata ai suoi anni.
I necrologi appesi s’impregnavano
di bisogni incombenti,
odori di un castello distratto
ma sempre pronto ad origliare.
La solitudine sa di che parlo …
.
di Giovanni Battista Guidi, qui:
https://www.facebook.com/giovannibattista.guidi
.
*
.
Se basterà il vento
.
se basterà il vento
per trovare bellezza
cerca dove ti sei perso,
chi ha visto strade a rovescio
porta il nome del cielo
in burrasca
e non teme stupore
in un’ora di gente,
perché c’è da fare la vita
giù per le stagioni pulite
.
di me stesso lascio
il dono di un pianto buono
.
di Rosario “sarino” Bocchino, qui:
.
evrensel ağıt
yarın, davetsizlerin dişlerinde kırılır
kanlı kusmuğunda,
seni bir leş dansına inandırır
çürümenin şarkısına.
gettonda gölgeler kemirir geçmişi,
ışığın sonu, bir mezardan farksız,
hafıza ölü.
cehennemin arzusu,
boğulmuş nefeslerin lağımı
her çığlık, paslı bıçak
zamanın bağırsaklarında kıvranan ruhlar,
unutuşun karanlığında kaybolmuş,
yalnız çürüyorlar..
***
ama bunu biliyorsan eğer
inandığın her şey bir yalan
ölü değil, sadece yalan.
körlüğe inanmam lazım
bu dünyanın ışığına katlanabilmek için.
çünkü gerçek, bir yaranın açılması
karanlığın ilahi çığlığı
Psigolog Dr Alma ve Lulişka
Dr. Alma’nın ofisi, önceki seanstan kalan kırık camlar ve duvarlardaki hayalet kan lekeleriyle hâlâ titreşiyordu. Luluşka ruhen, deri koltuğa çakılmış gibi oturuyordu, gözlerinde o ürkütücü, buz gibi boşluk. Ancak Dr. Alma farklıydı; gözlerinde tehlikeli bir parıltı, ellerinde kontrol edilemez bir titreme vardı. Luluşka’nın “tedavisi”, onun içindeki bir şeyi de çatlatmıştı.
” Kırk seans istedin, ne tedaviymiş , hiç beni dinlemiyor ve anlamıyorsun””diye homurdandı Alma’nın sesi, terapötik tonundan tamamen sıyrılmış, boğuk ve metalikti. “Sana bir temizlik lazım, Luluşka. İçindekileri iyice açığa çıkarmalıyım”.
Luluşka’nın dudaklarında o keskin gülümseme belirdi. “Ne yapacaksın, Doktor? Beni iyileştirecek misin?”
Alma cevap vermedi. Ofisin köşesindeki kapalı bir dolaba yöneldi. Kapakları öfkeyle açtı, içinden parlak siyah, ağır görünümlü bir elektro gitar çıkardı. Kasa üzerinde belirgin Rammstein logosu parlıyordu. Kablosunu dev bir amfiye taktı. Fişi prize soktuğu anda, amfiden gelen düşük, tehditkâr bir uğultu, ofisin havasını elektriklendirdi.
“Bu… benim ‘terapi’ aletim,” diye sızlattı Alma, gitarı sapından kavrayarak Luluşka’ya döndü. Gözleri geniş, delice bir odaklanmayla parlıyordu. “Müziğin gücü sadece kulaklarla sınırlı değil. “Doğrudan temas lazım.” Hahhhaaaaa diye bir kahkaha attı, sesi çatallanmıştı.
Luluşka’nın gözlerindeki boşluk, ani bir ilgiyle, karanlık bir iştahla doldu. “Doktor… sen de mi ‘hissettin’? O çelik sesin ruhu kemiren gücünü? Hahhhaaa… içimdeki delilik zıpladı.
Alma cevap vermek yerine, amfiyi sonuna kadar açtı. Gözlerini Luluşka’nın gözlerine dikti, parmaklarını gitarın tellerinin üzerinde gezdirirken, “İşte!” diye bağırdı. “Hakikat burada! Rammstein’ın gerçek dokunuşu! ”
“Trakkkkkkkkkk tirkkkkkk! ” Haaaaaaahoooohh.
Aniden, elektro gitarın çıkarabileceği en distorsiyonlu, en kaotik, en kulak tırmalayıcı gürültü patladı. Ses dalgaları fiziksel bir darbe gibi ofisi dövdü, kalan camlar parçalandı, duvarlardaki çatlaklar genişledi. Alma, gitarı Luluşka’ya doğru uzattı, manyetikleri neredeyse ona dokunacak kadar yakın. O çılgınca gürültü, elektrik akımı gibi doğrudan Luluşka’nın bedenine, kemiklerine, beynine hücum etti.
Luluşka irkildi, koltuğa çakıldı. Gözleri arkaya döndü. Ağzından kan ve köpük karışımı bir sıvı aktı. Vücudu kontrolsüzce sarsılıyor, yüksek voltaja kapılmış gibiydi. O çığlık-kahkaha, bir an için kesildi, yerini boğuk, içten gelen bir gırtlak hırıltısına bıraktı. Sonra, daha da korkunç bir şekilde geri geldi:
“AAAAAAH-HA-HA-HA-HA-HAAAAA!”
Sesi, gitarın çıkardığı distorsiyonlu çığlığa karıştı, onunla yarıştı, onu bastırdı. Kanlı gözyaşları, siyaha çalan lekeler halinde yanaklarından aşağı süzülüyordu. Dr. Alma, gitarı ona doğrultmuş, parmakları tellerde çığlık atan bir cinnetle geziniyor, kendisi de çılgınca gülüyor, bağırıyor, sallanıyordu.
“Çıkar çıkar, içindekileri dök rahatla!” diye vahşi bir ilahi söyler gibi haykırdı Alma, amfiyi daha da zorluyordu. “Duy! Duy Sesimizi!” Hahhhhahhhhaaaa!
Gitarın gürültüsü ve Luluşka’nın çığlık kahkahası, birbirine dolanmış iki canavar gibi ofiste dolanıyor, duvarlardan sekiyor, tavana çarpıyordu. Kan (ağzından ve belki burun deliklerinden), ter, tükürük ve gözyaşları zemine karışıyordu. İkisi de birer insan formundan çıkmış, müziğin ve şiddetin doğurduğu kaotik varlıklara dönüşmüştü. Dr. Alma’nın dünyası paramparça olmuş, yerini Luluşka’nın karanlık cinnetine bırakmıştı. O da bu cinnetin bir parçası, hatta şimdi onun şifacısı ve ortağı olmuştu.
Gitarın son bir manyetik uğultusu ve tellerin koparcasına bir tınlamasıyla “müzik” sustu. Ani sessizlik, kulakları sağır ediciydi.
Dr. Alma, nefes nefese, ter içinde, gitarı hâlâ Luluşka’ya doğrultmuş halde duruyordu. Gözleri, yaptığının korkunçluğunu kavrayamayacak kadar boş ve uzaktı. Elleri şiddetle titriyordu.
Luluşka ise koltuğa çökmüştü. Başı öne düşmüş, saçları terle yapışmıştı. Ama omuzları hafifçe sarsılıyordu. Yine gülüyor muydu? Sessiz, içten gelen, delirmiş bir kıkırdama mıydı o? Yoksa sadece nefes almakta zorlanan bir arınmanın hırıltısı mı? Ağzının kenarında kanlı bir iz parlıyordu.
Alma, gitarı yavaşça indirdi. Metal kasa terli elinden kayıp, gürültüyle zemine düştü. Kendi ellerine, üzerine sıçramış olabilecek Luluşka’nın tükürüğüne veya terine baktı. Sonra, yavaşça, ilk başta şaşkınlıkla, sonra giderek artan bir vahşilikle, kendi çığlık, kahkahasını atmaya başladı. Hahhhhaaaggghhhaaa hahhhaaaa.
Luluşka’nın başı ağır ağır yükseldi. Yüzü bir maskara gibiydi. Kan lekeleri (ağız/burun çevresi), morarmış gözaltları, siyah gözyaşı izleri ve… o çılgın, parçalanmış gülümsemeyle Dr. Alma’nın gözlerine baktı.. İçinde acı, korku yoktu. Sadece sonsuz, ürpertici bir anlayış ve bir tür karanlık minnettarlık vardı.
“Teşekkürler… Doktor,” diye hırıldadı, sesi parçalanmış, boğuk. “Gerçek… temizlik… buymuş.” Sonra o çığlık gibi kahkaha, bir kez daha, ama bu sefer zayıf, boğuk bir hırıltıyla patladı: “Hih-hi-hi-hiiii… seksen seans daha yapsak mı? doktor”
Psigolog Dr Alma sonunda delirmişti, gitarı Luluşka’nın kafasında parçaladı.”al sana seksen seans!”. Hahhhhaaaggghhhaaa haaa ha ..
Ofiste, iki çılgının kanlı, parçalanmış kahkahaları, kırık camlar ve duvarlardaki izlerle birlikte, sonsuz bir karanlığa karışıyordu.
“Haaahhhhaaaq hahhhhaaa hahhhhhaaa.”
Küller Konuşunca
ormanlar yanıyor!
..
bir kıvılcım düştü toprağa perihan abla
rüzgâr, aç keskin ve hızlı.
turuncu bir canavar doğuyor ansızın,
sarıyor ormanı.
çınar titriyor
ilk duman bulutu
sonra çığlık
catlayan kabuğun derin iniltileri
yanık köklerin feryadı
kuş yuvasında son cıvıltı
sincabın kavrulan tüylerindeki çığlıklar
binlerce canın, yaprağın, dalın ahı,
kara bir sütun.
sadece alev sesi değil bu, hayır!
bir yürek yangını, bir isyan, bir yas.
bir lanet taşıyor rüzgârlar şehre,
“bakın!” diyor her patlayan tomurcuk
“bakın ayıbınıza , ey insanlık!”
tembellik, açgözlülük, kör kibrin izleri
doğanın kalbine saplanan bıçak.
uyarıları görmezden gelişiniz,
geleceği yakmanız.
sokakta yürüyen, aniden duruyor
göğsüne yapışan sızı
penceresinde soğuk terler
düşen köz
küller yağıyor şimdi şehrin üstüne perihan abla
gri örtü, saçağa, cama, yüze.
her leke, bir ayna oluyor ansızın,
karanlık yüz.
uzaktan duman, sadece duman değil perihan abla
o, ormanın son nefesi, son sözü,
İşte bu sizin eseriniz! diye haykırıyor
alevden harflerle yazılan yazı.
insanlık, kendi külünü yalarken
utançla kavruluyor o kızıl ışık
gözlerimizi kaçırmayalım perihan abla
bu dünyanın son çığlığı
bu ağaçların, hayvanların son çığlığı
bu affedilmez utançlık..
Başlangıç
çöküşün başlangıcı
havayı doldurup, kemikleri titreten
savruluş.
parçalanmıştık..
kaç zaman bu halde
taşların arasında sızıntı
yıldızların ölümünden daha ısrarcı.
görünmezlik.
sis ve toz,
hafızanın paslı tortusu
zamanın ötesine kazınmış,
yok oluşun eşiğinde
bir iz, kalıntılar ve sırlar.
🎺🎸
Kırık Terazi / Justitia.
Köyün üzerine çöken sis, ölülerin nefesi gibi ağırdı. İhtiyar ardıç ağaçlarının dibinde, paslı terazinin iki kefesi rüzgârda sallanıyordu. Çocukluğumdan beri biliyordum;Terazi durduğu yere, cellatlar gelirdi.
İlk kez gördüm onları geceyarısı. Uzun pelerinleri karanlığı yalayarak sürükleniyor, parmak uçlarında sallanan hançerler ay ışığında kırık bir gülümsemeye benziyordu. Beni, rüyamın ortasından çekip aldılar. Yürüdük. Ardıç ormanının derinliklerinde, toprak çatlaklarının arasından fışkıran kökler, kemikleri andırıyordu.
“Ölçeceğiz,” dedi en uzun boylusu, sesi çakılların birbirine sürtünmesi gibi. Terazinin paslı kefelerinden birine oturttular beni. Diğer kefeye, bir avuç kül döktüler. Ruhumun külleri miydi? Hafifliğe şaşırdım. Cellatların yüzleri görünmüyordu, ama omuzlarında biriken karanlık, soluklarını ele veriyordu.
“Günahı çok” diye mırıldandı biri.
“Yükü ağır,” diye ekledi diğeri.
Bir diğeri” Atın bunu hapishaneye” diye bağırdı.
Ardıç dalları aniden çatırdadı. Kefeler sarsıldı. Yere düşen kül, rüzgârla savrulup kayboldu. Cellatların pelerinleri dalgalandı, sanki görünmez eller tarafından çekiliyorlardı. Geriye bir tek o kör çocuk kaldı;Terazinin dibinde çömelmiş, gözbebekleri yerine iki yarık olan çocuk. Avucunda bir hançer tutuyordu, kabzası ardıç kabuğundan.
“Bak,” dedi çocuk, hançeri havaya kaldırarak. “Kılıçlar eğrilir çünkü zaman bükülür. Terazi kırılır çünkü adalet unutulur.”
Sonra her şey sessizliğe gömüldü. Sabah olduğunda, köyde herkes beni ölü biliyordu. Terazinin kırık kefesi hâlâ sallanıyordu ardıç ağacında. Cellatlar gitti, ama kör çocuğun sözleri kaldı, “Ölçtüğün her şey, kendi gölgenin ağırlığıdır.”
Şimdi ben, terazinin altında uyuyorum. Kefelerden biri göğsümde, diğeri rüzgârda. Belki bir gün kül ile ruh dengeye gelir. Belki ardıç ağacı, kökleriyle çığlığımı toprağa gömer ve Justitia’nın gözleri yeniden bağlanır.
Kıyılar
Fırtınanın dişleri
Kayıp zamanın, demir kapılara vurdukça
Biriken o ağır, kızıl pas.
Hepsi kabul edilmiş
Bir taşın, bin yıllık uykusundan
Sızan o sarsılmaz sabrı
Yalın bir çizginin, ufka çekilmiş
Sükûnetinde.
Ve şimdi, sana emanet ediyorum
Kutsal korunun derin, yeşil sessizliğinde,
Cam fanuslar
Kırmızının bin hüznü
Narların çatlayan yarası,
Solmuş gülün,
O kızılımtırak utancı
Hepsi orada, biriktirilmiş,
Zamanın şeffaf ve soğuk kabında
Usulca çırpınan
Güvez bir kılıfla
Sırlanmak istersen eğer,
Sana karanlıktan bahsedeceğim,
Ama korkunun değil, dinginliğin koynundan.
Sana bir mürekkep lekesinin,
Eski bir zarfın üstüne düşmüş,
Kururken katman katman
Sıkıştırdığı hafızadan.
Sana, yitik bir mektubun
Dokunulmamış sırrından,
Işığın bile sızamadığı labirentlerden,
Koyu karanlıktan bahsedeceğim.
Kör Çekirdek
gece uluyan yırtıcılar
paramparça retina
solmuş bir çiçeğin yas tülü..
…
ağır, taş duvarın homurtusu,
la minörlerden dökülüyor
gövdesiz,
köksüz…
ve zehirli.
göğsümdeki karanlığın çekirdeği,
parmak uçlarımdan kayıp geçen şahideler.
figür ustaları,
bir şiire eğilmişler;
yükselmektesin ağacın gölcükleri
……
ah tepelere
ırmaklara
bahçelere gidelim.





