o eller ki, toprağın sabrını, denizin dalgasını taşır.
ben ona en güzel kitaplardan sayfalar okudum,
oysa gözlerinden dökülen sessizlik,
her kelimemden daha gürültülüydü.
evin etrafında ağaçlar sallanıyor,
penceremize vuran yapraklar
onun yorgun nefesini fısıldıyor bana.
ben susuyorum; o ise,
yumuşak bir sesle konuşuyor içimde hâlâ.
kalplerimiz aynı türküyü çalıyor
bir karadeniz şarkısı, dalgalı ve derin.
o da kabul ediyor, gözlerinin derinliğinde.
zamana kazınmış bir anı bu,
kırılgan, ama ölümsüz.
bir gülümseme bırakıyor bana,
ve o gülümsemede hâlâ çocuğum ben.
baba…
sen ekim yaprağında dinlenen bir çiçeksin şimdi.
kışın sessizliğinde uyuyorsun,
ama biliyorum,
bahar geldiğinde yeniden uyanacaksın.
ey biçimsiz akış.
ey erimiş düşünce hali
sınırların kesiştiği o dönüşüm eşiğinde
anlayış değil,
sadece boş bir doluluk titrer,
varoluşun baskısıyla çatlayıp boyun eğenler.
ey bilinmeyenin özü.
ey kendiliğinden patlama,
zamanın katı kabuğunun kırıldığı o nokta
ateşin rengi
yoğun bir çözülme
öznenin küllerinden yükselen bir karakter.
kemikleri delen, ruhu tüketen bu soğuk;
gözleri kemiren bu açlık
bu sadece yok oluş değil
mezarlığın sessizliği çöktü üzerimize,
ruhumuzda kurşunlar.
bir kozanın içinde
sinsi anevrizmalar
şişmiş tümör, karanlık ve parlak.
ne güzel bir gece… ne güzel zehir
alacakaranlığın solgun ışığı
alaycı kabuslar
çürüyen bir çiçeğin kokusu gibi,
süslü çöküşler.
tüm avluların ay ışığı
çatlak mermerlerde titrek hayalet.
sütunlar duvara kan lekeleri çiziyor
iğnenin derisi
o keskin, gümüşi ihanet
buzun dokunuşu
ve kanın çiçekleri….
karanlık topraktan fışkıran
kızıl bakır ve ölüm nektarları.
çok güzel… !
bu çürüyen dünya ile ruhlarımızın harabesi arasında.
bu yıkımın dansı, bu sessiz çığlığın müziği,
bu karanlık aynada gördüğümüz çarpıklık
bu hiçlik.. bu içimizde taşıdığımız
karanlık öz,
bir zehirli kozaya hapsolmuş,
sadece çürüyerek kaçabileceğimiz yol
bu çok iyi !
bu görüntüler armoniler ve tanrıların kılıçları..
O kırık camdan sızan, radyo statiklerinde kalan şey
bir kardeşin son nefesiydi, sisler içinde
intiharın lacivertini giymiş bir tramvay geçerken tünelden
gecelerinden İstanbul’un, çığlıkları sirenlerin.
‘O sahibinin sesi’, artık kayıp bir frekansta
incecik bir jilet gibi saplanır yalnızlığa
kül rengi bir fayton dönseydi köşeden
kanatırdı zaten ölümle büyümüş sokakları.
Pera’nın tozunda kaldı aşkın son kırıntısı
gramofon iğnesi döndükçe eski bir yarada
o melankoli ki, gece yağmurunda eriyen
bir kadın cesedinin solgun tebeşirle çizilmiş resmiydi.
Bana öğrettiler ki arzu, insanın dibidir. En derin uçurumu. Bir şey istediğin an, zaten kaybetmişsindir. Bunu bilerek yürürüm. Adımlarım taşlara, paslı demirlere, unutulmuş Tanrı’ların üzerine basar. ‘Bölge’ beni çağırıyor diyorlar. Hayır. Bölge sessiz. Biz ona haykırıyoruz. Çığlıklarımızı duymasını istiyoruz. ‘Bak!’ diyoruz, ‘İşte acılarımız! İşte hırslarımız! Bize bir mucize ver!’
Verdiği zaman ne yapıyoruz? Mutluluk Odası’na girenler… gözlerindeki o korkunç parıltıyı gördün mü? Orada bile, en saf umudun kıyısında, açgözlülük oturur. İnsan, istediği şeyi alır… ama ruhu hazır mıdır? Rüyalarımız bizi yer. Tıpkı bu pas gibi, yavaşça kemirir içimizi.
Bazen yağmur yağar. Buradaki yağmur… farklıdır. Günahları yıkar mı? Yoksa sadece tozları bastırır? Bilmiyorum. Bilmemem gerekiyor. Rehber, cevapları bilen değildir. Rehber suskunluğa götürendir. O sessizliğe. İşte orada, belki… belki bir şey duyulur. Kalbin sesi mi? Tanrı’nın nefesi mi? Yoksa sadece kendi kanımızın gürültüsü mü?
Buraya gelenler, ‘dileklerini’ arıyor. Peki en korkunç dilek nedir, biliyor musun? Değişmek isteyenin dileğidir. Çünkü o odada, gerçekten kim olduğunla yüzleşirsin… ve bu, çoğu insanın taşıyamayacağı bir aynadır. Ben, ben sadece yolu gösteririm. Yolculuk, korkunç ve kutsal olan, içlerinde başlar. Bu paslı dünya sadece bir yansıma…
…Ve ben, bu yansımanın bekçisiyim. Gölgelerle konuşan, çürümüş umutların üzerinde yürüyen bir hayalet. Belki de benim dileğim anlaşılmamaktır. Çünkü anlaşılırsam, büyü bozulur. Ve büyü… büyü olmadan, bu çamurda nasıl nefes alırız?”
çöken gökyüzünün ağırlığı
çürüyen yerlere sıkışan
sadece çıtırtı sesleri;
sanki kadim,
sönmüş yıldızların küllerinden dökülmüş gibi
soğuk, kuru, acımasız yapraklar arasında
geçmiş zamanlardan kalan umut
kemiklerin, taşların damgaladığı
o kör noktalar.
……
çözülüyoruz sessizliğin ortasında,
kurşun verip çiçek açtırmayanlar
kan pahasına
sen uyuyorsun diye.
oh valarus
pontus balığının kanıyla beslenen
ve yudumladığın şarabın farkı
tuzlama kutularına koyduğun
tatlı dil
bir gün bağrına basarsa seni
bilgi yüksüz bir gemiyle bulunmaz atlasın ruhu
her gün vasiyet yazdığın için
kağıtlar bembeyaz
kutsal çörekler inanılır gibi değil.
valarus,ne güzel söylemişler
pörsümüş üzümlerin
ledia’nın havalanmış eteğinde
go oyunları
yarı yanmış pırasa sürgünleri,
ölü kokan ölü seviciler..
…….
valarus,
neden sırtımdaki buz rengi libasa bakıyorsun
senin kirli sakalına
işediğim için mi.
Arabanın lastikleri asfaltta çıkardığı tekdüze vızıltı, geceye ninni söylüyordu. Radyo, kısık bir sesle Dead End Dance’in en bilindik parçalarından birini çalıyordu. “Frontier. “O sert, elektronik ritimler ve distorte gitar riffleri, kapalı arabanın içinde yankılanıyor, gece yolculuğumun monotonluğuna bir nebze direniyordu. “Kırık camlar, yansımalar, boş sokaklarda yankılanan adımlar…” diye mırıldandı vokalist, sesi kayıttaki gibi hırçın ve umursamazdı. Gözlerim yolu takip ediyor, başım hafifçe ritme eşlik ediyordu. Sadece birkaç kilometre kalmıştı sisler tepesi’ne.
Sonra aniden birşeylerin ters gittiğini anladım.
Önce bir esinti camı yaladı, ardından beyaz, yoğun, süt gibi bir sis, virajın ardından aniden fırlayıp ön camı yalayarak geçti. Sanki göğün boğazından çıkmıştı. Bir anda. Saniyeler içinde, dünya daraldı. Farların ışığı, bu kalın, hareketli beyaz perdenin sadece birkaç metre ötesini aydınlatabiliyordu. Sanki başka bir boyuta geçmiştim. Sisin içinde yolun çizgileri bile kaybolmuştu.
İçgüdüsel olarak radyonun sesini açtım. Belki tanıdık bir melodi, bu klostrofobik yalnızlığı biraz olsun dağıtırdı. “Frontier” hala çalıyordu, ama… farklıydı. Ritim daha ağırdı, baslar içimi titretiyor, vokalin hırçın çığlıkları boğuk ve çarpıtılmış geliyordu. “Duvarlar yükseliyor, gökyüzü çöküyor…” sözleri, bir uyarı gibi kulaklarımda çınlıyordu. Müziğin içine karışmış başka bir şey vardı. Başka sözler gibi.Hafif, uzaktan gelen… çığlıklar ve sanki bir kadın sislerin içinde şarkı söylüyordu.
İlk başta radyo parazit yapıyor sandım. Ama hayır. Çığlıklar netleşiyordu. İnsan sesine benziyordu ama fazlasıyla tiz, fazlasıyla dolu, saf korku ve acıyla. Önce bir tane, sonra birkaçı birden. Sanki sisin içinde, görünmez bir yerden, birileri işkence görüyor ya da dehşet içinde kaçıyordu. Kulaklarıma yapıştılar. Kalbim göğüs kafesimde çarpmaya başladı. Ellerim direksiyonu sıkıca kavradı, parmak eklemlerim beyazlaştı.
Ben de şarkıya korkuyla eşlik ederek hızımı düşürdüm, neredeyse sürünür hale gelmiştim.. Sis o kadar yoğundu ki, dikiz aynası bile boş bir beyazlıktan ibaretti. Arkamda bir şey olup olmadığını bile bilemezdim. Önümde de… Sadece farların aydınlattığı kısa, dar bir tünel ve sonsuz beyazlık. Yol artık tanıdık gelmiyordu. Virajlar farklıydı, düzlüklerin uzunluğu değişmişti. Haritaya bakmak için arabayı kenara çekmeyi düşündüm ama kenar neredeydi? Sis, yolun sınırlarını da silip süpürmüştü. Bir uçurumun kenarından gidiyor olabilirdim, farkına bile varmadan.
“Yolumu kaybettim…” diye mırıldandım. Sesim bile titriyordu. Cümle havada asılı kaldı, sise karıştı. Bu düşünce, o çığlıklardan daha soğuk bir korku saldı içime. Sadece fiziksel olarak değil, tamamen kaybolmuştum. Bu sisin içinde, zaman ve mekan anlamını yitirmişti.
Radyodaki “Frontiel”iyice bozuldu. Müzik, yerini tamamen o çarpık çığlıklara bırakmıştı. Artık şarkı değildi; bir işkence kaydı, bir kıyamet sinyaliydi. Çığlıklar daha da yakından geliyordu, sanki arabanın içindeydiler, arka koltuktan, bagajdan… Başımı çevirip bakmaya cesaret edemedim. Sadece önüme, o beyaz hiçliğe baktım.
Sonra, sisin içinde hareket eden gölgeler gördüm. Belirsiz, insan silüetleri. Yolun kenarında duruyor ya da çok yavaş hareket ediyor gibiydiler. Başları, sisin içinde garip açılarda eğilmişti. Onlara yaklaştıkça, birinin kolunu çok yavaş, mekanik bir hareketle kaldırdığını fark ettim. Bir selam mı, bir uyarı mı, yoksa bir davet mi? Diğer figürler de hareketlendi, başlarını benim geçişe doğru çevirdiler. Yüzleri görünmüyordu, sadece koyu lekelerdi.
Gaz pedalına bastım. Araba hızlandı, ama sis de benimle birlikte hareket ediyor, beni kovalamaya devam ediyordu. Gölgeler geride kaldı, ama çığlıklar radyoda hala kulaklarımı tırmalıyordu. Gözlerim yolda, ama zihnim o gölgelerde, o çığlıklarda, bu sonsuz beyaz labirentten çıkışım olup olmadığı sorusundaydı.
Kilometre saati normalden çok daha fazla yol kat ettiğimi gösteriyordu. Sisler Tepesi, çoktan geçmiş olmalıydım. Ama sis devam ediyordu. Yol devam ediyordu. Çığlıklar devam ediyordu.
“Yolumu kaybettim…” diye tekrarladım, bu sefer bir çaresizlik fısıltısı. Radyodaki çığlıklar benim iç sesime karışmıştı. Farlar, önümdeki sonsuz beyaz perdede sadece iki soluk sarı noktaydı artık. Sisler Tepesi’ne varmak için çıkmıştım. Ama şimdi, sisin içinde, kaybolmuş bir ruh gibi, tanıdık hiçbir işaretin olmadığı, sadece çarpık bir şarkı ve görünmez kurbanların çığlıklarıyla dolu bir hiçlikte arabayı sürüp gidiyordum.
Ve ne zaman biteceğini bilmediğim bir yolda, kaybolmanın tam da bu olduğunu anlamıştım. “Hiçbir yere varamamak.” .