Büyücü

Yürüdüm; şehrin büyük meydanına geldiğimde kalabalık dalga dalga çoğalıyordu. Merak ettim. Kalabalığın içine girdiğimde insanlar gırtlaklarını yırtarcasına bağırıyor, neredeyse birbirlerini ezer gibi meydana doğru yükleniyorlardı.

‘’ Öldürün cüceyi, pis aşağılık bu şeytanı öldürün. Yakın, yakın bu büyücüyü.’’

Göğün gri bulutları, kızgın hava ve insanların kaldırım taşlarına ayaklarını sertçe vuruşu nefretlerinin kusmuğu gibiydi. Bu kadar ateşli bir bağırış hayatımda hiç görmemiştim. Evet, serseriydim. hiçbir işim yoktu. Bir işe bağlı kalmak, orada uzun süreli durmak bana göre değildi. Çabuk sıkılıyordum. Bu yüzden bir kavga çıkarıp kendimi işten attırıyor bazen de kendim terk ediyordum. Beni bağlayan bir ailem yoktu. Bir şehir yoktu. Gezgin biriydim. Gittiğim şehirlerde hayatımı sürdürecek kadar bir işe girip para kazanıyor,kazandığım paranın bana yeterli geleceğini anladığımda pır diye oradan ayrılıp başka maceralara koşuyordum. Bir yığın insan ve olaylarla karşılaşmıştım ama hiç böylesi bir kalabalığın öfke ve nefretiyle karşılaşmamıştım.


‘’ Öldürün, öldürün..’’ sesleri kulak zarımı patlatıyordu. Önümde duran insan kalabalığını yarıp öldürülecek kişiyi görmek için ön tarafa fırladım. Gördüğüm dehşet verici bir sahneydi. Meydanın orta yerinde bir kadın vardı. Mor yırtık elbisesinin içinde memeleri dışarıya dökülmüş, saçları darmadağınık halde bir kazığa bağlı, ipin ucunda yaralı hayvanlar gibi çırpınıyor, sağa sola koşup karanlığın içinde kaybolmak istercesine de debelenip duruyordu. Tıpkı vahşi atlar gibi gözleri yuvalarından fırlamış, bıraksalar rüzgâr olup uçacak, bıraksalar ayağı kırık atın umursamayışıyla boğuk bir kızıllık ekseninde kaybolacaktı.

İçim bir tuhaf oldu. Midem bulanmaya başladı. Olduğum yerde ayaklarımın ucuna kustum. Başım ağrıdan çatlıyordu. Yanımda bağıran adamın kolundan çekiştirip sordum.

‘’ Neden ölmesini istiyorsunuz? Ne yaptı? Kimdir bu kadın. Ne istiyorsunuz ondan?’’

Adam yüzüme aptal aptal bakıp,

‘’Bilmemen çok ayıp’’ diyerek beni suçladı ve devam etti konuşmasına.

‘’ O bir büyücü, büyücüleri yakmak lazım’’ Bir yandan da bağırıyordu.

‘’Öldürün yakın büyücü cüceyi.’’

Afallamıştım. Kısa bir şaşkınlıktan sonra ‘’ Cüce mi?’’ dedim.’’ Kadın çok güzel kör müsün?’’.Doğru ya ‘’ diye devam ettim konuşmama.


‘’ Büyücüler paranormal doğaüstü, karanlık dehlizlerde dolanıp hayal satıp kurgulayan, bir göz kırpmasıyla sizi başka diyarlara götüren, siyah ve beyazı ters çevirip mağaralarda ateş yakan, ateşin içine tütsü koyan ve birilerini kurban eden, kötü kokularla beslenip kendi şeytansı zikirlerini yapanlardır. Bu yüzden öldürülmeleri gerekiyor. Manyak mısınız? Çıplak bir kadın nasıl kötülük yapabilir size, üstelik elinde sihirli bir küresi bile yokken.’’

Adam defol der gibi kolunu göğsüme vurup birkaç adım öteye gitti. Bakışlarımı yeniden kadına çevirdim. Büyülenmiş gibiydim. Vahşi atlar beni hep büyülemiştir. Kadın da öyle biriydi. Oldukça vahşi, bıraksalar herkesi parçalayacakmış gibi kalabalığa doğru atılıyor ve tek kelime konuşmuyordu. Konuşmaması ilgimi çekti. Birkaç adım ileriye gittim. Dağınık siyah saçlarının arasında öfke nöbetine yakalanmış göz bebeklerini, hırpalanmış esmer tenine yapışmış ter damlacıklarını daha belirgin görebiliyordum. Üzerindeki elbise yok denecek kadar lime lime olmuştu. Belli ki meydana getirilmeden önce yerlerde sürüklenip taş yağmuruna tutulmuştu.

Kadının çırpınışına daha fazla tahammül edemedim. Arkamı dönüp uzaklaşmak istedim. Uzaklaşırken son kez dönüp kadına bakma ihtiyacı hissettim. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum. Tanrım, kadın gözlerini bana dikmiş öyle bakıyordu. Çatlamış dudakları arasında belli belirsiz bir söz döküldü.

‘’ Sana bir hayal lazım’’

İliklerime kadar ürpermiştim. Ok gibi bakışlar karşısında geri çekildim. İçimde anlam veremediğim bir şeyler oluştu. O an oradan ayrılıp kalabalığı ve kadını arkamda bıraktım. Canım sıkılmıştı. Bu engizisyon sapkınlığına daha fazla tahammülüm yoktu. Müdahale etme gibi bir lüksüm de yoktu. ‘’Lanet olsun’’ diyerek koşar adımlarla kalabalığı kenara itip ayrıldım oradan. Bir süre boş sokaklarda yürüdüm. Bir parka oturup sakinleşmek istiyordum. Dar bir sokaktan geçerken bir ses duydum. Kedi sesiydi bu. İlerledim sese doğru. Adamın teki kedinin boğazına çullanmış bağırıyordu.

‘’ Senin boğazını kesip ateşte yakacağım. Şeytannn, şeytan…’’

Tepem o anda attı. Koşarak adama tekmeyi geçirdim. Boylu boyunca kaldırıma uzandı. Hızımı alamayıp kafasını bacaklarımın arasında sıkıştırmaya başladım. Tıpkı meydandaki kadın gibi debelenip durdu.

‘’ Seni geberteyim mi? ha, söyle bakayım. Seni gebertirim ve bu kalabalıkta bok yoluna gidersin.Bunu biliyorsun.Söylesene zavallı savunmasız kediden ne istiyorsun..’’

Adam yalvarıyordu.

‘’ Bokunu yiyeyim abi, bırak beni. O bir şeytan..’’


‘’ Şeytan mı?’’ dedim. Gözüm iyicene karardı. Belimdeki tabancayı çıkarıp adamın kafasına sıktım. Geberip gitmişti. Gözüm kediyi aradı. O da kaldırımın üstünde can çekişiyordu. Uzanıp onu yerden alarak ceketimin iç cebine koydum. Minnacık bir şeydi. Gözleri meydandaki kadının gözlerine benziyordu. Korkmuş ve büyümüş göz bebekleri beni mahvetmişti. Parka gitme fikrinden vazgeçip en yakın tren istasyonuna kendimi atmak istiyordum. Gara doğru adımlarken İstem dışı bir cümle döküldü ağzımdan.

‘’ Kadın’’ dedim. ‘’Bu kediyi çok sevecek…’’

Nedense adımlarım beni yeniden meydana doğru sürükledi. Kadını merak ediyordum. Vahşi canavar yığınlarını itekleyip yeniden ön tarafa geçtim. Büyük bir ateş yakmışlardı. Kadın ateşin içinde bir çarmıha bağlanmış dimdik duruyordu. Meydanın uğultusu alabildiğine bencil, korkak maskelerini takınmış soytarılar gibi bağırıp kahkaha atıyorlardı. Bir kadının yakılıyor olması bende derin yaralar açtı. O an kendime kızdım.

‘’ Aptal gibi burada durup sen de diğer soytarılar gibi kadını izliyorsun İsakof’’ dedim. ‘’ Aptalsın sen!..’’

Birine sığınma ihtiyacı duydum o anda. Elim ceketimin iç cebindeki kediye gitti. Onu alıp omzumun üstüne koydum. Belki de son defa ışığı görmesini istiyordum. Kedi omzumda boynumu yalamaya başladı. Onu avuçlarıma alıp dudaklarından öptüm. Kedinin ağzı bir anda vahşi köpeğin çene kemiklerine dönüştü. Bir damla gözyaşı akıtıp elimden fırlayıp meydanın orta yerine doğru koşmaya başladı. Kedi koştukça büyüdü, büyüdü devasal vahşi bir kaplana dönüşüp ateşin içine dalıverdi. Ateş darmadağınık olmuştu. Her şey ağır çekimli bir dalga gibi havada uçuştu durdu. Kedi kadını boynundan tuttuğu gibi sırtına fırlattı. Meydanın ortasında soytarıların şaşkın bakışları arasında birkaç tur attıktan sonra gelip benim önümde durdu. Kadın çırılçıplaktı ve yanmış et parçaları derisinden sarkıyordu. Kısık gözlerini aralayıp kaçışan insanların arasında bana seslendi.

‘’ Sana bir hayal daha lazım yabancı, benimle gel’’ dedi.

Elini uzatıp beni kedinin sırtına çekiştirdi. Hiç tereddüt etmeden kedinin sırtına atladım. Kedi koşarken önündeki her şeyi parçalıyordu. Kadın kedinin sırtında kendinden geçti. Onu kollarımın arasında tuttum. Tıpkı bir kedinin uyuması gibi mırıldanıyordu. Sanki rüyasında buruşuk mor elbisesini ütüleyip dolaba asıyormuş gibi de gülümsüyordu.

O gün kalabalığın yarısı öldü. Pek çoğu kedinin vahşi tırnakları arasında yaralandı. O gün büyük alevlerle boğuşan kedi, bir ay ışığında bizi sırtlayıp uzaklara taşıdı.

***

Karla hayatımda psişik bir vakaydı artık. Onunla değişik yerlerde durup yapacaklarımızı izliyordum. Zaman bana Karla tarafından seçilmiş bir yabancı olduğumu öğretti. O beni seçmişti ve bu yüzden ona koşmuştum. Bir astral seyahat içindeydim. Onun beni her çağırışına kulak verip şeytan ve kurbana dönüşmüştük. Önceleri bir serseriydim ve her serseri gibi benim de korkularım vardı. Oysa şimdi hayatımda korkuya yer yoktu. Korktuğum an yere kapaklanacağımı biliyordum. Bu yüzden Karla’nın bana hayal satmasından zevk aldım. Beni hipnoz eden yanlarına aşık olmuştum. Beni kendisine tutkun kılma büyüsüne kapılmıştım. Tıpkı beyaz bir fincan kulpunun kırılması gibi bir kâğıdı parçalara bölüp kendi adını fısıldaması gibi ‘’ Karla, Karla, Karla’’ dedikçe onun köpeği oluyordum. Önüme çıkanı Karla ile beraber ezip geçen bir köpek. Kuşkusuz kadının üzerimde bıraktığı etki tartışılmazdı. O gün bir masa etrafında kavga ettik. Benim onun cücesi olmamı istiyordu. Sanki insanların ona cüce büyücü demesinin intikamını benden çıkarıyordu. Yoksa bunu neden istesin ki benden.

Gözlerine baktım. Sert ve güven vericiydi. Veya bana öyle geldi. O gözlere tapınmıştım bir kere. O’nun cücesi olacaktım.

‘’ Ne yapacağım sirkte’’ dedim.

‘’ Hiç’’ dedi. Sadece motosiklet süreceksin…’’

‘’ Sürüp ne yapacağım’’

‘’ Hiç’’ dedi yeniden. ‘’ Hayal satacağız’’

‘’Peki, sen neden sürmüyorsun’’ dedim. Bir kedi kızgınlığıyla cevap verdi.

‘’ Aptal mısın? İsakof. Motosiklet sürerken ellerimi nasıl kullanayım.’’

Tartışmasız kabul ettim. Bir yandan da canım sıkıldı. Benim gibi adamın bir yere bağlanması korkunçtu. İpe bağlanmış köpek gibi hissettim kendimi. Karla beni kendi etrafında dolaştırıp duruyordu. Oturduğu sandalyeden kalkıp ellerini boynuma doladı. Bir kedi gibi yüzümü yalamaya başladı. Onu kırbaçlamamı istedi benden. Kendisine kızamayacağım anlarda istiyordu bunu. Böylece kendini cezalandırıyordu. Bunu yaptım. Onu dizlerime yatırıp iç çamaşırını aşağıya indirip kalçalarını şamarlamaya başladım. Mosmor oluncaya kadar tokatladım. O ise kahkaha atıp konuşuyordu.

‘’ Her motosiklet gösterisinde yukarılara çıkacağız İsakof, cücelerin yükselişi, cüceler ve develerin yer değiştirmesini izleyeceğiz. Bu cücelerin zaferi olacak İsakof, bunu bir düşünsene, muhteşem bir yer değiştirme’’ dedikten sonra dizlerimden kalkıp aynanın karşısına geçti. Bir kutunun içinden turkuaz renkli otantik bir taşı alıp boynuna astı. Müthiş bir armonia, bir kedi sesiyle bütünleşen gizemli bir yaratığa o anda dönüşüverdi. Vahşi ve acımasız bir kedi gölgesiydi sanki.

‘’ Haydi gidiyoruz İsakof’’ dedi.

O gün sirkte onun cücesi olmuştum. Bir daire etrafında dönen manyetik motora dönüşmüştüm. Döndükçe motosiklet lastiklerinden ateş çıkıyordu. Üstü açık kenarları kapalı bir mekânda insanlar bizi alkış yağmuruna tutarak izlediler. Onlar izledikçe Karla daha bir hızlanmamı istedi benden. Boynundaki taşı çıkarıp parmakları arasında çevirip durdu. Dilinden ateş fışkırıyordu. Motosiklet daire içinde hızlı döndükçe binanın temelleri sökülüyordu. Bir süre sonra bina ile yükselmeye başladık. Sanki bulutların üstüne çıkmıştık. Karla uçuşan saçlarına aldırış etmeden bağırmaya başladı.

‘’ İsakof, motosikleti yavaşlat. Yolcuları bir viyadük çıkışına bırakalım. Develerin binlerce ölümünü izlemek istiyorum. Binlerce tır kamyonlarının yoldan geldiğini düşün. İsakof, dediğimi yap çabuk, binayı ters çevir ki yolcular çabuk insinler. Hahahaa..’’

Karla bir intikam-perestti. Taparcasına her şeye kıyıyordu. O gün motosiklet lastiklerinden çıkan kıvılcımlar her tarafa yayıldı. Bina alevler içinde kalmıştı. Karla boynundaki sihirli taşa dokunup yapacağını yapmıştı. Yüzüm öfkeden bembeyazdı. Kendimi dışarıya zor attım. O an Karla’yı ellerimle öldürmek istedim. Hiç bu kadar kendimden nefret etmemiştim. Deli gibi Karla’yı aradım. Dumanın içinde bir kedinin gözleri gibi bana bakıyordu. Belimdeki silahı çıkarıp ona doğrulttum.

O bir cadı gibi kendi süpürgesine binip uzaklaşırken ‘’Benim öleceğimi nasıl düşünürsün, hayal İsakof, hayal’’ diye bağırıyordu.



Luti’nin baladı

defalarca konuştum
kağıt üzerinde duran soneden bahsettim ona

her vakit
duvarın arkasında kara romantizm büyür
bir havanın titreşimini başlatan tanrı
dante’nin cehennemini çeker
tepeden tırnağa
pencere
avlular ve tül perdenin solgunluğu gibi
her şey sorgusuzdur
anlatılmaz
ve van gogh’un pastorellerini
ya da don kişot ve ölü katırları resmedip dururken ellerim

sen nasıl çürüdün luti

senin o gözlerin karahindiba
mayıs ayında açan
açarak solan bütün renklerin ülkesizliği
yağlı boyalara dolanıp ince fırçadan süzelen
bir yazgı…

nasıl anlatayım luti
sen yine de poz ver bana
tabakta soyulmamış elma var
ölü ressamın yasını tutan kurtçuklar
panoya yerleştirilmiş taş şömine
ceylan kafası
ve masamda bir kaç çiçek ölüsü var.

Fugue

Latinya’nın o meltemli tepesinde
Caddeler sökülüp atıldığında
Çok füglü kişilikler gördüm
Başları kum
Bir çiçek zehr
İki meyan kökü
Kul
Köle
Ve tanrışkonun götündeki esintiyi çekiyorlar.

Oysa çok sefil yolları vardı
Makamı koltuklarını biri siktiğinde
Ölüp ölüp dirilmeler
Gülünç mazeretler, kimisi yılan
Kimisi  yalandı
Rezalet
Ve kokuşmuş midye kabuklarını  kustuğum gibi
Topunuzu birden….

Sevgilim
Şu küçük cezve ağzımdan bir balınanın gelmesini lütfen garipseme
Şu an sırtımın ağrıyor olmasına borçluyum yazdıklarımı
Ayrıca her zaman ciddiyet tapınağında değilim

Volorus
Benim güzel ibnem
Kokoştaki sarhoş şairlere söyledin mi
O sapık ibnelere
Lezbia ve hastalıktan kokan
O kentli sürtüklere anlattın mı beni.

Volorus  yoksa anlatmadın mı?
Latinya’da olanları mı anlattın.

..

Görsel tablo, Nicola Alessandrını

Godot’yu beklerken

Bazı sıkıntılar vardır
Biliyor ve duygusallaşıyorum
Kırılıyor o ince yollar
Nehirler kendi suyunu yuttuğunda. Çölleştiğinde
Umudun coştuğu gün!
Kılıflar, kılıflar
Beklentilerle körleşiyorlar hep.

Biz, hiçbirimize ait değiliz
Bir  mum ışığında gözlerim yok
Karanlığın kutsal şeyleri
Duvara yaslanmış hiçlik
İlahi sabır
Tanrıyı da öldürdüm.

Benim hikâyem kalbimden düşen gök
Parlamasına izin vermeyeceğim
Herkes inkâr edebilir
Burası yolsuz
Sessiz, nefessiz
Bu yaprakların dinginliğine çok  kayıtsızım

Gidenler gittiğinde
Burada duralım.

Yaşayalım

Şu volorus’un elleri
Ağır katillik ve Z raporları.

Acaba siz biliyor musunuz
Hesap defterinde kaç kişi var
Yılanın şarabını çekip
Uranus’un sırtladığı bütün o ruhlar
Boşaltıp kendilerini
Yan gelip yattıklarında
Bir kahkaha patlatıyorum
Yiyip yatıyorum.

Metelik versem
Siz ey hamam böcekleri
Doğum sancısı çeken atlar gibi koşacaksınız
Şu kasvetli kıyılarda
Giden bir ırmağın içine edip
Şehvet hanından geçtim
Ve çalı sakalını çekip bir güzel işedim.

Sevgilim volorus iyi misin?
Sakalın büyüdü mü.

Sesler ve korolar

I

Bu sabah ışığı bir mağara kapısına vuruyor
Rilke’nin brigge’ye notları
Şiir
Yan yana pencerelerin fısıltısı dilsizlik
Ağır hava
Nefret edilmiş üstünlük
Ve mavi mezarların isyanlarıyla
Görmeyi öğrenmek  boşaltıyor içimi
Bitenin ardında mim
Kendimin işareti bir masa ayağı kırık
Ve gözüme kestirdiklerim
Baudelaire’nin kötülük çiçekleri gibi.

II

Açıp bir musluğu
Çaydanlığı kurutuyorum onunla
Oyun yok
Oyun kuranın oyuncuları var
Hepimiz ne güzel oyuncularız
Gövdemiz ince
Siyah perdelik kumaşla
Tanrı kadifeli insanı yaratıyor, Metalik hastalık ve ehli-keyf
Göz
Allı sürmeli
Sivrisinek vızıltısını çeken
Lanetli bir gezegende
Sazlık dipleri
Soğuk
Ardışık mezarlıklar ve şeytan ölüsü gibi de ağırım.

III

Soysuz endam
Maskeli balo çığırtkanlığı ve herkes saklanırken birşeylere
Görünmeyen o mavi suskunluk
Haz ve imbiğinden süzülen karanlık
Gülünç korkular, duvar aralığı
Tanrım
Nasıl bir çalgıdır bu
Vardık
Ve yok..











Kam

Burada alaca ağaçlar doğuruyor
Ruhum dinginleşirken
Ateşi yutup
Yukarı üfledim
Taşa oyulmuş nehir
Ve hayat ağaçları.

..

Sen ise
Eline ağır muştalar geçiriyorsun
Kayın ağacında tanrı suyla’ya bak
Ala tomurtka atlılar
Şaman çizmesi
Ve geyik başlarıyla
Ay dolun’a hücum ettiler
Tuluma sarıp ırmağa attılar beni
.
.
.

Ne olur yükseğe sıçrama
Demir dövülerek uzarmış.

Hiç

Lulişka diyorum laros’un gözlerine bakma. Müziğin tınısında  ateşe düşen bir pervane gibi dönüp duruyor kendi ekseninde, başında ağır karanlık, yarı ıslak bir bedeni asla yakmaz ateşin harı. O Revnak yıldızların en güzel geceyi süslediği zaman;  Bir patlama sesiyle ipek kozasından  kayarken pervanenin gözleri ne önemi vardı sırlı suya baktığın kül.

Penna

dağınık argümanın orospuları çekti enfiyesini
soyulan elma kurtçuklarına bakıp
içindeki yalnızlığa karşı dururmuş gibi
bir bahçeyi oynatıp yerinden
büyüleyici dönüşümün aforizmasını taşıdı
kemiklerin buz olduğu o yerdeyiz.

ve kasımdı yine
tangocular bir müziği açıp
keşişin belasını arıyordu- ama bela bizdik
karalıyorduk bir müsveddeye hiçlik  taşlarımızı
yağmur dökülmüyor kaşlarımdan
bir ölüye sarılmamaya yemin ettim
pazarı düşündüm o an
eğilip mememdeki yarayı öptüm.

sevgilim
bana armağan ettiğin kalbin şarap kokuyordu
ağzın kamikaze ve geceleri atlar gibi koşturuyordun beni kuzeye doğru
ah, ne lanetliydin, ne lanet rüzgardım ben..

Kül

Bugün kül süzüp ateşe koştum
Aklım gittikçe ulumakta
Ulumakta bir demircinin tokmağı
Kış  gelecek.

Her şeyi sarmaladım. Karşı tepenin kiraz çiçeklerini
Kısa ve uzun ağaçları
Ellerim benim değil, ellerim gecenin.

/

Sürgündeyiz Laros
Savruluyoruz havada
Öyle çürüyen her şey gibi
Bir an
Tenimizde şiddetli ağrı
İlgisiz bir gölgelikte
Tanrı ikimizi öldürüyor..