Sonra bir daha

karaşın ve rüzgarlı
ağaçlardan toz bulutuna doğru
gümüşü kılıçlar sırtımızdayken
ölümün yüzüne düşen bu dağınıklık
böyle açıp  böyle yağıyor
ve buz serpiyor evin odaları
ve tüm gözler konuşur gibi
tellerin habercisi kuşun kanadından kopan tüy gibi de ağır
buz titretmekteyken keşişin nefesi
suyun rengini taşımaz taşta uyuyan
kum. kum gibi tanelere ayrılmış
ve buz tutmuş vargit çiçekleriyle sen o değilsin artık,

sen o değilsin
gölgeler söylemekte, solmuş yapraklar arasında tanrının parmakları, aya vurmuş siyahlık ve çamurla oynaşan yılanlar,

ve sen o değilsin
bir kabukta uyumakta ışığın tonundan geçip
tayflardan oluşmuş incecik tül
ağız boşluğunda bir dilsizlik taşır seni






Buzun rengi..


Bazen ipliğin nakışında görüyorum
Ayağa kalk ve taş parçaları gibi kırbaçla
Sanatın tozu
Kapalı perdeler ve yüzler gölgelendiğinde
Yağmur yağmaya başlar, ağzımın yanında ölü ağaçlar ve boğuk sesler
Taşla konuş ki avlulardaki suyun rengini içelim
Ve kırmızı şarapların şerefine
Ve yalnız mezarların solgun saçları için narin bir ağıt,

Yoklardı ve nefes almıyorlardı
Her görüntüyü kesen aynadaki yansımanın sonsuzluğu
Ve parmak uçlarında
Bir kuşun mezarındaki ot gibi büyüyüp uzuyoruz
Ve daha sonraları,
.
.
.
Lina’m şimdi gel. O büyük çiçeğin kardeşliği
Ve buz yavaşça kıvrılırken kuzeye doğru
İçimde misafir. Uyandığımda yine ben oluyorum
Şimdi geliyor musun.
Tekrar gelecek misin..Böylesi iyiydi..

Facie ad faciem


Sevgilim, neden sirokko rüzgarı ve am bitleri gibi yüzüme yapışmışsın.

Oysa, yaşayan ölüler
Ve Baudelaire’in lanetli kadınları,
Fırça darbesine bulanmış gölgeli gözler
Birine kerem istemez
Tanrılar avlulara ve sedirlere uzandığında..

  ,,,

Sevgilim
Talbot’un ilk resimleri kesinlikle bulanık ve sıkıcı, yeşil tepedeki ev de sidik kokuyor
Gel gör ki senin harika kostümlerin var
Taze, çevik jaguardan çalınmış
Ve noel ağacı gibi sikindirik bir filmde duruyorsun,

Bazen yontulmamış taşlardan kafalar doğar. Uyuyalım..

Bulutlar ve hançerler



Su durgun
Arp diyarına serilen güz ağaçları
Ve hızını alamayan zaman
Halil Cibran da düşünüyordu
Arayış
Olmanın aşamaları
Ve duyulduğu gibi değildi
Bir meczup’un sesinde rüzgar ve aşklar
Nereye esecek başımızın üstünden;

Oysa çıplaktık
Doğu sazlarının ve mağara figürlerinin külünü emmekten yorgun
Oysa çıplaktık
Ve esmer
Karanlık gölgeler vardı limon ağaçlarında
Beşikte sallanan tanrılar vardı
Köklere vuruyordu baltalar
Simsiyah kapanıyorduk, sözünü ediyorduk

Pirince su veren hançerler
Yaralar ve bulutlar..

….

Art. Halil Cibran

Şubat

/

bir enkaz arası
en siyahi kabuklu zaman
orada tuz
kül
ön kapı ve ağız sunakları
gölgelerimiz ne kadar büyüyecek?

  //

döküntü yapraklar ve ölü kökler
şimdi korkunç
karaşın toz
yağmalanan avlular gibi beyaz
saçlarım buzlu ve lacivert değilken
biri ipini örüyor yüzümde
ölü sandal tabut tutacağı
ve masaldan öte..

///

uyur ve uyanıyorum, tüm revnak yıldızlar
ruhun taçlanmış yaprakları
ve tanrı herşeyi çekerken gözümün önünden
körlerin gözlerine aşığım
görüyorlar
solgun zamanların ay ışıkları
ve hoşçakal eller
hiç olmadığımızdan beri
oraya yerleşmek
sessizliğin sözlerine ve duvarlara..

π = (4/1) – (4/3) + (4/5) – (4/7) + (4/9) – (4/11) + (4/13) – (4/15)

Bir underground çektim burnuma
Dün dündür. Bugün de bugün
Bunu keçeli bir siyasetçi söylemişti
Lakin bu o değil. Sen de o değilsin
Jazz’ıma sadık kalınız lütfen

Rüyada sırtıma sembolik çiziyorum
Çöz.
Çözemezsen çince de konuşmuyoruz ya
Bir sanskritçe yaratıyoruz
Dar alanda kısa paslaşmalar ve iyi bilirdik kendimizi. Bu oyun değil. Oyun mu yoksa.

Gel tiyatro replikası yazalım
Ben ayakta işeyeyim
Sen işe rüzgara doğru
Benim sidiğimin yerçekimi yok
Uzaya gidiyor. Fesubanallah gözlerim pört
Anevrizma yırtık
Senin sidik de dökülüyor bulutlardan marsa.

Gel kaçalım holyyy’si
Belki sanskritçeyi sökeriz
Kanto
Şarap
Yönetmen Kusturica toplamış zerzavatları
havaciva mısınız deyip film çekmekten vazgeçmiş
En iyisi kediler koltuğa oturup net felix junior izlesinler
Bizde tık yok.

Kantolar ve bozuk radyolar
Ne olur bu gece sev bizi Perihan abla
Biraz sev
Pera orospuları gibi…