Her bir uzatılmış salımlı sert kapsül
silika,sarı demir oksit, sodyum florür kediler
jelatinli bölünmüşlük lacivert ruh hali ve iğneler..
…
Büyük bir sıçramayla ‘’ Brando ‘’diye bağırarak uyandım.
Elimi kalbime götürüp saniyede kaç kere çarptığını hissetmeye çalıştım.
Öleceğim sanki. Kalbim taşımıyordu beni. Sakinleşmem lazımdı. ‘’Bu bir kabus
Barbara..’’ dedim.’’ Beynin melatonin salgı boşluğuna düştü. Sakin ol. Hızlı
nefes alıp verme. Hızlı düşünme, sakin ol..’’
Zoraki de olsa komedinin üzerindeki telefonu alıp Doktor
Brando’yu aradım. Alo demesini beklemeden avazım çıktığı kadar bağırdım.
‘’ Allah belanı versin senin, verdiğin ilaçlar bir boka
yaramıyor. Sakinleşeceğime gittikçe deliriyorum. Çok kötü bir kâbus gördüm.
Yüzümün yarısı yoktu ve güneş ışıkları göz retinamı parçalıyordu.Brando alo
alo..orda mısın..?’’
Karşımdaki ses çok sakin bir ifadeyle kelimeleri seçerek
konuşmaya başladı.
‘’Hayır, hayır Barbara, kötü değilsin. Güneş ışığı mutluluğu çağrıştırıyor. Asla kötüyü çağırmamalısın. Bunu içtenlikle söylüyorum. Kollarını kaldır aşağı-yukarı hareket ettir. Sonra bacaklarını karnına doğru çek uzunca nefes al sakince bırak. Ruhunun daralmasına izin verme. Mutlusun ve mutlu olacaksın. ..’’
‘’ Mutluluğunu sikeyim’’
‘’ Zaman ve mekânın sana sunduğu bir algılama şekli. Fırtına eser ve deniz kabarır. Tıpkı şu an içinde bulunduğun ruh durumun gibi. Odanı aydınlat, duvarları beyaza boyat. Sakinleş ve kırbacın acılarını unut. Sen al kırbacı eline, kötülüğü kovarak dua et..’’
Adamın sakince konuşması iyice tepemi attırdı.
‘’ Lan var ya, doktor değil de, kilise papazı gibi konuşuyorsun. Kapat telefonu, Allah belanı versin. Senin verdiğin ilaçları..’’’
‘’ Ama, Barbara öyle deme.
De ki iyi olacağım.. De ki…’’
Çat diye telefonu kapatıp perdeyi aralayarak dışarıya baktım.
‘’ Hah dedim, tam ruhuma eş bir gün.’’
Ne zamandır yağmurun ağırlığı kuşatıyor kenti, Ağır kasvetli
havaları hep severim. Korkularım, kâbuslarım, gerçek ve hayal dünyam arasındaki
gelgitlere çok yakışıyor. Bağırsaklarımın bile alışkanlıkları değişiyor.
Göğüslerimde anormal süt salgılarını geliştiriyor. Kas seğirmeleri, kaşıntı ve
uykusuzluk gırla gidiyor bu havalarda. Tıpkı yağmurun şehri yağmalaması gibi,
gereğinden fazla doz aşımı yükleniyor ruhuma. Hava ve ruh durumum gayet iyi
anlaşıyor demek ki. Bu durumdan hiç şikâyetçi değilim. Tek şikâyetim gördüğüm
kâbusların günlük hayatımda kalıcı olmaları.
Biraz daha oyalandım yatağın içinde. Manyak doktorun
dediklerini uyguladım. Defalarca ruhuma format atarak santral sinir sistemimi
kontrol altına aldım. Böylece sağa sola saldırmayıp uslu biri olacaktım.
Yağmur isal olmuş gibi yağıyor. Uyuşmuş halimle yataktan
kalkıp elimi yüzümü yıkadıktan sonra güzel bir kahvaltı hazırladım kendime.
Ağzımın hiç tadı yoktu. Reçel küf kokuyordu. Çay kötü kokulu dışkılama etkisi
yaptı damağımda. Bir bardak su alıp ilaçlarımı yuttum. Randevu defterimi açıp
baktım.
Saat 3.50 gibi müzik hocasıyla
buluşacaktım. Yeni uğraşlar edinmiştim kendime. Heyecanlı ve agresif
taraflarımı bir şeye akıtmak istiyordum. Piyano öğrenecektim. Bana iyi
geleceğini düşünüyorum. Müzik bir terapi olabilirdi ruhuma. Kahvaltı masasından
kalkıp dişlerimi fırçalamak için banyoya gittim. Diş macununu fırçaya koyup
dişlerimi fırçalarken aynaya bakıyordum. Bir karartı gölgenin banyo kapısında
olduğunu fark ettim. Fırçayı elimden atıp kapıya doğru baktım. Kimse yoktu.
Koşarak salona geçtim. Kimse yoktu. Evin her tarafını dolaştım karartıyı
bulamadım. Midem bulanmaya başladı. Tekrar geri dönüp yerdeki dış fırçamı
aldım. Yıkayıp yeniden üzerine diş macunu koydum. Aynaya bakmamaya çalıştım ama
merakımı yenemedim. Kimse yoktu. Çok tedirgindim. Musluğa doğru eğilip ağzımı
temizledim. Dolaptan makyaj malzemelerini alıp yanaklarıma hafif allık sürdüm.
Sıra göz sürmelerime gelmişti. Elimin işaret parmağıyla sağ göz kapağımı
kapatıp diğer elimle siyah sürmeyi çekerken, sol gözümün retinası yapışık
olduğu tabakadan ayrılıp lavaboya düştü. Çığlık çığlığa koşup’’Brando, Brando
gözüm düştü..’’ diye bağırırken olduğum yere yığıldım. Kendime geldiğimde
çıldırma korkusuyla karşı karşıyaydım. Elimi gözüme götürdüm. Parmak uçlarımla
hafifçe vurmaya başladım. Gözüm yerindeydi. Görüyordum.
Halının üzerinde yuvarlanıp kahkahayı nöbetine yakalandım.
Ağlayana kadar kahkaha attım. Kendimle oynayıp sakinleştim. Üzerimi giyinerek
dışarıya attım kendimi. Randevuma geç kalmak istemiyordum. Bir taksi çevirdim.
‘’ Platonov sokağı no 56 lütfen..’’dedim.
Yol biraz uzun mesafedeydi. Çantamdan Balzac’ın Eugenie Grandet kitabını çıkarıp göz ucu ile okumaya başladım. Sonuçta ben de Balzac gibi sıkıcı dava dosyaları içinde boğulmak istemiyordum. Belki iyi bir müzisyen olurdum. Kitabı okumaya devam ettim.
‘’ Kimi taşra kentlerinde öyle evler vardır ki görünüşü insana en loş manastırların, en kurak toprakların, en acıklı yıkıntıların verdiği üzüntüye benzer bir duygu verir. Belki de bu evlerde hem manastır sessizliği hem de yıkıntıların kemik yığınları vardır…’’
‘’Hoppala..’’dedim kendi kendime. Başımı kaldırıp yüksek binalara baktım. Binaların içinde yüzbinlerce kemik yığınlarını düşündüm. Hissiz, her şey otomatiğe bağlanmış, kafeslere tıkılmış insan yığınları. İçinde ruh yoksa ha taşra evleri ha yüksek gökdelenler hiç fark etmiyordu. Kitaba devam etmek istediysem de diş gıcırdatmam nüksetti aniden. Şiddetli karın ağrısıyla kitabı kapatıp çantama koydum. Elim kolum bağlıydı ağrılarım karşısında. Sanki küçük keskin canavarlar dişlerini göstere-göstere iç organlarımı parçalıyordu. Aniden gelen bu ağrılı sıkıntılı durumlar canımı sıkıyordu. Elimi karnıma bastırdım. Kalp çarpıntılarım hızlanmıştı yine.
‘’ Sakin ol Barbara…’’ dedim.’’ Bu bir kalp krizi değil, sadece uçlardasın. Doğum yapan bir kadının ıkınması gibi nefes alışlarımı hızlandırdım. Parmağımı boğazıma sokup güzelce ön tarafa doğru kustum. Rahatlamıştım. Mahcup bir ifade ile aynadan taksi şoförüne baktım. Sorun yok der gibi elini salladı.
56 numaralı binanın önünde indim. Parayı uzatırken taksi şoförü hızlıca uzaklaştı. Arkasından baktım. Sanırım kusmuk kokusu onu çileden çıkarmıştı. Gülme krizim geldi fakat kendimi tuttum. İnsanların bana aptalca bakmasını istemiyordum. Herkes sorgu yargıcı olmuştu nihayetinde. Bu durumdan nefret ediyordum.
Asansöre binip sekizinci kata çıktım. Biraz bakındım. Yeşil boyalı çelik kapının ziline bastım. Bekledim kapıyı açan yoktu. Randevuya sadık olmamak parmak ucumda kendini ifade etti. Sinirli ve uzunca bir kere daha bastım zile. Kapı açıldı. Karşımda uzun yeşil elbisesi ve sarı uzun saçlarıyla hoş bir kadın duruyordu. Gülümsedim. O da gülümsedi.
‘Affedersiniz.’’dedi. ‘’ Lavaboya gitmiştim.’’ İçimden.. ‘’ Tam da sıçacak zamanı bulmuşsun..’’ dedim. Elimi uzattım. ‘’ Ben..Barbara, Barbara Maltevs..’’
Dudaklarındaki tebessüm yanaklarına doğru yayıldı.
‘’ Çok memnun oldum. Ben de İsabella Peryn.. Lütfen
buyurun..’’
İçeriye girdim. Rastgele sağa sola bakındım. Duvarlar fıstık
yeşiline boyanmıştı. Küçük oturma grubu portakal rengindeydi. Pencereler ve
balkon kapısı açıktı. Her köşeye çeşitli renklerde müzik aletleri konulmuştu.
Gözüm piyanoya takıldı. Oldukça büyüktü.
‘’ Siyah çok güzel duruyor piyanoda.’’ dedim. ‘’Tıpkı Samuel
Beckett’in anagoji imgesine yeni anlam yüklemesi gibi, diğer müzik aletlerinden
daha başka, çok başka duruyor…’’
İsabella şaşırmıştı.
‘’ Aaaa, hiç öyle bakmamıştım olaya, genelde açık renklerden
hoşlanıyorum. Anladım, siz siyahı seviyorsunuz. Bu arada ne içersin Barbara…’’
Bu saatlerde kahve bana iyi gelir diye düşündüm. Rahatlama
anından sonra uyuşukluk çökmüştü üzerime. Sanki dipsiz bir kuyuya düşecektim.
Kafamın arka tarafından önüne doğru yavaşça bir uyuşukluk yayılıyordu. Parmak
uçlarım soğumuştu. Ellerimi bacaklarımın arasına alıp ısıtmaya çalıştım. Dilim
nörolojik artikülasyon bozukluğuna maruz kalmış gibi zor döndü ağzımın içinde.
‘’ Kah-ve, ka-h-ve…’’ dedim.’’ Ter avuçlarımdan boşaldı.
Kalkıp gitmek istediysem de buranın daha güvenli olacağını düşündüm. Her hangi
bir yerde yığılıp kalmak iyi sonuçlar doğurmuyordu. Gözümü açtığımda hastane
odasında buluyordum kendimi.
Kahve çok güzel olmuştu.
Teşekkür ettim. İsabella yüzüme bakıp.. ‘’İyi misiniz? Arzu ederseniz başka bir
güne erteleyebiliriz müzik dersini…’’
‘’ Hayır’’ dedim. ‘’ Ga, gayet iyiyim..’’
‘’ O halde başlayabiliriz ilk dersimize..’’
Piyanonun başına oturdum. İsabella da yanıma oturdu.
Dizlerinin üzerinde müzik kitabı vardı. Parmaklarını birkaç kere havada
dolaştırıp ‘’ Önce do tuşu ile başlayacağız Barbara…’’
‘’ Peki..’’ dedim.
Manik reaksiyoner kara
safram gittikçe bozulmaya başladı. Başım fena dönüyordu. Kendi kendime güldüm.
Ağır sendromlu gözbebeğine hoş geldin Barbara dedim. Ne oldu tuşlara basamıyor
musun? Sorun değil. Var olmanın halini yaşıyorsun demek ki. Sorun değil. İki
tablet yemekten sonraya buyur. Ayrıca karanlık çökmek üzere uyuma vakti yakın
sayılır. Çökmese de umurumda değil. Takhisis’in en sevdiği beş kafalı kromatik
ejderhayı çağıracak değilim kâbuslarıma, sanırım Sargonnas’ı daha çok
seviyorum. Çabuk öfkeleniyor veya içinde saklayıp intikamını fena alıyor. Yani
bir anlamda hainliği de güzel kokuyor. Şimdi uçarak la tuşuna basmalıyım.
‘Do..’’
Boğazında şişkinlikler oluşuyor değil mi? Barbara. Nefes alıp
vermede zorlanıyorsun. Her şey üstüne doğru geliyor. Aniden yaygın kabarcıklar
oluşuyor teninde. Kafan güzel mi güzel oluyor. Karabasanlar, sonsuz düzlükte
koşan köpekler, deve dikenleri. Boğulacak gibi oluyorsun. Yüksek uçurumlardan
yuvarlanma isteği. Uyuma isteği. Islanmış taşlar, gölgelerini yiyen atlar, büyük
heykellerin la minör gamında keyifli ruh dönemeçleri.
Hahahhahhhaaa haaaaa.
Düşünmeye ne gerek var
Barbara. Düşünme bunları. Bütün bunlar ağır bir zamanın keskin uğultuları.
Beynini kilitle. Baudelaire de sevmezdi zaman kavramını. Zaman ve mekan yok. Sadece
içindeki şeytan konuşuyor. Unut ve müziğe odaklan.
‘’Do, do..’’
Çok yorgunum İsabella,kasvetli görünüyor her şey. Kulağımın
dibinde tınlayıp durma. Trenlere bak. Merdivenler kırılıyor kendiliğinden.
Ölmüş sineklerin piyano tuşlarında ne işi var. Parmak uçlarımda asılı kalmış bu
çürük yağmuru kim eğiriyor. Otlara bak, doğanın çekirdeğinde durmadan
sallanıyorlar. Sallanmaları güvenli bir yer bulamadıklarından olsa gerek. Yine
de sana söz veremem İsabella, güvenli bölgeler yok. Klonlanmış mor gezegenli
sitelerin içinde sana söz veremem.
‘’Do, do, doooo…’’
Hiçbir kelebekle konuşmuyorum. 900 mg kanama, ağır kanamalar
la minör gamında çay kendi kendine kaynıyor. Gidip altını söndürüyorum. Çay
kararıyor. Öğürtüler, öğürtüler. Hiçbir kelebekle konuşmuyorum. Ağır kokulu
hemşire önlükleri, ağır iğneler, ranza üzerinde kan lekeleri. Yüzümü sarıya
boyuyorum, yeşile, lacivert dökülüyor ruhumdan.
Hahhahhha hahhaaaaaa.
Evet..hiçbir kelebekle
konuşmuyorum .Ruhlarını iki kanatlarına takıp gidiyorlar. Buna izin veremem.
Amacım koleksiyonuma güzel renkler katmak değil, güzel dekoratif iğnelikler
yapmak. Nasıl bağırıyor kamyon lastikleri ve kelebekler erken ölüyor iğne
ucunda.
Biri bana Barbara diyor. Mavi oktav defteri sayfa dokuz
geliyor aklıma. Benim de şansızlığım başımın tepesinde durmadan ‘’ do tuşu
‘’diyen kulak çınlaması. Başımı çevirmeden piyanonun tuşuna dokunuyorum.
‘’La..
‘’Do Barbara, do tuşu, bir türlü anlamıyorsun. Önce buraya
basacaksın. Defalarca söylüyorum. Hadi, parmaklarını gayet yumuşak bir biçimde
dans eder gibi havada birkaç kez çevirip do tuşuna dokun..’’
Beynimin içinde Bauhaus-
paranoya müziği patlıyor. Santral sinir sistemim zıvanadan çıkmış durumda.
İsabella’ya bakıyorum. Oturduğu üzeri kumaş kaplı ayaklı piyano sandalyesinde
önü oldukça açık yeşil elbisesi ve nota kitapçığıyla bir kraliçe edasıyla durup
hafif yüksek perdeli sözlerine devam ediyor.
‘’Bak Barbara, tuşlara sert basmamalısın. Kol el ve
parmaklarda incelikli bükülmeler olmalıdır. Bir orkestra gibi kendini dinlemeli
ve yönetmelisin. Şimdi yeniden başlayalım ama önce do tuşuna basacaksın…’’
‘’ La…
‘’ Allah belanı versin çatlak manyak karı. Bunu bilerek
yapıyorsun değil mi. Beni çileden çıkarmak istiyorsun. Sanma ki farkında
değilim. Kendi kendine konuşuyorsun. Ne dediğin belli olmuyor. Ağzın gözün
kaşın seninle beraber konuşuyor. Allah belanı versin. Do diyorum.
Dooooooooooo…Deli misin?..’’
İsabella’nın neden bağırdığını umursamadım. Hoş uzun zamandır
da hiçbir şeyi umursamıyorum. Sadece kendimle ilgiliyim. Bağırması bana gayet
olağan geldi. Yağmur iyicene şiddetlenmişti. Gözüm İsabella’nın saçlarına
takıldı. Bağırdıkça saçları dikene dönüşüyordu. Dikenlerin arasındaki yuvadan
kafasını uzatan kuş ciyak ciyak bağırıyordu.
‘’İsabella, şunun sesini kes ve lütfen emzir onu.. ‘’dedim.
Beni duymadı bile. Bağırmasına devam etti. Hızını alamayıp
balkon cam korkuluğa yaslanıp elini yağmurun altına tuttu. Zavallı minik kuş,
damlalar henüz büyümemiş kanatlarına değdikçe daha yüksek perdeden
cıyaklıyordu. Tiz sesler asabımı bozmuştu. Oturduğum piyano sandalyesinden
yavaşça yere süzülerek balkona doğru süründüm. Kimse bana deli diyemezdi. Ben
deli değildim. İsabella’ya yaklaşarak ayaklarından tutup onu sekizinci kattan
aşağıya yuvarladım. Kafatasının dağılma sesi yukarıya kadar geldi.
Korkudan balkon köşesine sinmiş kuşu avuçlarıma aldım. Duvarlara tutunarak turuncu koltuğa kadar gidip oturdum. Kuş biraz ısınıp yeniden ciyaklamaya başladı. Elbisemin düğmelerini çözdüm. Kuş mememe saldırdı. Emerken ısırıyordu. Ona bir isim verdim. ‘’Duke’’ dedim..’’ Büyüyünce sitelerin süs havuzlarına işe..’’
Duke mememden ayrılıp cıyykkkk diye öterek dediğimi onayladı. Bayılmışım. Kendime geldiğimde silik ve bulanık görüyordum. Başımdaki silueti tanıyamadım. Ses tonundan Loko olduğunu anladım.
‘’ Loko..’’ dedim.’’ Ben birini öldürdüm. Tımarhaneden kaçmış gibi bağırıyordu. Loko duydun mu beni ahhhahahaha düşerken yeşil elbisesi muhteşem görünüyordu. Loko bırak o elindeki mendebur iğneyi meleğim,böyle acıtamazsın beni..’’
Kasvetli havaları severim. Hastane odasından dışarıyı seyrettim. Yağmur damlaları cama vurup aşağıya süzülüyordu. Melankolik bir durumda odada yalnızdım. Canım sıkılıyordu. Bir şeylere odaklanmam lazımdı. Hemşire Loko’yu çağırdım. ‘’Meleğim::’ dedim. ‘’Yanıma çene çalacak bir arkadaş istiyorum. Mümkün mü.? Ayrıca sulu yemeklerden de istiyorum göğsümdeki kuşu beslemem lazım..’’
Loko biraz düşündükten sonra. ‘’ Tamam’’ dedi. İçimden küfürü basmak geldi. ‘’ Tabi’’ dedim.’’ O kadar iğne ve ilaçları sen de yesen her hangi birine saldırmayacağın konusunda emin olabilirsin.’’ Göğüslerimin arasında uyuyan kuşun kafasını okşadım. Elimi ısırdı.
Bir süre sonra hemşire Loko çok güzel bir kadınla içeriye girdi. Bir çocuk gibi sevindim. Sohbet edeceğim bir arkadaş edinmiştim. Yatağımda doğrulurken Duke viyakladı. Keyfi bozulmuştu. Kulağına eğilip’’ ses çıkarmamalısın seni görürlerse alırlar benden.”
‘’ Uyu şimdi’’ dedim. İçimizdeki bütün Trieste akıl hastanelerini yıkacağız..
İçimdeki atlar biraz sakinleşmişti. Hafta sonu ayrıldık hastaneden. Ben evime döndüm. Duke saçlarımın arasında büyürken her saç telim yılana dönüşüyordu. Onu yılanlara veremezdim. Odamın duvarlarını koyu bulutlu renklere boyadıktan sonra bir koşu makası alıp saçlarımı duvarın dibine döktüm. Yılanlar süzülüp odayı terk ettiler. Duke çıplak kalan kafamdan ellerime düştü. Onu alıp duvara çizdiğim ağacın üstüne koydum. Kanatları zifiri bir karanlığı yırtarak gözden kayboldu…
Chinaski uzun suredir ayak
bileğime sarılmış olmaktan sıkılıp yavaşça diz kapaklarıma doğru bir hamle
yaptı. Belli ki omuzlarımda uyuyan Lulişkayı kıskanmıştı. Lulişka omuzda
uyumayla yetinmeyip bazen göğsüme çıkıp başını boynuma koymayı seven zilli.
Chinaski ise psyclon nine tarzında aniden sertleşen biri. Ona karşı dilimin
ayarını iyi belirlemem gerekiyor. Dilimin ayarı bozulunca o da bozuluyor.
Bugün dilimin iyi
tarafında mıyım bilmiyorum. Lulişka’nın kulağına yaklaşıp mırıldandım.
’Lulişka Chinaski de senin
gibi boynumda uyumak istiyor. İzin ver kızım !’’
Lulişka onu odadan
dışarıya atmamı istiyor.’ Peki’ diyerek at desenli yatak örtüsünü yavaşça
kenara çekip dizimin hizasında duran Chinaski’ye bakıyorum. Bacakları huzursuz
bir şarkı gibi sert, kuyruğunu bir sağa sola sallayıp çarşafı dövüyor. Belli ki
kabullenmiş değil. Kabullenmesini de beklemiyorum. ’ Gel oğlum kucağıma hadi’
dememi beklemeden odanın kapısına fırlayıp kapıyı Lulişka ve benim yüzüme bir
güzel çarpıyor. Lulişka gayet memnun ben de kıçımı devirip örtüyü kafama
çekiyorum.
Sen
kimsin diyorum. ‘’Öldürdün kediyi’.’Kedi mi?’’ diyor.’ Ben buralarda bir kedi
göremiyorum.Ne ağır bir uyku ve rüya tanrım, burası neresi bunlar benim
göğsümde ne yapıyorlar. Bunlar kim? Biri siyah diğeri alacalı iki kediyi
emziriyorum. Göğsümün biri küçülürken diğeri büyüyor. Küçülen göğsümdeki
alacalı kedi aniden kuru bir iskelete dönüşüyor. Sol göğsüme bakıyorum siyah
kedi büyüyüp bir adama dönüşüyor.’Sen kimsin’ diyorum dehşetle. Sadece
gülümsüyor. Ani bir reveransla elimi dudağına götürüp öpüyor. Bir kedi
çevikliğiyle beni sırtlayıp çatıya çıkarıyor.
‘’ Burada ne yapacağız’’ diyorum.
’Tango’’
‘’Tango mu?’Göz bebeklerim büyüyor sanki.
’Ben tango bilmem ki.’’
‘’Uzatma benim eski bebeğim’ diyerek beni sert biçimde kucaklayıp bir o duvara,
bir öteki duvara çarpıyor. Arada elimden tutup havada döndürerek zemine
çarpıyor beni. Göğüslerim kanıyor. Evet, göğüs uçlarımdan oluk oluk kan
geliyor. En tehlikeli av zamanındayız. Alaskalı bir sapkının kollarındayken o
gür sesiyle bağırıyor.
‘’ Hiç sıkılmıyorum diz kapağında. Sıkıldığımı mı
sanıyorsun. Benim aklımda olan bir avı düşünüyorum o anlarda. ‘’
Bağırıyor yine. Beni durmadan duvarlara çarpıp
duruyor. Kalın kafatasları büyüklü küçüklü çeneler, çıkık yanak kemikleri,
kaşlar, uzun kollar, ince ve kalın boyunlar dökülüyor çatı tavanından.
Göğüslerim kanıyor tanrım. Bu adam kim. Ben neden bir
rüyanın içindeyim. Uyanmak istiyorum. Bir nefes, hayır ölüm gibi ağır, bir
nefes daha, hayır psyclan nine gibi sert ve zalim. Uyanmak istiyorum. Bir nefes
nefes nefes, zoraki gözümü açıyorum.
‘’ Lulişka ’ diyorum.’ İn
sırtımdan. Hayır diyor bir ses.
’’Ben Chinaski.’’
Dilimin ayarı bugün çok
güzel sayılır. Chinaski’ye izin veriyorum’’Peki’’ diyerek yüzümü ona çevirip
göğsüme alıyorum onu. Mırıldanmayı pek bilmez. O daha çok eylem adamı. Uzun
dilini çıkarıp göğüs uçlarımı yalıyor. Sert ve kaygan bir dili var. Göğüslerim
bu sefer başka bir acısı var. Boynuma uzanıyor. Belli ki hiç durmayacak.
‘’ Boş ver işi bebeğim’
diyerek doğrulup müzik kutusuna yöneliyor. Psyclok nine’nin use once and
destroy şarkısını açıyor. Şarkı oda duvarında yankılanırken Bay Chinaski ile
sevişiyorum. Chinaski ayak bileğinden sıkılır. O boyun sever ben de bir boynun
şah damarını severim. O boynumda morarma kesikleriyle oynarken ben yatağın
başucunda duran sağ ve sol prize işaret parmağımı sokuyorum. Psyclon nine gibi
güçlü bir ses akımında Chinaski aniden üzerimden yarım metre yukarıya fırlıyor.
Gerilmiş bir yay gibi dili dudağımdan aldığı kandamlasıyla dışarıya sarkmış,
saçları da organı gibi dikleşmiş öyle durup bakıyoruz birbirimize.
Bugün harika bir dilim
var. Yarım metre yükseklikte kolları ve bacakları gerilmiş, kalbinden geçen
akım parmak uçlarımda ateşe dönüşerek Chinaski’ye mırıldanıyorum.
‘’ Çok fazla psyclon
şarkısı gibi duruyorsun Chinaski duşa girmeliyim’’
***
Önümdeki notlara
bakıyorum.’’En önemli radikal amaç ona ıstırap vermektir. Çünkü başka bir
insana acı vermek kadar büyük bir güç yoktur’ diyor psikopatın teki.
‘’Bir seri katili harekete
geçiren güdüler’’ diyerek Chinaski’ye bakıyorum. Kaç gündür benimle konuşmuyor.
Sadık olmayan bir sevgiliyi öldürmüşüm gibi yüzüme hiç bakmıyor. Çok sessiz. Bu
sessizliği korkutuyor beni. Lulişka ise tedirgin. Ona soruyorum.’’ Chinaski
konuşmuyor benimle, yine küstü bana sanırım, sence neden?’’
Düşünüyor. Elini diğer
elinin üzerine bırakıp cevap veriyor bana.
‘’ Shakespeare’nin eseri
Othello’da korkunç Lago vardır. Hiç bir neden yokken yok etmeye çalışır.
Nedensiz kötülük.’’
‘’Burada kötü ben miyim?
Lulişka bunu mu demek istedin.’’
‘’ Her ikiniz ’ diyor.
Çünkü diliniz ve kimyanız aynı. Bir garip erotik fenomenin en şaşırtıcı
örneğinde masum bir kusmuğu boşaltırken ayrışıyorsunuz. ‘’
’ Yani bazı seri
katillerin evcimen yapıları vardır. Kurbanlarını bir yere kapatırlar ve oraya
gömerek bir şey olmamış gibi evlerinin yolunu mu tutarlar demek istiyorsun.’’
’Bunu Chinaski’ye
sorabilirsin. Ben bilmiyorum.’’
Dönüp Bay Chinaski’ye
bakıyorum. Parke döşemesinin altında sanki benim cesedime bakıyor. Tıpkı bir
katilin ilhamını bastırması gibi gözleri sabitlenmiş.
***
Bugün eve erken geldim.
Kapının arkasında Lulişka hemen boynuma atladı. Öpüşüp bir güzel yaladık
birbirimizi. Zilli ıslak mamanın kokusunu almış. Aniden kucağımdan atlayıp
elimden bıraktığım poşete saldırıyor. ’Hayır, kızım, az sabret soyunup
döküleyim diyorum.’’ Az biraz sabret bak aç olan sadece sen değilsin diye ses
tonumu yükseltip birine gönderme yapıyorum. Memnunsuz bir yüz ifadesi takınıyor
Lulişka.’’ Getirdiğin mamayı sikeyim’’ der gibi gidip masanın altına
kıvrılıyor. Odaya geçerek üzerimdeki kıyafetleri bir çırpıda çıkarıp yatağın
üzerine fırlattım.Aç değilim kokuşmuş yemek üstü bir avuç sinek ölüsü yedim eve
gelmeden önce. Kendime bir kahve yapıp çantamdaki dosyayı çıkarıp salondaki
masanın üzerine bıraktım. Biraz ateşim var sanki. Boğazım ağrıyor. Televizyonda
netflixi açıp yarım bıraktığım The Tudors’u izliyorum.
Yamyamlar ve katiller. Bir alay sikik yüzler odanın
ortasına doluşuyor.
Bütün bu yüzler arasında gözüm Chinaski’yi arıyor.
Ortalarda yok. ‘’Lulişka diyorum Chinaski nerede. Hiç oralı değil zilli. Kalkıp
mamayı önünden alıyorum.
’ Chinaski nerede’
Gözkapakları düşüyor Lulişka’nın.
‘’ Sen işe gittiğinden beri görmedim onu’.
‘’ Nasıl görmedin. Kapıyı kilitlemiştim.’’ Elimdeki
mama kabını yere bırakıyorum. Mamayı iştahla yiyor.
Chinaski diye bağırıyorum. Ses yok. Evin her yanına
bakıyorum ses yok. Bütün kapı ve pencereleri açıp de diyorum. Ses yok.’’ Hey
Chinaski anladım kızgınsın bana saklanmana gerek yok. Söz bir daha seni
yataktan düşürmeyeceğim.’Yine ses yok. Telaşlanmayabaşlıyorum.
Ellerim bir alay sikişmiş The Tudors suyu kokuyor. Ellerimi yıkamak için
banyoya yöneliyorum. O da ne! Banyo küçük penceresinin altındaki duvar
yıkılmış. Hızlıca kafamı sokuyorum duvardan içeri. Chinaski duvarı yıkıp
havalandırma camını parçalayıp gitmiş.
‘’ Lulişka’ diye bir çığlık atıp koşarak geri
geliyorum.’Bırak yemek yemeyi, koş git yukarı çık Chinaski’ye bak diyorum.
Lulişka yukarıya çıkıyor. Bekliyorum gözüm banyo duvarında. Lulişka geri
geliyor. Yüzünde tuhaf bir ifade var.’ Ne oldu’’ diyorum. ‘’ Şey’’ diyor
kekeliyerek ‘’gözleri Chinaski’ye benzeyen boyalı bir at duruyor yukarda’.
Lulişka’ya iki ıslak mama daha verip ‘’bak diyorum beni oraya götürmelisin,
nasıl yaparsın bilmiyorum ama poşetteki bütün mamaları dönüşte sana
vereceğim.’’Lulişka bir pantere dönüşüp yavrusu gibi ensemden yakalayıp
havalandırma boşluğundan tırmanarak beni boyalı atın önüne atıyor.
Vücudum uyuşuyor sanki zehir içmişim gibi elimi enseme
götürüyorum. Büyük bir yara çukuru oluşmuş. Alçak Lulişka beni öldürmek mi istedi.
Sallanıyorum binanın tepesinde. Bir hayal gibi yarı at yarı insan kılıklı bir
şey görüyorum. Ensem fena acıyor. Orada bir kıpırtı var sanki. Cereyan çarpmış
gibi tüm organlarım titriyor.’’Zilli Lulişka’’ diye bağırıyorum havalandırma
boşluğuna. Lulişka beni zehirlemişti ve gözlerimin önünden boyalı bir at
akıyordu. Bayılmışım. Kendime geldiğimde tuhaf bir şeye dönüşmüştüm. Doğrulup
ne olduğunu anlamaya çalıştım. Havalandırmanın üzerindeki kırılan camda kendimi
seyrettim. Tanrım! Tek boynuzlu bir ata dönüşmüştüm. Alçak Lulişka atı ata
kırdırıp eve konmak istiyordu.
Karşımda sentor’a benzeyen Chinaski’ye bakıp,
’ Hey Chinaski’ dedim. Bacakların at gibi, belinden
yukarısı savaş tanrısına benziyor kılıcı kuşanmışsın oysa bugün dilimin ayarı
pek güzeldi.’’
‘’Lulişka ‘’diyor gözümün içine bakarak. ‘’ Dönüşte
onu çiğ çiğ yiyeceğim. Seni bir ata dönüştürmemeliydi.’
’Benim kılıcım yok’’ diyorum.
Sertleşiyor.’Evet tek ve keskince, alnının ortasında
bir boynuzun var. İğne gibi keskin duruyor.’
’Evet ‘diyorum. Alaska’da tutuşan tango ateşi gibi,
bol ışıklı gece çeken bir çatıdayız kalaşnikoflu gibi.
Rüzgâr tüyler ürpertici, şok dalgaları gibi gelip
saçlarımızın ortasında dolanırken Ed Gein bir cesedi gömüyor nalbur dükkânına.
Kim kimin kanını emerse ölümsüz olacakmış gibi çatıda birbirine giriyoruz.
Chinaski’nin kılıcı boynumu delerken, benim de alnımın ortasındaki sivri iğnem
Chinaski’nin şah damarını parçalıyor. Kiss! Benim eski bebeğim.
Kötü şehvetli kara dul Belle Gunness’in yanıp kul
olmuş çiftlik evinde kömürleşmiş kadın ve erkek cesedi buluyorlar. Lakin tek
bir sorun vardı. Cesetlerin kafası nereye gitmişti. Ve neden çiftlik evinde
glamur through debris çalıyordu.
Netflixteki bütün sikikler
kulağımın dibinden yavaşça çekiliyor veya daha çok geliyorlar üzerime.
Yorgunum. Televizyonun karşısında sızmışım yine. Kalkıp yatağa doğru
sürüklenirken Chinaski aniden saklandığı yerden çıkıp kucağıma atlıyor.
Ellerimle yüzünü tutup dudaklarından öperken aniden kasılıyor. Durup yeniden
kasılıyor.’ Hey dur kusacak mısın?’ demeden büyük bir gürültüyle kusuyor. İki
kesik baş yüzümden yuvarlanıp kucağıma düşüyor.