Frengili Marla-II

Elimdeki cesetleri yok etme konusunda pratik yaptıkça kusursuzlaşıyordum. İskoçyalı Alec’i öldürüp döşemenin altına gömdükten sonra şehri hızlı bir biçimde terk ettim. Uzunca bir yerde durmak benim sonum olabilirdi. Kendimi korumam lazımdı. Zavallı Alec, ölümü hak edecek belki de en son insandı. Bazen nedensiz bir dürtü kurbanı seçiyordum kendime. Tıpkı küçük bir çocuğun elindeki değerli bir vazoyu büyük bir gürültüyle yere fırlatıp kırması gibi nedensizlik..

Bristol Temple Meads tren İstasyonuna geldiğimde öğlen üzereydi. Trenden inip yürümeye başladım. Nereye gideceğimi bilmeden adımlarım gelişigüzel yönlendirdi beni. Epey bir süre yürüdükten sonra Avon nehrine geldim. Sanırım daha sakince bir yer arıyordum ve kalabalıklar ürkütüyordu beni. Biraz etrafı seyrettikten sonra, oldukça güzel park ve bahçelerin olduğu kısma yöneldim. Hava güzeldi ve insanlar nehir kenarındaki banklarda oturmuş sohbet ediyorlardı. Boş bir bank bulup oturarak nehri seyretmeye başladım. Ne kadar sakin ve huzur dolu bir yerdi. Burada sürekli kalma isteği şimdiden içimde oluştu. Gülümsedim. ‘’Neden olmasın Marla’’ dedim. ‘’ Burada istediğin kadar kalabilirsin, yeter ki vazoyu kırma..’’ Bu güzel düşüncelerime gözkapaklarım ihanet ediyordu. Uykum gelmişti. Sırt çantamı başımın altına koyup boylu boyunca uzandım banka. Yine de uyumamak için direniyordum. Kafam sürekli meşguldü. Kalacak bir yer bulmalıydım kendime ve uygunca bir iş.

Daha fazla direnemedim uykusuzluğa, uyumuştum.

Çok katlı karanlık bir otoparkın  merdivenlerinden sürekli yukarılara koşuyorum. Merdiven durmadan dönüyor ve aynı yerde buluyordum kendimi. Yeniden yukarılara koşmak ve ışığı yakalayıp nefes almak istiyorum. Yeniden aşağılara devriliyorum. Nefes nefese kalıyorum ve bir ses durmadan duvarlarda yankılanıyor. Ayak tabanlarım şiş ve derim yüzülmüş gibi hissediyorum kendimi. Merdiven sürekli dönüyor. Ses, nefes, her şey birbirine karışmış ve asla durduramıyorum babamın bağırtısını. Kulaklarım patlayacak gibi zonkluyor.

‘’ Asla yukarılara çıkamayacaksın Marla, boşuna uğraşma. Annen bile istemiyordu seni..’’

‘’ Bana bundan hiç söz etmedin baba…’’

‘’ Sen önemsiz bir hikayesin, aynı zamanda katil..’’

‘’Katil mi?..’’

Yukarılara baktım. Büyük merdiven basamakları teker teker kırılıp taş bloklar halinde üzerime geliyordu. Avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım.

‘’Hayır, hayırr, kurtarın beni..’’

Gözlerimi açtığımda sersem gibiydim. Banktan yere düşmüştüm. Belli ki rüya görürken bağırmıştım ve diğer bankta oturan bir iki kişi neyim var diye başıma toplanmıştı. Hızlıca toparlanıp oradan uzaklaştım. Kimsenin bana soru sormasını ve iradem dışında konuşmasını istemiyordum. Akıl sağlığım pek yerinde değildi. Korku ve örümceklerin beni sardığı bu içsel yuvadan başka nereye gidebilirdim. Yalnız başınaydım ve hayata tutunacak bir ışığım yoktu.

Tuhaf düşünceler içersinde bir süre daha yürüdüm. Biraz çimenlerin üzerinde oturdum. Çocuklar ne güzel oynuyorlardı. Onları seyretmek beni mutlu kılıyordu. Onları gülerken görmek dünyanın en güzel şeyiydi benim için. Kendi çocukluğum geçti gözümün önünden. Bir anda içim daraldı. İnsanın kanını donduran şeylerdi. Kustum, kustum çimenlerin üzerine bolca kustum. Galiba hasta olmuştum. Bir an önce dinlenmem ve sakinleşmem için uyumam lazımdı. Belki de kendimden kaçmak için uyumak istiyordum. Ne kadar uyursam o kadar bağışlayacaktım hayatı. Ve ne kadar uyursam uzak duracaktım belalardan.

Otel Aztec’i bulduğumda saat altıya geliyordu. Resepsiyon deskine yöneldim. Görevli beni güler yüzle karşıladı. Kaydımı yaptırdım. Görevli duvardaki asılı anahtarlardan birini elime tutuşturup’’ iyi eğlenceler Bayan Marla, yemek salonumuz koridorun sol tarafındadır’’ dedi. Yemek yiyecek durumum yoktu. Bütçem oldukça kısıtlıydı. Alelacele günlük bir gazete alıp uyumak için odaya çıktım.

O gece kâbuslar içinde uyudum. Uyandım. Her an odanın kapısı büyük bir gürültüyle kırılacak ve beni götürecekler virüsü beynimi kemiriyordu. Her an hendek derinleşiyor ve iğneler acıtıyordu ruhumu. Kendimi meşgul edecek bir şeyler bulmalıydım. Birkaç kez duşa girdim. Pencereden nehri seyrettim. Telefonumdaki şarkı listesini dinledim. Televizyon izledim ama beynimdeki çöpleri bir türlü boşaltamadım. Çaresizlik ve bir yerde durma fikri öldürüyor beni. Neredeyse gecenin bu ilerleyen saatlerinde kendimi sokaklara atıp gelişigüzel bağırmak istedim.

’’ Ne oluyor sana Marla’’ diye de seslendim kendime.’’ Sakin ol, yok bir şey, sakin ol ve uyu..’’ Saate baktım. Sabah olmak üzereydi.

Odanın içinde öyle kesik kesik dolanırken bir kenara fırlattığım gazeteyi gördüm. Koltuğun altından bir kenarı görünüyordu. Eğilip alarak yatağın üstüne oturdum. Çarçabuk seri iş ilanları olan sayfayı açtım. Kendime uygun iş ilanlarına baktım. Gözüme küçük bir ilan takıldı.

-Timsah yetiştirme çiftliğinde gece yatıya kalabilecek yardımcı bayan aranıyor. Lütfen telefon açarak randevu alınız. İstediğiniz zaman arayabilirsiniz. 111586… Don Giovetti Juan.

Numarayı hızlıca tuşladım. ‘’ Ben’’ dedim ‘’gazeteye verdiğiniz ilan üzerine aradım.’’ Karşıma çıkan ses sanki bir tipiye yakalanmış gibi cevap verdi. ‘’ Henüz sabah olmadı bayan, bu kadar acelen varsa zor durumdasın demek, size yardımcı olmak isterim. Gelin görüşelim. Lütfen adresi dikkatlice yazın…’’

Adresi avucuma yazmıştım. Nedense çarmıha gerileceğim aklıma geldi. Bir dizi sorgulama ve işkenceler. Cep telefonumda Neil Young – Dead Man Theme şarkısını açıp uyudum.

…………

https://wordpress.com/read/feeds/95255009/posts/2511853896

03:06 kahve reçel ve kedilerim

Ayyyyy. Aaaa uyku tutmadı lulişka, sen de yüzümü yalayıp durma, anladık gecenin bu saatinde ıslak mama istiyorsun ama geceleri reçel ve mama yemeyi bıraktık artık. Reçel yok, kahve yok peki ne var. Hahaaaahhahhhhaaaaa chonoyo bak nasıl sırtını dönmüş bize hahhhhaaa karizmatik, tripsel durumlara bak. Ba Ba baaa hahhhhaaa hahhhaa hıhtıhhhtttt biz de triopsel durumdayız. Triopsel peskevetümüz var lakin peskevüt de bu saatte yenmez be lulişka, hahhhhhhaaaaaa ba ba bahhhh chonoyo hahhhhaaaaa şiiiiiii.. Hahhhhaaaaa taşlığa çıkıp bağıralım mı lulişka,  chonoooo, chonoooo  hu hu huuuu hahhhhaaaaa. Aaaa.

Fısıltılar

akan yıldızlar belirsiz boşluklardan düşüyor ve uzaklaşıyor
sonra koyu ve turuncu dilsiz olarak güzelce büyüyoruz..

uyku
uzaktaki nehri düşünmek gibi
altına bakıyoruz, taşın çığlık attığı görülüyor
dalgaları yaratacak taşı rüyada görüyorum sımsıkı
radyoda duyulabilen o bazuka ses
biz ne kadar derindeyiz, bu gece o kadar derindesin
o zaman kutsanıyoruz
biliyoruz ve hala arıyoruz içimizde
başımız pencerede, sessizlik niyet
suyun dalgası sanki hiç karşılaşmamış gibi
yalnız bir akarsuyun kıyısında şekilleniyor
gölgelerin altında
bazı çürük, karanlık olanlar
suyun vicdanı bile temiz değilken
bir tabloya çok fazla renk koyduğunuzda kimse de inanmak istemiyor
aşktı, ruhları çıplak.

,,,

sonra bir bazuka çalıyor
bir daha çalıyoruz
bir kuşa değmeyen  mermiler gibi
uyuyoruz ve o yolda kalıyoruz, o gölgeli ve nefes alan kitaplar içinde…

Dark blue

Among the swaying leaves
We know what a rupture is

This moment that makes the silence colorful
And out of the circle
Like a place in the park

These juniper trees
Contracting and playing with the wind
Looking at everything lost in the shadow
They hear from a radio
Velvet sound
And he just has a call.

,,,

They talk about all things my Lina
They question but can’t find that way
This is the bluebird maneuvering on the branch
Long root of the other
And there will be no one

There’s only pain under the crust..

Cucurrucucú Paloma

Bunu gece söylüyorlar
O sadece ağlayacaktı
Uyumadığımı söylüyorlar
O sadece içecekti

Aynı gökyüzü olduğuna yemin ediyorlar
Ağladığını duyduğunda titredi
Onun için nasıl acı çektim
Ölümünde bile onu arıyordu

Ay, ay, ay, ay, ay şarkı söyledi
Ay, ay, ay, ay, ay, o inliyordu
Ay, ay, ay, ay, ay şarkı söyledi
Ölümlü tutkudan öldü

Üzgün ​​bir güvercinden
Sabahın çok erken saatlerinde şarkı söyleyecek
Küçük eve yalnız
Küçük kapıları ardına kadar açık

Güvercine yemin ediyorlar
Ruhundan başka bir şey değil
Bu hala onu bekliyor
Talihsizin geri dönmesi için

Cucurrucucu güvercin
Cucurrucucú, ağlama
Taşlar asla, güvercin
Aşk ilişkileri hakkında ne bilecekler?
Uh….

Songs

I’m so calm now
And you can sleep in my messy hair
Most of the time
Coffee is the loneliness of the snow
Look at our burning places and say please
How we turned the ash into the eyes of the raven
It was never sad and in vain
Alcoholic tongue, too much heat
Like words and toys
Suddenly

Did it happen suddenly?

In the quietest and most intimate moment of the night
What we want is in the color of the walls
Beyond a lamppost
Like shadows and time

Vultus

tatlım,
böyle uzanmışken dizine
sorduğum soruya cevabın oldu
seni dinleyip sarhoş oldum
ne kadar iyi ve gerçekten
ispanya kadar matador ve tortilla.

ah. şimdi
ruhumu nehre veriyorum
tutkulu yolculuk gibi
sakalına doğru
burası mars değil sevgilim
yukarıdan aşağıya uzun sokak
ya da kuğulu parka vurgun güvercinler
ne yapacaiz birbirimizle
sevişeceiz tabi
ya da çok  acımasız olacaiz
simyacı el balığımıza baktığında
aklımı döküyorum uçup gidiyor
darkblue söyleyen bir deliyi dinledim ve gönderdim sana
tüm mutlu insanların bir mutsuzluk örneği
gibi ağlıyor ve gülüyordu
siyah bluz giymiyorduk ama boğazımıza oturdu blues eğrisi
şüphesiz biz de damgalıydık
gece fısıltısı öpüyordu ağzımızı ortasından
şarap ve kediler günümüz kutlu olsun.

,,,

bebeğim, seni seviyorum
gecenin beyaz dişleri var
birbirimize dizginsiz aşkla bağlıyken
bitkin ve çok günahkar kalacağız
tatlım, ne diyorsun, öldürelim mi ikimizi
benim uzun parmaklarım var
senin ağzın baldan tatlı..

….

Art.. Edvard Munch

Temel parçacıklar

sevgilim, sappho’nun sağır kulaklı kedisi
sana soracağım soruya cevap ver, bu tatlı replikaya cevap ver..

,,,

oh, tepedeki siyah çizginin ne yaptığına bakar mısın, tıpkı karanlık gibi
beynime gir
ve arka kapıya atla
yolun saf süzülüşü, sarhoş üzümlerin ne kadar çabuk ağladığını unutmuş gibiyiz,

hadi duralım ve yağmuru izleyelim bebeğim
karamsar bir anın yeniden doğuşuyla
ya da yozlaşmış bir yabancı gibi, neden,
ne kadar sessiz olursak olalım birbirimizi dinleyebiliriz
parlak yıldızlar gelir ve gider
eğer istersek
gözlerimiz nehirlerin ihtişamına itildi
şarabın rengi
içimizi boyayan bu sıcaklık, yani armağan  yani düşündüğüm gibi
günahkarım..

,,,

sevgilim
bu nehirlerin mavisi akmış
mars’a giden robot benim eşsiz bir parça olduğumu gösteren bir fotoğraf gönderdi
bu çılgınlık
seni arzuyla istedim
nankör frigyalı….

Sursum, deorsum


Bir şamanın kalbine uzanıp
Duvara bakıyorum
Beyazın akması şerefine
Arabalar arabeske çalıyordu
Boğazköprüde taç değil saçlarım
Punto gazetede bir haber var
Sazlı, sözlü, sözlük
Bugün de yuvarlandık, amin amin!
Hazır evlerin süsü
Arka duvara bakmıyor
Toptaşı cezaevi görünüyor ensemde
Semada boklu bir heybet
Toki terasından kaçtım
Polisler düdük çalıyordu ağaçlara doğru
Love story mendili sevgilime veremedim
Parantez içinde vermidon tabletler
Aklı olan jazz söylemezdi buralarda
Bostan ektik tarlaya arpa çıktı
Rakı da sarhoş etmedi bizi
Pazar matinesinde tiyatrolar boş
Heyecanım var, ne istediğimi unuttum
Yavaş ilerliyor, ağzımız yapışkan
Akıcı gaz, dile dolanan bir kalıp meselesi
Ve sıradan yirmidört saat
Niçe’nin biyografisi de hastalık dolu
Beni mutlu et
Ağır klasör taşıyor ellerim
Kaman’lar büyü yapmaz, büyü bozar Yalnızca bir şansım var duştaki suya
Kirimi bıraktım
Eski koltuğa gelip oturdu balerin intiharı
Kafam karışık
Müzede bir kedi bile yok, neden bakayım
Kırık şişe elimde
Edif piaf’ı dinliyor sokak kaldırımları
Bu arada evrak işini takip ediyor
Molly’nin cenazesi
Seyirciler hangi dalı kesecek acaba
İnsanın anlam arayışı
Dramatik hazineler dökülüyor
Ve trajedi iyimserlik
Altıma kaçırıyorum her defasında
Benliğimin maruzatı yok
Tökezledim odanın içinde
Herkes beyaz duvarıma bakıyor ama
Atıma yalvarıyorum kaçır beni
Peter gundry çalıyor, içim karışık
İçimde kadın ölüleri
İçim kendime karanlık
Duruşma sahneleri ve durulma dönemi
Kireci sürdüm duvara
Hayaletim hiç yakalanmıyor
Cleveland canisine verdim onu
Nedensiz kötülük
Nedensiz panayır, akıl hastaları
Nedensiz bakan faunlar
Ve ölüler ülkesinde, Ya. Ya. Ya da
Bir bağlaçla bağla beni ağacın köklerine
Duvara bak
Duvara bak..

Olmadığımız kadar

bakıp, sadece geceleri
dil yarasıyla yoğuruyorlar bizi
toz ve bilinmezlik
benim değil bu gözlerim
zamanın saatleri
solgun fundalığa bakar gibi
sesler çıkarıyorum dalgalardan
aşınmış kökler
ve doğma telkarı bir oya.

havada  buz
gidenin mezarında bir sözcük var
saçları beyazlamış
renginde kar serpintisi
taşı öpmek
bir buluta verip dudağımı
mühürlenmeye yemin
belki de bir rüya

,,,

yabancılaşıyoruz lina’m
buradan aşağıya kar da bir ölüm gibi
bunu biliyoruz ve susuyoruz..