Hava civa civata’m

ön lobun sinir taşlarını bilirim vian
zihni açık bir tiyatro değil bu
çek elini budur, şudur odur
gösterme, o parmak düşer
karanlık perdeyim
söz dediğim
ağızda kilit
avuçta sır ve uyumaktayım tozun rengi
tozun dansı ve akmaktayım
bir ece ayhan olunsaydı öperdi alnımın ortasında,
o kantoları soyut an, ünlem gece
bir papürüs ve böyle buyurdu  zerdüşt’m;

koy kafanı bir sabunluk, kuzeyde çam ağacı
içmişiz, mesele bu, mesele hava civa, civata
kulak zarı,  dört duvar, çat kapı
istanbul bize tepeden güldüm
istanbul bize tepeden güldüm
istanbul bize tepeden güldüm
istanbul sana tepeden güldüm
bir de buradan yak. gak gak guk
ilham’i de öpeyim, ilham dediğim
ot bok püsür. savaşma seviş
kiraz ağacında bir kılıç
obba kılıç, taiçi kılıç
stanpoli
bir örümcek, iki örümcek, zehirli örümcek.

Styx’ in ölüleri

yaz bitti
kış geldi canım benim.

çek ellerini bakir bir ağacın gölgesinden
ve sunağın üzerine yerleştir.
solucanlı gece, hayali ayinler ve patlamalar.

bazen kafka da bir çığlıktı
fırtınanın dövdüğü uçurum
titreyen karanlık
demir bariyerlerle örtülü
ve ay ne güzel duruyor ve bir çağrı yapıyor.

içiyorum bu çılgın delilik, köpek dişlerimin gıcırtısı
kül olan kanto ağacı gibi
dilimin söylediği her şey
vücudunu dönüştüren müziğe eşlik ediyorum
bazı melodilerin uyumaya ihtiyacı var;

” o harmonie’lere çekilmiş orospular gibi
kantoları
o kantoları soyutlanmış ırmaklarda
ölü bütünü çizerler ölümcülükler oynarlarmış
ağdı durdu parmaklarından estamplara
boğulup gittiler hep”

Ölü katırlar

sasnkrit küllerin seni yuttuğu bir zaman vardı
kaburgada hançer
gece sapları ve henüz gün ışığına çıkmamış yağmurun ördüğü ağızda korunaklı çitler
ve sen içimde büyüyorsun.

***

gözlerimin karanlığında
trompet yüksekliği nefes almayı durdurur
onarılmaz acılar içinde uyuyan ve kozasına kapanan eğrelti otu
dağınık yansımalar ve brahma sessizliği içinde ay uluyor
burada duruyor
demir bariyerler büyütüyor
ve çekiçlerden kan damlıyor
biliyorum, inanıyorum
dans etmeye gittik, ölü yol
şarkı söylemeden
ve hasta bir katırın üzerinde
ne lanet bir rüzgardın
ne lanet bir rüzgardım.

Ninguit

ve dar kapılardan daha hüzünlüydü
buluntusunu arayan gölgenin tuhaf çığlığı
o gelir ve bilinmezdi
kar dediğin
örtüşmüyor, ağzımın içinde eriyen his
karanlık ve uykunun soyunuk anı
çıplağım diyorum
sırtım bir sunağın ortası
taşta çiçeklenir.

dolunayın kurt dişleri
kapalı avlular ve zehrini akıtan sessiz fısıltı
dal kırılır ve yine tekrarlanırdı
karaşın yapraklar arasında uzanan
solgun vücut
ve kim söylerdi beyazın günahı yok
alıp bir mutsuzun dudağını öper gibi
rengini çekip
eşikten öteye
haz alır, alıp onu taşır ve nasıl uyunur
çok koyu maviye dönüşüyor saçlarım
kimseye söylemiyorum
şarap döktüm kuşun gözüne.

Gioielli Rubati 222: Silvia De Angelis – poesiastancablog – Carmine Mangone – Lucia Piombo – Salvatore Leone – Giuseppe La Mura – Felice Serino – SaphilopeS.

almerighi adlı kullanıcının avatarıalmerighi

Sera
.
Srotolo ginocchia sul neon della sera
lasciando scivolare la duttilità
di frequenze immaginose
sul culmine d’una realtà di mezzaluce.
La verticalità d’un sembiante di primavera
lascia soggiacere estenuanti presagi
di stranezze laceranti.
Un emblema seducente di natura
in cui la terra bagnata
mormora di suoni e felpate essenze
si spoglia di coriacee foglie
lasciando sgorgare
nel profondo
un fugace dedalo
preda d’un accolito di sangue caldo
.
di Silvia De Angelis, qui:
https://deangelisilvia.blogspot.com/2022/11/s-e-r-a.html?spref=fb&fbclid=IwAR0fREzOkwvQDCPsGI-opzJ66i-qgU7LRfSGrkvBOhu_2IoVtv6RhmJO47w
.
*
.
luna e stelle
.
quando il buio
si prende ogni cosa
è facile pensarti,
le nuvole
nascondono luna e stelle questa notte
ma ci sono lo stesso.
.
da poesiastancablog, qui:
https://poesiastancablog.wordpress.com/2022/10/23/luna-e-stelle/
.
*
.
Chiedo scusa
.

ad Angela Falchi

Chiedo scusa al gatto morto lungo la strada e alla quercia che mi scalda, al volto rabbioso della mia adolescenza e al vecchio che non sarò, alla cinghialessa protettiva verso i…

View original post 583 kelime daha

Taş mavisi

bütün bunlar kuzeyde oldu, adsız gece
ve biz
solgun nilüfer çiçeklerine eğilip dedik ki
suyun kenarına diz çökelim mi? ;

sessizce duruyorduk
yol kavşağında
bataklık sazlarının bağıran kurbağalarına bakıyorduk
dağılan kumlar
bir patikanın oluşum sevdası
ve on basamak aşağıya düşüyorduk
karanlık kuytular
damarlarımızda kuruyan ırmak
bir ceketin iç cepleri sökülüyordu
ayın çığlık anı.

alnımda saklanan bulut
güneşin erittiği şu pencere kenarına bak
an durur
o pervaz çürür içimizde
kırmızı kiremitli dokuma lifleri
ve kapı çanları…