İstasyon

O gece pencereden bakarken dönemeçte bir araba gördüm. Farları yanıp sönüyordu. Odamdan dışarı çıktım. Merak etmiştim. Belki de yardıma ihtiyacı olan biridir diye düşündüm. Arabanın yanına gittiğimde, orada kimsenin olmadığını fark ederek sağa sola bakındım. Gözüm dönemecin yanından tepeye doğru tırmanan birine takıldı. Peşine takılıp yavaşça yokuş yukarıya yürümeye başladım. Onun erkek olduğunu düşündüm. Aramızdaki mesafe azalmıştı. Dolunay ışığında beline kadar inen uzun siyah saçlı kadını görünce şaşırdım.

Gecenin bu saatinde, ıssız yerde ne aradığını, neden buraya çıktığını merak ettim. Tepedeki düzlükte durup etrafına bakındı . Çantasından fotoğraf makinesini alarak vadiyi ve dolunayı çekmeye başladı. Arkası dönüktü. Ona seslenip rahatsız etmek istemedim.

Sessizce kayanın arkasından onu izledim. Bir ara yüzünü bana doğru döndü. Hayatımda o kadar güzel bir kadın gördüğümü hatırlamıyorum. Beni görmemişti. Büyülendiğimi itiraf ediyorum. Her deklanşöre bastığında yüzünde güzel bir gülümseme vardı. Çekmediği tek bir kare yok gibiydi. Mutlu ve neşeli görünüyordu. Bir sorun olmadığını düşündüm ve istasyona geri dönmeye karar verdim.

Bir kaç adım atmıştım ki ayağımın altındaki küçük taşlarla toprağın kaydığını hissettim. Yuvarlanmaya başladım. Dizim kanadı. Canım çok acıdı.

Ellerimle yüzümü kapadım. Dolunay sanki ortadan kayboldu. Ağladım.

Evet, yuvarlandığım yerde bir süre öyle kaldım. Parmaklarımın arasından sızan ışıkla kendime geldim. Ellerimi yüzümden çekip yeniden göğe baktım. Dolunay eskisi gibi parlıyordu. Geri dönüp kadını uyarmaya karar verdim. İnişte dikkat etmesini söyleyecektim.

Düzlüğe çıktığımda yoktu. Sağıma soluma bakındım. Aşağıya uçuruma, kayaların arkasına, her yeri aradım ama fotoğraf çeken kadını bulamadım. Ortadan kaybolmuştu. Tepeden aşağıya yürüyerek arabanın yanına geldim. Farlar hala yanıp sönüyordu. İstasyona yöneldim. Orada da yoktu.

Ne demiştiniz Maria mı? Adını sormadım. Hiç konuşmadım. Kaybolmasının benimle ne alakası olabilir. İnsanların hayatına girmiyorum. Onları rahatsız etmiyorum. Onlar gelip benim istasyonumda konuk oluyorlar. Onlara yardımcı olduğum zaman mutlu oluyorum. İşim bu. Burayı sevip sevmediğimi mi soruyorsunuz, evet seviyorum. Bir yere gitmeyi düşünmedim. Kadının nereye gittiğini bilmiyorum.

Temmuzun ikinci haftası, güzel bir dolunay gecesini izlemek için öylesine bakınıyordum. Uzaktan bir arabanın yaklaştığını gördüm. Uzun farlarını yakmıştı. Son sürat gelip istasyona girdi. Neredeyse ezilecektim. Bağırmak için başımı arabanın ön camına yaklaştırdım. Arabada yalnız bir kadın vardı. Kapıyı açıp arabadan dışarı çıktı.

Üzerinde ince gömlek, kısa etek ve ayağında kırmızı rugan ayakkabıları vardı. Kısılmış ses tonu ile benimle konuştu.

‘’Afedersiniz bayım, hızlı araba kullandığımın farkındayım ama arabanın kliması bozuldu. Hastayım ve ısınamıyorum, rica etsem ilgilenir misiniz’’ dedi.

Hayatımda hiç klima tamir etmedim. Arabalardan hiç anlamam, sadece benzinleri bitince doldurmayı bilirim. Müşteri ne kadar benzin isterse o kadar koyar yollarına devam etmelerini sağlarım. Kadının yüzüne baktım. Hava soğuk değildi.

‘’Üzgünüm, klima tamirinden anlamam’’ dedim. ‘’

Öksürüyordu.

‘’ Çok üşüyorum, böyle yola devam etmem imkânsız. Kalabileceğim bir yeriniz var mı?’’

‘’ Çok üşüdüğünüz belli oluyor, titriyorsunuz bayan, arzu ederseniz burada kalabilirsiniz. Sizin için sobaya bir kaç odun atarım ısınırsınız…’’

“Peki‘’ dedi.

“Rahat olun bayan, isterseniz uyuyup bir güzel dinlenin, ben pencere kenarında sandalyede uyurum. Benim için sorun olmaz‘’ dedim.

Bir kedi gibi sobanın kenarına kıvrıldı. Ayakkabılarını çıkarıp kenara koydu. Çantasından sigara paketini alıp bir sigara bana uzattı. Bir tane de pembe rujlu dudağının arasına sıkıştırdı ve benim yakmamı bekledi. Önce onun sigarasını yaktım. Dumanını uzun uzun içine çekerek yüzüme üfledi.

‘’ Öksürüyorsunuz bayan sigara içmeseniz iyi olur.’’

Bana aldırmadı. Bir süre boş boş yüzüme bakarak konuşmaya başladı.

‘’ Siz’’ dedi. “Adınız nedir?’’

Bir kadının adımı soruşu hoşuma gitmişti. Çekingen biri sayılırım. Buralar ıssız yerler, her gece beş veya yedi arabanın geçtiği bir yerde insanlarla konuşma sansım pek olmuyor. Bazıları istasyona uğramadan geçer. Bazıları ihtiyaçlarını gidermek için uğrarlar. Pek konuşmazlar, paralarını ödeyip yollarına devam ederler.

Kısa bir sessizlikten sonra .

‘’ Salvatore, Salvatore Este…’’ dedim.

‘’ Ben de Teodora.’’ dedi.

Ona battaniye verdim. Sıkı sıkı sarıldı. Bir bebek gibi uyudu. Sırtı bana dönüktü. Sıcaktan terlemiştim. Bir bebek gibi uyuduğunu neden söyledim. Hayır, aslında bir bebek gibi uyumadı. Ben öyle olmasını istedim. İç çekişleri canımı acıtıyordu. Bir kadının iç çekişi bana her zaman dokunaklı gelmiştir.

Teodora sabaha kadar sayıkladı.

‘’Anne, en temiz dönüşlerim hep sana.’’

Böyle bir şey diyordu. İçim acıdı, sanki uzun karanlık bir yolda yürüyordu. Hiç bilmediği sokaklardan geçip ayaklarına, kırmızı ruganlara bakıp içindeki hayvanları kaldırım taşlarına kusuyordu. Neden kustuğunu düşündüm. Kusmasını istedim. Belki de hiç kusmuyordu.

Sabah uyandığımda onu göremedim. Arabası dışarıda duruyordu. Belki de Maria gibi yoldan geçen bir arabaya binip gitmişti.

Biraz soluk almama izin verin lütfen. Teodora’nın gidişinden bir gün sonra dışarıda uyumaya karar verdim. Bu sivrisinek vızıltısına hiç tahammül edemiyorum. Işığın önünde dönüp durdular. Saat kaçtı düşünmem lazım. Sanırım üç gibiydi. Öyle bakınıyordum. Uzaktan bir arabanın yaklaştığını gördüm. İstasyona girmedi. Yolun kenarında durarak farlarını söndürdü. Arabadakilerin hayatları beni ilgilendirmiyordu, sadece şoföre çay ikram etmek istedim. Bir bardak çay alarak kırmızı tıra doğru adımladım.

Arabanın içinden iniltili sesler geliyordu.

Şoförün yalnız olmadığını anladım. Arabada bir kadınla sevişiyor gibiydi . Utanarak geriye dönmüştüm ki kadının bana camdan baktığını gördüm.

Dolunay ışığında kadının gözleri parlıyordu.

İçimden sineklere küfür ettim. Perdeyi sıkı sıkı kapatıp uyudum. Neler olduğunu inanın bilmiyorum sayın komiser. Sabah uyandığımda tır aynı yerdeydi. Kapısı açıktı. Elleri aşağıya sarkan birini gördüm. Ona doğru koşmaya başladım. Gövdesi parçalanmış yer kan gölüne dönmüştü. Ayaklarım kana bulaştı. Adamı ellerinden tutup toprağın üzerine yatırdım.Yanında kimse yoktu. Kadın nereye gitti. Adamı kim parçaladı inanın bilmiyorum. Lütfen nefes almama izin verin…

Fazla beyaz

sevgilim lost found eşliğinde pek fena oynuyorum
umudum kaybolanın bulunmasıdır. bildiri mahiyetinde…

ben bu kasım ayını çok seviyorum
konuştuğum bana aşık olduğunu söyledi
ben de aşıktım ona
lakin sevgilimin kuyruğu dik
burnu bir türlü yere değmedi
saklambaç oynamakla itham ediyor beni
sakladığın ne varsa dök ortaya
beraber yiyeyim diyor
kış armudu var
biraz da cevizim var
cezerye yapacağım onu vermem diyorum
lost oluyor.

ben de lost ol diyorum
çok önemli kişiyim
annem beni doğurduğunda çok karanlıktı
bir seri katilin ruhunu taşıyorum
biri aşk dediğinde
gece titremelerim başlıyor

bu kasım ayını çok seviyorum
çatı katımı kar bastı
kedim çemberin dışında uyuyor
namussuz kar
benim gibi fazla katı beyaz
beyaz da sıyrılmıyor beyazdan ki
eriyip lapa olayım sabaha karşı

sevgilim
tabloyu bitirdim boğalı matadorlu
geri dönüp alacak mısın
yoksa matadoru öldürüp
boğayla kaçacağım..

AN

benim eski bebeğim
canım çekerse ne olur
zihnine bir kusturma çiçeği yükleyip
uzun zamandır açılmamış o fermuarı
bir matador kanıyla besleyip içmek isterim
harf, harf..

sert ısırıklarım var
ve biraz maskara çekmişken gözümün karanlığına
buraya toplanalım
elleyip takvimin otuzbirini
geri dönülmez o yol
iki adım ileri, bir geri hiç olur muymuş
olurmuş ki
biz çiftleşmeden pontus’u yarattık
kendini ateşleyen sedna
kuzeyli buzluğun tanrıçasıyken
black sea lodoslu bir günde
herkese eşit ölümlüdür..

tatlı angis’m benim, çok yas tutacak mıyız?
siktir git.









Delilik monologları/ II



Yağmur /

Yağmur çürükse yok oluyor her şey
Birinin derinliğinde değil hiç kimse
Bu fırtına gökyüzü ağlak
Toprak cehennemin koynunda
Yaşa farları akarken irisin !
Bir şiir yaz ateşböceklerine
Gökyüzü kırlangıçlara solukken
Hey adımlayanlar
Cinayetlere şölenle sızanlar
Duvarlar çatlak avucunuzdaki duada

Ölüler /

Gece ne kadar sessiz
Ne kadar masum durmuş nefesler
Kuru bir nehrin ağlayan çakıl taşları

Ah harabedeki ay
Derisi yağmur elmaslı çocuklar
Dilsiz
Dağınık
Çöllerden geçen tabutlar

Kuşlar /

Kar yağarken nasıldır şimdi
Yarım elma yalnızlıkları
Bedevi gülüşlü
Sağlaması olmayan mermerin üşümesi mi yoksa
Çekip gittiler kelebek ömrü gibi
Rengini arayan fırça
Ziftli bir yağmura dokundu resimde

Rutubetli çayırlar /

Koşan atlar
Tüm zamanları avuçladı gözlerimde
Kanatları düşen balkon masalım
Ve yarasalar doluştu
Uzaklardan

Gidesim gelir yeleli düşlerle
Rutubetli çayırlardan kaçasım gelir
Alıp sırtıma rüzgârı yalansız okyanusa doğru

Damlalar /

Yüzü kireçli kadınlar
Bütün dalgalanan nehirleri bana akıtın
Ah çürümüş dudaklar
Yoldan geçen yabancılar
Haydi şerefe, şerefe kadeh kaldırın!
Satılık çocuklara
Yarattığım kentlere
Kendi düşümden doğan kentlere
Masal kentlere

Alarcın / ateş böceklerine

Sırtı dönüklerdeniz ensemiz şerlerine emanet
Kılıçları var diye yüzleri vardı
Yoksa ne vakit düşse kılıçları
Ne bir göz görebilirdiniz bakmaya
Ne bir ağız emzirmeye

Bizimse sırtımız hem kırbaca amade
Hem kılıca
İsterlerse saplayabilirlerdi
Kesebilir atıp tutabilirlerdi
Mezhepleri öyleydi
Ki
Yüzü yok bilinen katledebilirlerdi

Bizim sırtımız vardı yumurta kabuklarımız
Mağara gibi derin atlar bağlı kapısında
Biri beyaz biri resim

Bismillah dediğimizden beri
Salyangozuz müslüman mahallesinde
Yola secdedir tanrıya iz verdik
Yürümediler

Onlar
Bilmedi gözlerimizin rengini söylemesi ayıp
Biz de bilmezdik
Aynaya hep sırtımızı gösterdik
Ki
Bilirdik aynalar sade kendi sırlarını tutar
Dili olana gözümüzü anlatırlar

Sığınma talebi /

Lütfen koru beni
Demirden savaş gemileri
Demir gelenlerin gözleri
Pat pat pat orada evler yıkıldı
Orada da yıkıldı evler
Hepsi yıkıldı

Bütün savaşlar komedi, mayınlar tarla katili
Mayınlar insanların da katili
Lütfen karşı dur anne
Lütfen bu gürültüye karşı dur anne

Ah şu patikadan koşarak kaybolan çocuk ben miyim?


Biteviye



Yağmur söylemiyor yazgısını ;

Frigya fülütleri çalınıyor
Ölüm ilahileri okuyor rahibeler

Hiyeroglif yazılar sökülüyor
Karanlıktan doğup karanlığa koşuyor
Ahrimanlar.

Irmaklardan uzun bentler yapıyorum
Taş ustaları
İplikhaneler
Ve filigranlar çiziyorum tablolara

Müzik hızlı bir tempoya dönüşüyor

Kök yeşil
Kökten de yeşil atlılar uçuşuyor
Bir an kendi etrafında dönüyor havariler

Yağmur yine de söylemiyor yazgısını.

Tozlar

mağara şarkılarında vardı
uzak manifestoya yazılmış
gömülmüş ve gidilmişken
zeytin ağaçları sallanır kalbimde
ne güzel sallanır
ah davulları çalarken
sarıp ellerine renkleri
adasınlar diye
yağmurun heykeline
ve lydia’nın gözlerine
saparnanın dikenini.

ve sonra ben geldim karanlığın ağzında
soyundum
çıplak
sokup baldırlarıma bir avuç iğneyi
zehrini çektim yılanların
gecenin derinliğinde başka kimseler yok
bir pars postu
biraz meşin fişekliğim
sana baktım lydia
düğüne baktım
cenaze alaylarına.

Paul’u anlamak

Amacım rakamlarla dolu bir otobiyografi yazmak değil, aksine anlamak ve irdelemektir. Yaşadığı koşulların derinliğini şiirleştiren ilk şair kimdir diye soracak olursanız Paul Celan derim size. Bir parçalanmışlığın hikâyesidir bendeki. Paul’un şiirlerini okuduğumda sesini işitebildim.

Sevdiklerini ve ailesini Nazi kamplarında kaybetmiş ‘’ hiç durmadan yürüyen bir vehimdi. Tek sığındığı mağarası dili ve vicdanıdır’’ derler onun için. Çünkü herkes ölmüş ve onun hayatta kalmış olmasına sevinmesi mümkün değildir. Bu noktada başlamıştır yaraları. Yaşıyor olması yaraların en büyüğüdür ona göre. Bu yaraları en anlaşılmaz bir dilde şiire dökmek, bir ırmağın gözümüzün önünde yavaşça süzülüp büyük bir şelaleden aşağıya dökülecek olan intiharın başlangıcıdır. O ırmağın altında kaynayan bir ölüm fügü vardır.

Yaşanmış ve belki de yüzyılın en önemli şiirlerinden birisidir ölüm fügü. İnsan bir yerde durup düşünmeden edemiyor. Böyle bir acı dünya üzerinde yaşanmasaydı keşke. Yazılmasaydı böylesi bir şiir. Ama ne yazık ki, Nazi faşizmi ve toplu katliamlarda kaybetmenin kederi yazarı ölüm ile iç içe kenetlemiştir. Aynı zamanda anne ve babasının katledilmesi onda kırılmanın ilk başlangıcı olmuştur. Bu anlamda pek çok şiirlerinde anne figürü vardır. Bunu mezarlara yakınlık şiirinden anlayabiliyoruz.

Acı çekiyorum değil mi anne,
Ah tıpkı evdeki gibi
Kısık söylenmiş şu almanca
Sızı veren mısralardan.

Ve yine başka bir şiirinde hiçbir zaman sönmeyecek içindeki ateşi anlatır. Geçmiş bir günün gençlik tutkusudur sarı çiçekler ve bir o kadar yeşildir kendi karanlığı akçakavak ağacından bakarken. Ve yine bir o kadar acıdır ölecek olanın damgalanması. Ölüm bir işarettir artık kadın, çocuk ve adamların kollarına bağlanmış bir bez parçasında…

Ak düşmemişti hiç annemin saçlarına.
Kara hindiba, Ukrayna ne kadar yeşil.
Sarışın annemse dönmedi yuvasına.
Yağmur bulutu, kaynağın kurudu mu?
Benim sessiz annem ağlar tüm insanlara.
Çember- yıldız, bağlıyorsun o altın kurdeleyi
Bir kurşunla annem kalbinden aldı yara
Meşe Akçakavak, yaprağınla ak-pak bakarsın ya karanlığa
kapı, kim çıkardı rezelerinden seni
Benim tatlı annem gelmeyecek bir daha.

Şüphesiz Paul’u anlamak için yazmış olduğu en derin şiirlerinden biri olan ölüm fügünü irdelemek lazım. Periyodik bir zincir gibi insanlara kendi mezarlarını kazdırır Nazi Faşistleri, sonra da kafalarından vurup kazdıkları yerlere bırakırlar. Böylece herkes kendi mezarını kazmış olur. Şiir sanki ölüler tarafından bir koro halinde söyleniyor. Bu yüzden gerçeklik güçlü bir bağ olarak sunulmuştur okura; Anlamak ve yaşamak, bir şiirin amacını iyi hissedebilmenin önemi vurgulu, tıpkı Pablo Picasso’nun Guernica tablosundaki savaşın insanların yaşamlarını nasıl tuz buz etmesi gibi.

Ölüm Fügü

Akşam vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
Ve öğlenlerle sabahlarda bir de geceleri
Hiç durmaksızın içmekteyiz
Bir mezar kazıyoruz havada rahat yatılıyor
Bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan
Hava karardığında Almanya’ya senin altın saçlarını yazıyor Margarete
Bunu yazıp evin önüne çıkıyor ve yıldızlar parlıyor
Köpeklerini çağırıyor ıslıkla
Sonra Yahudilerini çağırıyor ıslıkla toprakta bir mezar kazdırıyor
Bize buyruk veriyor haydi bakalım şimdi dansa

Gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
Ve sabahlarla öğlenlerde bir de akşamları
Hiç durmaksızın içmekteyiz
Bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan
Hava karardığında Almanya’ya senin altın saçlarını yazıyor Margarete
Senin kül olmuş saçlarını Sulamith bir mezar kazıyoruz
Havada rahat yatılıyor

Adam bağırıyor daha derin kazın toprağı siz ötekiler
Şarkılar söyleyip dans edin
Tutup palaskasındaki demiri savuruyor havada gözlerinin
Rengi mavi
Sizler daha derine sokun kürekleri ötekiler devam edin
Çalmaya ve dansa

Gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
Ve sabahlarla öğlenlerde bir de akşamları
Hiç durmaksızın içmekteyiz
Bir adam oturuyor evde senin altın saçların Margarete
Senin kül saçların Sulamith adam yılanlarla oynuyor

Sesleniyor daha tatlı çalın ölümü çünkü o Almanya’dan
Gelen bir ustadır
Sesleniyor daha boğuk çalın kemanları sonra sizler
Duman olup yükseliyorsunuz göğe
Sonra bir mezarınız oluyor bulutlarda rahat yatılıyor

Gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
Sonra öğlen vakitlerinde ölüm Almanya’dan gelen bir ustadır
Akşamları ve sabahları içmekteyiz hiç durmadan
Ölüm bir ustadır Almanya’dan gelen gözleri mavi
Bir kurşunla geliyor sana tam göğsünden vurarak
Bir adam oturuyor evde senin altın saçların Margarete
Köpeklerini salıyor üstümüze havada bir mezar
Armağan ediyor
Yılanlarla oynuyor ve dalın düşlere ölüm Almanya’dan
Gelen bir ustadır

Senin altın saçların Margarete
Senin kül olmuş saçların Sulamith.

Ölüm bir emirdir Alman faşizminin elinde. Ve sabahın siyah sütü bir keşfin şifresidir. Ölüm havası, bacalardan tüten insan ruhları, yakılmış bedenlerin çığlığı ve bir ahit gibi, sizi başka parçalanmışlıklara sürüklüyor. Tıpkı bütün savaşların insan onurunu ve yaşamını yok etmesi gibi, ölüm bir sanat ve ustalıktır Alman faşizminde. Bir tarafta çalışan tutsak kölelere mezarlar kazdırılırken diğer yanda kemanla müzik çaldırılıp dans etmeyi emrediyorlar. Ölüm mavi gözlü bir adamdır Margarete ve Sulamith’in saçlarında.


Her şey yaralanır. İnsan ve eşya, zorla birbirinin içine girer. Yaşantılar derine nüfus eder. Hatırlamak, cerahatli bir yara olur. Bir yazısında der, Nietzsche.

1969 sonu/ 1970 baharında her gün uçurumlarımdan aşağıya doğru bir gidiş vardır Paul’un ruh dünyasında. Hiçbir yere ait olamamanın atmosferinde yalnızlığa gömülmüş bir kavak ağacıdır kendi göğüne bakan ve bütün yaşanmışlığında dallarının birer birer kırıldığını görür. Bir daha asla içindeki kırıklıkları toparlayamayacak ağır depresyonlar, sıkıntı halleri, derin travmalar yaratır Paul’un iç dünyasında. Aynı zamanda intihal suçlamaları onun kişiliğinde kuruntulu bir hava bırakmıştır. Sanki herkes onun aleyhine yazıp çiziyormuşçasına her gün basını ve yazılanları izlemesi, Ingeborg Bachman ve diğer dostlarına yazdığı mektuplardan anlarız ruh dünyasını. Dikkatli bir okur kalp zamanı kitabında görebilir Paul’un yavaş yavaş ölüme gidişini. Yalnızlığı ve anlaşılmaz kılınmanın haykırışını Max Frisch’ e yazdığı bir mektupta okuruz.

Sevgili Max Frisch,

Ingeborg’la sizden bir görüşme talep ediyorum, içtenlikle. Bütün bu provokasyonların¬- intihal suçlaması- Schroers pek çoğundan sadece biri- nereden geldiğini görmemenize inanamıyorum. Bunda nelerin, kimin parmağı olduğunu ve neden olduğunu görmemenize inanamıyorum.

Benim hakkımda yazılanları ve dedikoduları okumanın, duymanın bir yazar için ne anlama geleceğini bilirsiniz. ( Buna tanıklık etmeye kimler hazır) diye devam eder mektubunda.

Burada insanın aklına Edip Cansever’in Çağrılmayan Yakup şiiri geliyor. Kendisi, öteki, anlatıcı ve ben duygusu arasında gidip gelen Yakup’un parçalanmışlık hissi geliyor. Bu anlamda şiirlerin evrensel bir ruha sahip olduğunda hemfikir oluyoruz.

Bir okur olarak Paul Celan’ ı incelediğimizde intihal suçlamasının bir iftira ve çekememezlik olduğunu çok kolayca görebiliriz. Çünkü bana göre her şairin kendi imgeleri vardır. O imgeler sizi ele verir. Onun imgelerinde Ben’in nasıl dağıldığını, parçalandığını, yanıp kül olan anlamların küllerinden bahsettiğini hemen hemen bütün şiirlerinde bulabiliriz.

‘’ Göç’’ dedi Paul Celan..

‘’ Bugün içimden çırılçıplak satırlar geçiyor Franz; Her Allahın günü, uçurumlardan aşağıya doğru.. Bugünden yarına yaşıyorum, daha doğrusu bugünden bugüne..’’

1920 yılında Romanya’nın Çernovitz kasabasında Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğan, ve 1970 Nisanı’nda kendini Paris’te Sen Nehri’ ne atarak parçalanmışlığına son verir Paul Celan.

” Sesleniyorlar; günah işliyorsunuz!
Bunu çoktandır biliyoruz.
Çoktandır biliyoruz da, ne yapıyoruz?
Sizler, ölümün değirmenlerinde
Müjdelerin beyaz ununu öğütüp
Kardeşlerimizin önüne koymaktasınız
Bizler, zamanın aklaşmış saçlarını sallıyoruz.”

Bunalım

Her tarafı camla kaplanmış bir oda içindeki kuzgunlar delirmiş gibi kendilerini cama vurup birer birer intihar ettiler.

Gecenin karanlığında bir müzik kutusu masanın üzerinde dönüp dururken ağaçlar ay ışığında suyun derinliğine doğru ters dönmüş biçimde sallandılar.

Tahta kanepeye uzanan kadının dudaklarında belli belirsiz bir çığlık

‘’ Su mavi kuzgunlar siyah
” Su mavi kuzgunlar siyah

Anlamsızca başını eğip ellerine baktı. Cama çarpıp düşen kuzgun kanamaları avuçlarını kan gölüne çevirmişti. Hızlı nefes alıp vermeyi unutacak kadar dehşetle

‘’Üzgünüm, benim yüzümden …’
”Üzgünüm, benim yüzümden… ‘

Kıvrıldığı tahta kanepeden aniden kalktı. Yerde yatan siyah kuzgunların patlayan gözlerine bakıp aynanın karşısına geçti. Kanlı eliyle gözünü yuvasından söküp yerdeki ölü bir kuzgunun göz çukuruna yerleştirdi.






Mutlu bir armağan

Kimse bilinmeyen bir kapıyı tıklamaz
Tıklar mı yoksa..

Bu nasıl yabanıl güve
karnımı ovalayınca
Çarçabuk tutuşuyorum
Şenlik var, şenlik var, şenlik var diye biri bağırıyor içimde
Ağır uykum var
Gözbebeğim pazar
Karanlık
Ve
Ölülerin iskeletleri
Malia suyu akıtıyorlar.

Sevgilim
Venüs ağardığında
Bir kibrit  çakıp kıçımızı ateşe verelim
Bom bommm
Bum
Hahhhaaaa.



Kasım’a

Şu siyahlı paltolu adam
Islak omuzlarını saklıyor, Doluydu sakin ve sırlıca, uygun adım marş..

Oysa

İçeri gir diyorum, odaların silindir şapkaları var. Bir de kasım
Yalnızca karaltıları tanrı çizer
Ses dediğimiz kabuksu doku
Korkunç sapaklı yol.


Bach bir senfoniyi yazarken
Belli belirsiz aynada yağmur, karaşin kaşlarım
Tüm ışıkları kapatıp
Bir ödül atıyorum kendime
Van gogh kulağı kesik
Etimi sıyırıyorum kemikten
Rengin doğumundayım
Tüm göğüs yaraları irin akıtır, tiz bir sesin ustalığı da…