ışığı yırtılan o yolu seviyorum rüzgar taşır, her park kendini soyar kimse kimsenin parçası değil kimsenin ait olmadığı o yer
o yere gidiyorum
belki beraber ölebiliriz bir renk lacivert tuval kaotik, her şey bölünmüş gibi dağınık
perdeyi çek acıyı renge dönüştüren gece gölgesi göle vuran yansıma bakınca dalgalandım atların ayağı kırık bir intihar armonisi, belki iyileşirler diye bekleme belki de öyle bir dertleri yok.
Bütün mesele büyük kılıcı tutan çıplaklık Çünkü o nükteli varsılların boktan günlükleri vardı Her fırsatta oturup yerken eril dişil aptallık Minnacık kıç, kocaman göbekler om gecesinin tam bir ustalığında Mahir bir komutan gibi ruhlarını düzeltip ellerinin yapışkanlığıyla bağırdılar
Memelerine bakın orospunun Memelerine bakın ve görün sütbeyaz kediler, süt beyaz köpekler, yılanlar, çıyanlar, aslanlar timsahlar, süt beyazlıları onun Süt beyaz cadıları..
Gece üçbuçuk Korkuyor musunuz yoksa diyorum Yoksa üç buçuk atıp Gün ışığına çıkacak olan bir götünüz mü vardı Bunca malı mülkü barındıran Ya da hep bir ağızda ishal olup Kokuşmuş piçler miydiniz oraya buraya Konuk olanlar Yine hep bir ağızdan konuşanlar mıydınız Malınızın üstüne kediler mi yatmıştı Veya sizi mi sikiyordu sütbeyaz cadılarım..
Ben piçim semavere göre. Semaverin kaynıyor olması mutluluğu ifade etmiyordu bende. Aksine Cin Ali geliyor ve her şey sıfır noktasında kaynamaya devam ediyordu. O’nun oyunuydu bu. Yaprağı yaprağa, dalı dala kırdıran bir ruh hali vardı onda. Acınasıydı lakin ben hiç çaktırmadım. Sonuçta ben de bir oyuncuydum..
……
Buralar yorgun ve iyi görünüyor. Sanki yağmurun ikiye bölünmesi gibi bir bakış açısı. Ben bakıyorum hangi trenler geçiyor ağır sessizlikle, ağır ağır bir yağmurla hangi merdivenlerin basamakları incelip kırılıyor. Umursuyor muyum hayır, ben yağmurun kendisiyim ; mumu söndürüyorum, pencereler açılıyor içeriye kendiliğinden doluşuyor ölü sinekler, mutluyum rüzgar getirdi onları ve gitmeyecekler. Çünkü gidip geriye dönenlerin oyunları vardır, bu yüzden severim kaybolan trenleri, ölü sinekleri ve nar çiçeklerinin aldırmadan tutunduğu toprağa bir sürü anlamda kusmasını severim. Çünkü nar çiçekleri de bazen çürük düşebilir toprağa, parmaklarının ucunda karanlığa asılmış bir ayin gibi çürümüş yağmuru da alır ve çürütür kendi toprağını…
Buralar yorgun ve oldukça iyi görünüyor, bol numaralı bir sigara tüttürüyorum, trenler, ölü sinekler ve toprağını umursamayan nar taneleri de iyi görünüyor. İyi görünüyor gaz ocağında yanmış yemek ve kendi dibine işeyen oyuncular.
ölülerin kafataslarında açsın çiçekler ya da bir ağaç kurdundan bilelim suyun akışını.
nerede bir bahçe kendini yer yeşili akan zaman sakalında bir fallus taşır ölü kuş orgazmı kimse diğerinin gölgesini sevmezken kaplumbağalar, kırmızı balıklar uçar
kırığız iskelet bağlıyoruz sokak lambasına değen yağmur gibi her taş kendi intiharını hazırlar
müziği demire çeviren sessizlik kıyıdan kıyıya, kavağın ve çanların uluması, karanlığın eli ve annemizin koynunda yavaşça soğuyoruz zaman sadece rüzgar sıvışıp geçiyor bir taşa ötekine.
duvarlarımızda ise yazılar okunmuyor sırtımızda çırılçıplak ayıplığımız büyük boşluklarda kopan kopana mezar taşları üzerimizde ağaçlar öpüşerek yabancılaşıyor
sevgilim, yağmur geliyor bir geceyi böler gibi sarılıp jilet bıçaklarına cinsel organımızı kesecek, raylara uzanacak çığlık çığlığa bir tabutun kasvetiyle götürecek gölgemizi bütün figürler uyusun.
II
taşa oturup karanlığa baktım bir hayvan yavrusunu şefkatle sevdi kedi boğazladı sokak faresini çingeneler zamanı sen bana aşık olmuştun çizgili pijamalı bense deliliği yaşadım zehirli ot akrep ısırıkları tatlı ay ışığına baktım, seni görmedim hiç sekizinci perdede kör güneşe koştu aşık olduğum atlar
Niye ağlıyorsun Yakup Şu galata mavi kuş. İnen kuş vapur direkleri
Ve bir ses duyulmaz, ta öteye düşer gözleri Ben tuttum o sisi. İpini çektim Bütün kaptanlar ayağa durdu Vargit uyanışında Yazın gelip, kışın solandı Ve ne güzel şeydi öyle mor beyazlı.
Dur bir izmarit kopar dalından hemen Cigeri Arnavut, lepiskasını sarıp dururken El kadar suyun elleri Sarıp bir kanaviçeye gül Yalnızlık ağacı gibi Kim gelmişti çağrılmayandan…
Ölüm renginden doğuyor Yakup Şimdi Meryem’i öpmekten geliyorum.
tanrı çok yükseklerdeyken biraz blues çal bana fransız devrim şarkılarından geçtim bastille zindanları ve dünyanın tüm zindanlarından geçtim ışık ne kadar azalsa o kadar iyi gördü gözlerim.
II
ve duıno ağıtlarında ’sen ey incir ağacı’ çocukluğun giydiği giysi sürerler tarla kuşunu sarıp ısıtırken anne gözleri onur mezarların üzerinde bir eşitlik ve geceleri ulumalar öfkeler ve incir ağaçları.
III
ve orada birini tasvirleyen toprak sessiz laternanın gözyaşı ve kalbim ve huzursuzluğun gözyaşı ne güzel tasvirlenmişti gökten sıtmalı yağan bu kadife yağmur kökleri çıplak büyüyen tohum kuş ve maya piramitleri..
ah benim catulluscuğum nietzsche’nin yaraları vardı yalnızlık ve beyin yumuşaması sayısız kalıntılarda tragedya’nın doğuşuna şahit oldum
benim de yaralarım var
kaburgama bir çivi batar gece ve gündüz bir intikam ki, and olsun gidip uzanıp karanlığa bakacağım bir ırmağın derinliğine lanetli ceza bir sisifos gibi.
soppho’nun kedileri ölsün diye yığıldınız kapımın önüne ekmek, süt değil, öldürdünüz bir gece vakti tam yüz kedimi sonra aklanıp paklanmak için korudunuz ruhunuzu toprağın kucağına serilmiş ölü kemiklere bakıp şarap içip dua ettiniz adamlarınızla !
kedilerim öldü, ruhunuzu sikeyim beyninizi sikeyim sizin
mutlu üstünlüğünüz var parlatılmış bıçak ve ağaçlara bağlanmış bez parçalarınız muazzam fantazi ve balo davetleriniz var kedilerimi öldürüp kledia nehrine attınız, kızıl çamurlara ölü sazlıklara attınız.
bil ki vahşi bir kedidir kalbim artık cehennemden geldim shakespeare’nin trajedisinde korkunç lago’yum ben mutlak kötülüğün vücut bulmuş hali ve bir kampüs dolusu polisim ben.
mekik dokuyorum tan ağardığında dönüşmüş o asil bir kedi gözüne uzanırken kıllı gövdenizle sanma ki unutmuştum sizi ay batar, güneş gider boynunuza doladığım kiriş havasında bağırsaklarınızda catburg cinayetleri