Kuzey


şimdi yüzümüze vuran
buz renginde;

lena,
demiştim sana
neyi bağışlıyorlar
tatlı uykusuna dair bu sesleniş
kendi evimiz gibi
annemizin rahmi.

hadi, yukarıya gidelim.  en tepeye.

Bütün yort savul’lardan

( sonra korkunç gülümsemeler bitti
  sonra hiç kimseyi görmedim)

/

işte benares’in son uykusu buydu.
belki yer
kapıyı geçmek
ve bahçe kokusu
çiçeğin zehirli gülümsemesi.

….

kimdir kanto ağacı.
bir cambazın mezar kazıcılığı
o suskunluk korosunun sopranosu;

” çivit rengi sokaklarında
çarşambaları ırmakta boğulurlardı
sanskritçeye çekilmiş atlar gibi.

ve
benares’in kırmızı tramvayları..

Death Note/Raven

” Duydum vuruşu yeniden, daha hızlı eskisinden,
İçimde yanan ruhumla odama döndüğüm zaman.
İrkilip dedim: “Muhakkak pancurda bir şey olacak;
Gidip bakmalı bir kere, nedir hızlı hızlı vuran;
Yatışsın da şu yüreğim anlayayım nedir vuran;
Başkası değil rüzgârdan…”  E. A. POE.
..
Epilepsi nöbetine tutulmuş gibi odanın ortasına yığıldım kaldım. Bana ne olmuştu. Tek hatırladığım çok yorgun olduğum ve erkenden uyuduğumdu. Belki de yanlış hatırlıyorum. Bilincim çok bulanık ve uyandığımda gözümde korkunç bir acı vardı.

Girdaba düşmüş gibi kendi etrafımda dönüp durdum. Sanki yüzümün bir yerinde büyük boşluk vardı. Sanki gözüm yerinde değildi ve çok acı çekiyordum. Bütün kanım çekik, damarlarım boşalmış gibiydi.  Karanlıktı ve göremiyordum. Güçlükle ayağa kalkarak elektrik düğmesine dokundum.

Sersem gibi etrafa bakınıp durdum. Lakin  görme konusunda yine sıkıntım vardı. Bulanık görüyordum ve eşyaların yerini tam olarak algılayamadım.Biraz odanın içinde dolandım. Acımı bastırmaya çalıştım. Birden ıslak bir şeyin ayağıma değdiğini hissettim. Bu kandı ve aniden ağır bir koku yayıldı. Göz çukurumun ağrısından kokuyu umursamadım. Vücudumun bir parçası eksikti gibiydi.

Elimle eşyalara dokunarak güçlükle aynanın yerini buldum. Karşımdaki silüet çok tuhaf ve silik görünüyordu. Aynadaki görüntümü okşamaya başladım. Acıyan gözüme iyice aynaya yaklaştırdım. Aman tanrım! Çığlığım aynada yankılanıp gözüme çarptı. Gözümde siyah bir gül vardı ve kurumuş gibiydi. Onu alıp parçalamak istedim lakin söküp atmam mümkün olmadı.Delirmiştim ve sesim çıktığı kadar bağırıyordum. Pencereyi açtım. Karanlığın içlerine doğru çığlık atıyordum.

……

‘Lenore – Birisi bana Lenore diye sesleniyordu.’ Lenore.. Büyük bir acı içinde uykuya sarılmıştım. Lenore kim. Ses kulağımın içinde yankılanıyordu. Sanki nefesini yüzümde hissediyordum. Karanlık ve kuzguna benzer bir gölge ruhumu içine çekiyor gibiydi. Kanım hızlanmaya başladı. damarlarımdaki gürültüyü hissediyordum ve bir türlü uyanamadım. ” Lenore”

Sadece bu fısıltıyı duyuyordum ve beynimin içinde sürekli tik, tak, tik tak saat sesi dönüyordu. ‘Lenore’..

Bir yılan gibi yatakta kıvrandım. Lenore kim. Bu fısıldayan kim. Biri sırtıma basmış gibi  derin bir sıçrayışla yataktan fırladım ve döşemenin üzerine düştüm. Ayılmıştım. Bir süre etrafa bakındım. Sanki o buğulu şeyler yok olmuş gibiydi ve dışarıda inanılmaz fırtına sesi vardı. İstem dışı elimi gözlerime götürdüm. Gözlerim yerinde duruyordu ve gayet iyi görüyordum.

Dışarıdaki fırtına benim çığlığım gibiydi. Pencereden bahçedeki çiçeklere baktım. Hepsi birer birer kökünden kopup uzaklara savruluyordu. Tek bir çiçek kalana kadar fırtınanın okşayıp bozduğu bahçenin her tarafına boş boş bakındım durdum. Tam pencereyi kapatıp odaya dönecektim ki bir karaltının bahçeye düştüğünü gördüm. Bu bir kuzgundu ve içi boşalmıştı. Gözündeki kan pıhtısını görüyordum. Diğer gözü yarı aralık biçimde bana bakıyordu.

” Lenore.
….

Bir fırtınanın beynimi dağıtması gibi banyoya koşup, jiletle damarlarıma çizikler atmaya başladım. Siyah kan kollarımda akıyordu. Kuzgunun içini boşaltmıştım. Yoksa kuzgun mu kanımı çekiyordu. Ruhum bahçeye koştu. Ben yoktum. Kuzgun uçuyordu. Ben uçuyordum. Kuzgun yoktu… Ben yoktum. Kuzgun uçuyordu. Ben yoktum.

Perdesiz

topuzlarımdan tutulmuş
öksesini karnımda huşu içinde öperken tanrı
bu perdesizlik
bu nasıl sevişme böyle
bir fahişenin sağ baldırını sömürürken
terli gece
bir yudum halka boynumuzdaki
dikiş atılmış yaralar içinde
gel yalnızlığıma otur sevgili
satırla ez dudaklarımı, vanilyamız aksın soluğumuzdan
ellerinden gömülü bir cinnet içiyorum diyorum sana
bu  bir öğreti değil
olmayacak da.

birini göğsünden öpmek
diğerini meme ucundan
koşuyorduk ve gülümsüyordu
şimdi sök ciğerlerimi, dudaklarımı
rüzgârı sök
yüzümü tatlı bir şurupla kapla
bal damlası pişmanlığını sakla sır gibi
öldür bizi
kutsal mağaralarda ölülerin suyu için
hisset şimdi hangi boyuta geçtik.

hayır.
asırların hecesini sökebilecek bir boyna sahipken
sen ne kutsal mağara, ne tanrı, ne şurup, papatya
ah ölüm içinde dinginleşerek
topuklarından sürükleyerek saçlarının kıvrımlarını
delirecek bu baş
devşir git
sen sebebi yoksul bir heyelan işitilmemiş bir gürültüsün
çatalımda karıncalar
eğleşiyor
bu saatlerde göçüyorum kendime.

hayır.
ne renk sayılırız, ne ay uyanır
eller kesik
başlar aşağıya
ve tükürüyor karnımdaki örümcekler
köpürüyor ağzımın şerbeti kasıklarıma doğru
dişlerim  kaktüse bulanmış piç
bu sanrılar ve delirmeler.

bu en büyük yaradılışın adı
içe doğru bir göçüş
bu bir leke mi
göbek , bel ve sağ gölgenin mahremine
dudağında ihanetini ödetir gibi.

bizi bir tanrı boğacak, aklanacağız
dizlerimiz suç
saçlarımız saklanan fahişelerle dolu
ressamların parmak uçlarında soyunacak bir düşlerimiz var.

ah şu durgunluk, ulaklar geliyor fahişenin gözbebeğinden
sıkı tut çıplak heykelleri
köpek ve kedilerin yaralarını sev
şarap içir
sonra katla her şeyi koyu maviye koy
hatırlanacağız o zaman, dile düşmeyelim
elbette usta bir günahkârım
gülersem ağzımın şerbeti erir.

ey fahişelerin kahkahası sokağı tutmuş
kasıklarımızda nöbet tutan it sürüleri
tanrı lambayı kaç kez söndürecek
ve kaç kez vurulacağız.


Saklanan

keşfini istiyorum
şimdi kökler kum yayıyor.

bir çağrışım ve ağlaması var;

kanamayacak bu tokalar
gözyaşlarının haydutluğuyla dolu.

karanlığını ver, büyütülmüşün içinde olan budur
gizli tohum yağmur ve bazı şeyler.

Narkissos


kendi suretine aşık narkissos
senin baktığın yüksek armonik tepenin
sert rüzgarı maalesef yüzünü okşamıyor
başındaki taç
kibri kendinden büyük atilla’nın kılıcı değil.

zehri azam bir emzik bahşedilendir sana
ağız içini dolduran
takhisis’in sidiği,

ve durum bu merkezdeyken
eski şarabı açtım
amel defterinde sarhoş üzümleri tek tek sayıp bir güzel azı dişlerimi temizledim
hiçbir bağlılık yemini olmadan.

..

Suyun saati

bir fısıltı eşiğindeyim.

paslı tenteler, unutulmuş evinde kanayan
ve inziva sabahında usta gezgin.

sana durmanı söyleyen bir fırtına değil
hiçbir hamam böceği çatıda kalıp saati beslemez.
karanlık mucizelere inanıyorum
toz haline gelmiş mor giysiler
seni bağlı kılar, bir ölüm taşır paranteze..

resim-saphilopes