Bulanık ağaçlar

Birdenbire

Kuş uçuran ellerim

Kökünü yiyen bir bahçeyi okşar

Üç boyutlu ezgi

Magritte de ışıklarını kapatır

Ve istiridyenin içinde duranlar

Birbirlerinin ağızlarını emerler

(Konuşmayalım)

/

Sonra

Geceleri ay ışığına bakanlar

Kendi süretlerini görürler

Ölüm ne kadar kuytu

Bir ağacın ulaşamayacağı kadar uzak.

Z-RAPORLARI

I


Herkes biraz ölümcüldür kendine ve bir başkasına. Bir çiftlikten kaçan birini okumuştum. İskoç köylüsüydü. Bir mağaraya yerleşip kadın yemek istiyordu. Deniz suyuna batırıp kendini tuzla yıkanmak istiyordu. Herkes biraz ölümcüldür. Kedigözüne bakıp görürsünüz- büyümek ve düşmek. Süslü kelimeler ve kazıklara bakıp diri – diri yakılan ortaçağ ilişkileri gibi.

***

Bütün psikopatlar suçlu mudur?. Suçluysa neresinden bakacağız. Ürkütücü boyutluk, akıl maskeleri- empati faşizmi ve merhamet çizgisinde çocukluğundan yoğrulup bir kediyi ve köpeği boğazlamanın yavaşça büyüyüp yükselmesidir kapıyı çalan bir kadının boy ölçüsünü almayla başlayıp cinsel organlarını şişlemeye götüren yol. Tuhaf imza atmalar, naylon çoraplı ve süslü fiyonklu Albert Desalvo gibiler.

***

Sonra

Herkes biraz ölümcüldür. Ayinlerde insan karşısına çıkıp kurbanlarının iç organlarını ödül olarak görüp bir tebrik kartı bırakanlar; Çok ciddi kafa yaralanmalarım var. Annem frengiden öldüğünde bir yetimhane kapısına bırakıldım. Henüz bebektim ve içine kapanıp altımı ıslatıyordum. Sonra dönüştüm ve en yakınlarımı kafa arkasından vurdum. ‘’ Bana haksızlık edenleri affediyorum ‘’

II


İnsan açabilseydi buzdolabını dökülecekti belki de iç organları a dan z ye akıl hastaneleri ve boğazladığın bir ruhun soğuk aynalarıydı, umarım herkes kendi tenine tecavüz ederek başkasına zarar vermez ve sıcaklaşır her buzdolaplarına uzanan el ve ayna yüzleri.

Her hayal diğer hayali beslerdi ve bu yüzden rüzgar eserdi korkunç lago gibi kötülük tanrısıydı nedensiz boşluğa haykırmalar, nedensiz aşık olmalar, nedensiz gidiş ve gelişler, hepsi nedensizdi. Bir neden olan yerde kimse durmazdı, nedensiz beslenmeler vardı tıpkı bir buzdolabına uzanıp açlık duygusunu yok etme isteği gibi.

Sonra bir daha açarsın soğuk buzdolabını. Aslında içtiğin süt değil belki de kandamlasıdır. Şeytani atardamarların fantezileridir. Aradığını bir kitapta bulamayanlar için eğlenceli bir can sıkıntısıdır müziğin sesi ki sonuna kadar açılmaz, iç sessizlikte bir telefon ucundan akar cinayet yerleri. Birincisinde Herman Mudgett vardır. Yasal olmayan yöntemlerle kürtaj olan kadınların iç organlarını söken elleri vardır bir buzdolabına yaklaştığında ‘’ ben karın deşen ve ruhlarınızı parçalayanım ‘’diye ciyak ciyak haykırdığıdır bir kadının veya adamın içine doğru arabasını sürebilir ve kapanabilirdi buz dolap kapakları. Sıcak bir kahve lütfen kanlı olsundu!


Belki de katil bir kadındır buzdolabı kapağından fırlayıp saçlarını rüzgara veren lacivert saçlı bir asidir ve kurbanın gözlerine bakıp bağırır ‘’ vay be bu sefer hakikaten uçtum’’ bu iki serseri beni nasıl görebilirdi buz dolap kapıları kapalıyken ve aynayı alıp gitmişken güzel diyalogların ve biraz da hoşlantının fısıltılarında ben birini öldürmüştüm ve Ed Gein benim öldürdüğüm cesedi taşıyordu kollarında ‘’ biraz beslenmek bayım, açım ve doymak istiyorum bir eterin mayhoş kokusunda lütfen bütün kapakları kapatınız ki sinekler konup benim et parçalarımı çürütmesinler. Fetiş objeler, fırınlar ve güdülenmeler.

Bu kaçıncı cinayetindi diye sordum kendi katilime, hiç dedi, sen hiçbir buzdolabı kapağına yapıştın mı buz gibi yüzleri vardır ölülerin, kimi evcimendi, kimi sapık, kimi yanlış adam ve kadınlardı. Hep beraber bir yerde kesiştik ve evcilik oynadık hepsi buydu. Neden soruyorsunuz ki arka bahçelerin hepsi sessizdir ve kemiklerini taşır karanlıklar. Buzdolabını açtım ve hepsi döküldü kollarımdan aşağıya. Hepsi buydu. Hayran locasına hoş geldiniz sevgili avukatım, buyurun bir sigaramı yakın ve sakin olun. Ben de buradayım. Göğsümü açın sonsuz buzdolapları dökülecek ayaklarınıza. 

Evet, bütün buzdolaplarının kapısını açtım. Beyinler döküldü, salatalar, beyin kıvrımına benzeyen marullar döküldü ayaklarınıza, şimdi susunuz ve bir masa başındaki cilveleşmeye bakınız, oynanan en hasta mektup, zodyak’ın mektubu diyebilirsiniz buna. Sapık kadınlar ve adamlar bir Z raporundan akarak geçti gözlerimin önünden.

Yarın yemekte ne var sevgili yazarım. Lütfen soğuk bir menü olsun. Bol ketçaplı kırmızı kanlı canlı, bir de Jeffrey Dahmer’li oyun kartlarımız olsun.

III

Biraz karnım ağrıyor diyorum. Sanırım regl olacağım. Biraz kan damlası ağrısından bir şey olmaz diyor içimdeki ses. En çok kırmızı kadife pastayı seversin sen. Yerken ağzında çevirdiğini biliyorum. Tıpkı bir kenara yığdığın kişilere benzetiyorum kadife pastalarını, onlar da kuytu bir köşede eriyip gittiler.

Hayır diyorum yanılıyorsun. Bu daha çok winstor düğümü gibi sıktıkça her sesin savakları büyüdü duvarlarımda, biraz gevşettiğimde suda bir yığın böcek, çözüp attığımda zıt ilişkilerin birbirini çekip itmesi gibi bir yığın karın ağrılarım oluşuyor. Bu yüzden boşaltıyorum içimdeki kan damlalarını ve bir yığın seri katiller görüyorum çevremde, insan insanın, insan başkasının, insan kendinden olmayan diğer canlıların. Beni suçlayamazsın bu kadar katiller varken. Önce dinlemesini öğren.



Bir şey görmüştüm Ossıan’ın düşünde nizam ve serkeşlik. Bir bıçağın ucu göründüğünde ya altına işersiniz korkudan ya da serseri mayın olursunuz. Kendinizi savunma mekanizması. Burada aniden ötüverir bir yağmur kuşu ve ölür. Birden algılarsınız Culmin’in ruhunun annesine görünüyor olmasını bir tabloda. Anne beni çok dövüyordun bir bıçağın ucuyla, gri koyu lekelerim akıyordu. Senin öfkenin büyük saatleriydi ve ben vebalılar diyordum o saatlere. Ateşin üzerinde yürümek gibiydi. Tik tak-tik tak..

Sonra Alfred Kubin’e ait loth’un karısı tablosunu gösteriyor bana nizami savcılarım, o benmişim gibi geceleri kalkıp yürüyormuşum veya koyu karanlığı yansıtan ruhum uyanık zihinlerin en ön safında yer alarak karşı konulmaz korkunç boşluğa bağırıyormuşum. Hepinizin boğazını keseceğim. Pis lanetliler, vebalılar..

Hayır hayır hayır diyor içimdeki sesin sesi, ben katil değilim. Gökyüzü kapıları kendiliğinden gıcırdamadı. Güzel yeleli atlarımı bir duvara bağladılar. Öyle bir şey yerleşti ki içime lotus çiçeğinin içindeki mücevherdim ben. Kimsenin katili değil.

Nizam ve serkeşlik, regl astarımı kaldırıp fırlatıyorum bacak arasından. Kan bacaklarımdan aşağıya süzülüyor. Birazdan kalemimi kıracak olanlar bağıracak. Sanığın bir iğne ile uyutulmasına karar verecekler. Bu sefer kol damarlarımdan regl olacağım anne. Evin uğursuz kuşuydum. Bir düğün bahşettin bana. Eteklerimde bir ölümün bildirgesidir. Tekmil yıldızlar görünür geceleri ve bir tanesi sönebilir.

IV

Akla uygun olmayan kelimelerim var. Aileler, beraberce köy panayırından dönenlere saldırılarım var. Kurt sürüleri ve eski moda gelenekleriyle yürümüşlüğüm var. Varsıllar ve yoksulları hiç ayrım yapmadan silahımın ucuna almışlığım var. Hepsi pislikti.

***

Yüzeyin altı diye yazmalıyım. Derinliğine kadar boşlukta ve boş duruyor bazı şeyler. Yüzümdeki maskeyi göstermemi imkânsız kılmalıyım. Bir kediyi portakal sandığına hapsedip gözünü çıkarıncaya kadar döven karşı komşuyu seyrediyorum. Doğum günü pastasını kalabalık dostlarıyla gülümseyerek kesen şu sevimli ihtiyara bakıyorum. Aynı ihtiyarın küçük bir çocuğu samanların üzerine yatırıp tecavüz edişini izliyorum kırık tahta aralığından.Yüzümdeki maskeyi çıkaramam ben.Tuhaf psikopatolojik kafa yapısındayım. Kancalı adamın öyküleri gibi öyle boşluğa bakıp plan kuruyorum cennet ve cehennemden gelen seslere cevap verip fotomontaj yapıyorum. Sonra yürüyüş yoluna bakıyorum seçtiklerimin ayak izlerine. Lanet olası küçükken buz tutanlardanım. Bir türlü çözemiyorum kendimi.

***

Fotoğraflar, fotoğraflar, marazi hayallerim var. Hatıralar, bir dizi polaroid kurbanlık koyunlarım ve geyik göğüslerim var. Bir kez hâkimiyet alanına yaklaştıkça bir çuval kafataslı, domatesli salçalı kemik koleksiyonları oluşturmak panayırlardan dönenlerin seslerini bastırabilir. Üçlü, dörtlü, yirmili dijital sergilerim gibi.‘’ Kendimi sizin dünyanızdan X’ledim’’ diyerek duruşma sahne repliklerini okuyorum. Adımın tutanaklarda ‘’ en iyi öldürücü ‘’ olarak geçmesini istiyorum.


Bana neden sörf yaptığımı soruyorlar. Şaşırtıcı cevaplarım olabilir. Buyurun gelin beraber izleyelim Docteur Petiot’yu ve benim boşluğa neden bakıp oraya buraya zıplayan kelimelerimin asla sorgulanamayacağını. Çünkü sahte fenerlerden nefret ediyorum. Oyunlar suç kartları, sonuç kartları.

‘’Benim çok fazla cesetlerim var. Oyunu kazandım. Avukatım da bana aşık oldu. Hapishaneye bir tabanca soktu. Kaçmama yardım ediyor. Yeniden zar attım.’’

Aort Anevrizma

zaman diyorum chinaski
elim gömleğinin düğmelerinde
birazdan göğüs uçlarını karartacağım
suya olta bırakmak gibi
sırma bir güneş parlayacak
ve
kemerini çözen h a y a l i m
beni bir bahçede durduruyor

şu kapıyı geç
şu kapıyı geç
şu kapıyı geçsene

verona’lı tabloya beşparmağını basıp yüzünü döndü;
senin o suskun dilin kılcal damarlarımın katili
bir paket sigara
parfüm şişesi
komedin üzeri sütyen gölgeleri
dilinde on parmak bal
parmağını kes kütüğe as
tişörtunu çıkar
hepsini çıkar
her defasında

şu bahçeyi geç
şu bahçeyi geç
şu bahçeyi geçsene

kar yağmış sakalında mantomu çıkarmadım
bizi sollayan bütün taşıtlar
gitmeleri taşır
bir kıvrım pazarlığı
yılanlı yol
kendi güllerinin kıyısı
iki yarısı değil
diken
hiç boyunları ısıran
bir öpüşün rüyası gibi
bütün savaşların felsefesi vardı
şeftali ağaçlarına büyür
çürütürler
senin göğüs uçlarını çürütmeliydim
malia suyu
uzuvlarımı ısıtan sappho’nun orospusu
çoğu zaman belime dolanan dilin
önden fermuarlı
bazı gecede kararırlar
kardan beyaz- beyazdan siyaha

o lekeli havayı çek
o lekeli havayı çek
o lekeli havayı çeksene

atina’nın orta yerinde masaya konulan çiçek
bacaklarım vardı
bir tramvayın altında
gümüş bir matara
mezbahalık hayvan leşi
mememi bıraktım
boyun sinirlerimi
yavaşça gel
irkilmiştin

ben şimdi beyaz bir bulut çekiyorum
spiral paraliz söz
bir iğne ucunda
siz
traşsızdınız atınızın eyeri yoktu
benim kasıklarım su kaynatıyordu

şu ızatonik şişeyi aç
şu ızatonik şişeyi aç
şu ızatonik şişeyi açsana

bir oyuncak
koltuk altına çeker takımyıldızlarını
siyah dalları vardı
turuncu el
çayına düşen bir güneşi vardı
chinaski
zaman paydos
küf bağlamış asma dallarını
fideyi kes
trenin gitmesine az kaldı
bir blues yüksekliğinde
ağzına kadar saracak bizi
şarap bağları
gözyaşı şişesinde

şu makası getir
şu makası getir
şu makası getirsene

birleşmiyorduk
orospum
chinaski’nin sürtüğünü öpüyordun
şeytan girmişken ruhumuza
su işler
demir döver
olgunlaşmayan her meyve düşer. d ü ş m e l i d ir.
panjurları tozla yıkadım
uykuya dalmışken

şu kuğunun boynunu kes
şu kuğunun boynunu kes
şu kuğunun boynunu kessene

kanamalar vardır
bulanıkça donuk bir beyazlık
bir dişi kurt ulur
derisi koyu
ölümcül kış vardır
hayalini kurduğu bir yabancının konuğudur;

gitmelisin. g i t m e l i s i n.
hiç ev yok
her şey dengede durur
canım benim
sappho’nun pek güzel orospusu
tanrı da bilmiyor

şu ışığı söndür
şu ışığı söndür
şu ışığı söndürsene.

Mita’nın ölüleri

Kemik resitali dokuz metre bez

Beş metre derinlik

Ve siyahı karanlık

Beyaz sütünü çeker sana

Senin mora dudağının zamanını

Örtüsüz bir uykunun tırtıl yuvası

İnce parmaklarına bakar

Ve kirazı kanatır

Yağmur havlıyorken

İrinli çizer seni

Hep çizer

Sen seni taşıyanların avuç içlerinde

İnsansan etin çok ağır

İpleri kopar

Orada

Dilsizlik senin evin gibi olur

Orada ağaçkakanlar var

Fileli bacakları var ölülerin

Ben varım

Bir kancayı anımsayarak geldim

Ayrıştım annemin gözlerinden

Annem cama bakıyor

Ben mita’yı öpüyorum

İçime gömülmüş olanı.

Kedi gözü

Saat gecenin bilmem kaçı

Kaçan uykumu nasıl bulacağım

Adım saphilopes ben uydurdum şimdi

Gecenin sıfır bir sıfır birinde uykum tatile giderken ben uydurdum

Uyduruk şeyleri seviyorum

Bu kafa benim değil mi

Bu saç diplerini besleyen ürtiker benim değil mi

Hahhhahhhaaa o sokak neyin nesi uykumu çekti

O sokak o sokak işte

O sokağa sokayım

Sağa dönerken terim sırtımı okşuyor

Sola dönük bin kez ölüm

Sokayım uykunun içine

Sokağın içine

Hahaaaaahaaaa siktir git

Blues

Blues

Cephe gerim hep karanlık

Trampetalar hep karanlık

Dokuz boğum duino ağıtları

Sokayım uykunuzun içine

Bir ölü gibi suskunum ben

Bir ağaç gibi devrik.