Çürükler

sayfaların kenarından sızan ince yankılar
ki onlar bir anlatı değil
kelimelerin gölge oyunları
cümleler kurulmadan evvelki o ilk titreme
bir çınlama değil
vazgeçilmiş sözlerin çürükleri gibiydiler.

yanlışın kıvrımında saklanan boşluk
bir haritanın beyaz yerleri gibi,
orada olmayanın ağırlıkları
suskunluğun şeklini çizen dillerin ucu
bir cevap değil
sorunun kendisiydi.

ağızların sessizliği
dişlerin arkasında birikmiş tortular
her hece bir taş
her suskunluk çığlık olabilirdi,
lâkin onu bir kuyuya dönüştürdüler
dibi görünmeyen ihanetler.

taş, düşüncenin ağırlığı,
zihnin tabanında çakıllar
yuvarlanıp duran
yuvasızlıktan parlayan.
nerede düştüğü bilinmez,belki de hiç düşmeyen
sadece düşecekmiş gibi duranlar.

hareketin kendisi, ayakkabının tozu
bir hikâye değil,yalnızca iz;
bir varış noktası yoktu yolların
yol olmak yeterdi.
nereye değil,
nereden geçileceğini bilip.

****

sokak lambaları
aydınlığın değil
yargının soğuk gözü
her birinin altında mahkeme kurulurdu
gece vakitlerinde
gölgeleri yargılayan
suçu ışığın düştüğü yere atan
sarı ışıklarıyla lanet okuyordu yürüyenlere
bir sığınak değil
bir ihanetti sundukları aydınlık
şehrin damarlarında dolaşan
her adımı kaydeden
acımasız bir lanet..
..
Fotoğraf.pinteres

Zamanın sisi

hafızanın çatlak merkezi
radyum parıltısının sessiz saatinde
bugün dirençsiz bıraktığımız
puslu kristal küre
avucumuzun kenarında
şimdi uykunun yeni çatallı damarları.

rüyaların tonozlu yapıları
artık bir yankı değil
ama derin madenin unutulmuş anlarında
dalış ve sese kül döken
zamanın alacalı çizgisinde.

orada,
tortulaşmış sessizlik
ve matematiksel denklemin
soğuk zarafetinde eriyoruz
kendi yıkımımızın haritasında…

Epigramma

okuduğun yazıtlar
kendisine bağlı dingin yatıyor
yaşamın kutsal bağı
ve nereden başlayacağını bilemediğimiz
ağıtlarımız bizim.

sanırım ki ağır ağır
sırtında gri bir hüznün giysisi
gülüyorsun
zamanın dişleri değmemiş tenine,
hiç yıpranmamış, ve yokmuş alışkanlığı acının.

dizeler okuyorsun
ve dilinden dökülen her kelime itiraf değil,
bir çeşit dua.
bundan büyük günahların yoktu
sadece hafızanın armağanı
iç karartıcı küller üstünde yürüyen
bir rahatlık vardı kafanda.

rahattı alnın
tıpkı bir kılıcın ucuna dayanmış
o keskin sükûnet gibi..


Fotoğraf, Pinterest

Bu çocuklar nerede?

zaman
kemiklerin külliyatında,
saç telinin gümüş ipinde
darmadağın ve unutulmuş.

sonra, seçilmiş parmaklarıyla
çürüyen kızıllık kan lekesi
boyanan
avlular
ruhsuz soğuk ve ihanetle dolu hafıza
taşlara haykırıyorum
yırtık atlaslara
dağınık resimler ve ağıtlar.

gece
karaşın tarıyor saçlarını
metalik ve kan.
kalkıp demir pencereleri açıyorsunuz
boğuluyor
bir lahit sessizliği
bir çocuğu diri diri gömüyorlar
ve duymuyoruz
( biz hangi cehennemin katındayız.. )
.
suskunluğu, çığlıksız
avlularda birdenbire bir kurşun sıkışması
papirüs’ün silinmiş hikayelerini arıyorum
bir kurşun ne istiyordu çocuklardan .

Kaos Mix

Dali’nin eriyen cep saati, kumların üzerinde çorba değil, jelatin gibi titriyordu; içinden Hamlet’in “Olup olmamak…” diyen dili sanki bir solucanmış gibi kıvrılarak düşüyor, kumların üstünde kelimeleri ısırıyordu. Harfler kara böceklere dönüşüp Kafka’nın paltosuna tırmanarak cebine bir dilekçe değil, sonsuz bir reddetme formu yazıyordu.

“Ahhh haaaahhh! Bakın, prens! Harfleriniz çürüdü, sofrada yeriniz yok!” diye kahkırdı Sappho.

Sappho, dev saatin sarkık akrebinde bir trapezci gibi sallanıyor, gözlerinden sarı, mavi, kırmızı, yeşil renklerin hepsi yanık cam gibi akıyor, yere düşerken Paganini’nin kemanına damlayıp onu elektrikli bir matkap gibi titretiyordu. Paganini, kontrol etmeye çalıştıkça kemanın yayından fışkıran notalar Nietzsche’nin kafasına mermi gibi saplanıyor, “Tanrı öldü!” sözünü paramparça, anlaşılmaz bir hırıltıya dönüştürüyordu.

Nietzsche öfkeyle sappho’nun yüzüne bakıp gürledi;
“Sen kahkahanın kölesisin! Üst insan değilsin, sen sadece…”

“Ben kahkaha değilim, ben kahkahanın yankısıyım! Çekicin bir zeytin, hhaaa hhaaahaaaahhaaa !” diye bağırdı Sappho. Gerçekten de Nietzsche’nin çekici yağlı bir siyah zeytin gibi elinden kayıp yere düşerek yuvarlandı ve Kafka’nın ayağına çarptı.

Kafka titreyerek, “Ben sadece mahkememi arıyorum,” dedi, fakat sesi Dali’nin fırçasıyla çizilmiş mavi bir ağzın içine düşüp boğuldu.

Hamlet delirmiş gibi;
“Mahkeme mi? İşte mahkemen! Her kelime idamdır, her boşluk çarmıhtır!” diye dosyayı göğe fırlattı.

Dosyadan saçılan kağıtlar uçuşurken, Paganini’nin kemanından çıkan vahşi bir nota bir tanesini yakaladı, katladı, katladı ve onu keskin bir kağıt uçağa dönüştürdü. Uçak, sivri ucuyla Sappho’nun yakasına saplandı.

“İşte kanıt, ahhhh haa haaa! Ama hangi dava, hangi suçtan?” diye haykırdı Sappho, kahkahası artık acıyla çığlık arası bir uğultuya dönüşmüştü.

Dali bu anı görüp çılgınca bağırdı;”Mükemmel!” Bir fırça darbesiyle Kafka’nın paltosunu sıvıya çevirdi; palto yerin altından kara bir göl gibi kabarıp Kafka’yı yutmaya başladı. Palto bağırıyordu.

Nietzsche, “Bu sadece bir metafor!” diye kükredi, ama kendi ayakları da aynı göl tarafından emiliyordu.

Hamlet şaşkındı. “Deliller eridi… peki ben neyi sorgulayacağım?”

“Her zamanki gibi kendini! Hahaahaha haaaaahhh!” diye güldü Sappho ve eriyen saatten diğerine, deli bir akrobat gibi atladı.

Paganini son bir çığlıkla kemanını dizginledi, öyle hızlı bir nota çaldı ki gökyüzünü (Dali’nin tuvali) ikiye yardı. Ses dalgası Sappho’yu susturdu, Kafka’yı bataktan çekip çıkardı, Nietzsche’nin zeytin çekicini paramparça etti.

Her şey durdu. Sessizlik.

Bir an.

Sonra aynı anda patladı:
Kafka bağırdı,…”Teşekkürler!”
Nietzsche…”İşte güç!”
Hamlet….”Çalmak mıydı, çalmamak mıydı?”
Dali… “Mükemmel bir çizgi!”
Sappho… “Ahhhhaaaa hohhh hahaha. Kesti, ama neyi kesti?”

Ve gerçekten de kesilen, Paganini’nin keman teli idi. Tel süzülerek Hamlet’in ayağına doğru kaydı.

Herkes ona baktı. Hançer mi, Yargıç mı, Cevap mı?.. Yoksa sadece tel mi?

Tam karar veremeden Kafka’nın altındaki göl kurudu, binlerce dilekçe kağıdına dönüştü. Paganini ağladı, kemanını yere fırlattı; keman Dali’nin kafasına çarpıp onu bir fırçaya çevirdi. Nietzsche bu fırçayı kaptı, gökyüzüne “Anlam!” yazmaya çalıştı, ama Sappho’nun kahkahaları çizgiyi bozup okunaksız hale getirdi.

Hamlet keman telini yerden aldı, bir an baktı, sonra saçmalığın ortasında ilk kez kesin bir eylemle, teli Sappho’nun ağzına fırlattı.

Gluk. Ha. Gluk. Gluk..Tıııssss

Sessizlik.

Tatlı, muzaffer bir sessizlik.

Ama yalnızca bir saniye. Çünkü Sappho teli boğazından çıkarıp daha beter güldü. Kahkaha, çığlık, kusmuk ve nota karışımı bir histerik gülüşü.

Ve herkes birbirine girdi;
Dali artık bir fırçaydı. Nietzsche onu delice sallıyordu. Kafka kağıttan bir heykeldi. Paganini kemansız ağlıyordu. Hamlet hâlâ bir eylem yapmanın şaşkınlığındaydı.

Kaos, saf bir sanat eserine dönüşmüştü.
Kimse anlamıyordu.
Bu yüzden kusursuzdu.

Yüzler

uzun parmakların hatırası,
siyaha bulanmış parşömenlerde kanar hâlâ.
karanlık madenlerde gömülü
unutulmuş sevinçlerin izini sürenler. sizler!

ve siz, ey ölüme vasiyet edilmiş varlıklar,
sessizliğin dilinde eriyen
sonsuzluk çiçekleri gibi solanlar.

rüyaların en derininde
kırık aynaların keskin parçalarında buldum seni,
ey kız kardeşim, ey yoldaşım
ihtişamın en yüksek merdivenlerinden
göğe yükselirken gördüm yüzünü

soğuk bir anıt gibi donuktu hâlin,
gecenin siyah ayı kadar mağrur,
ve hiçbir dileğin ulaşamayacağı kadar sessiz.

o ihtişam ki
çürümeyi saklayan bir parıltıydı,
rüzgârların içini oya oya inlettiği
biz, toprağın damarlarına inen kökler,
ölü çocukların fırtınalı nefesleriyiz.

belki bir sabah,
o ihtişamın küllerinden
kızıl bir sessizlik doğacak.
biz, gölgeleri eritip
akıp gideceğiz zamandan.

siz ise, taş kesileceksiniz,
unutulmuş mezarların üzerinde
sonsuz geceye zincirlenmiş,
adını kimsenin anmayacağı bir dilsizlik gibi.