Çay kaynadı. Lulişka mırıldandı. Herşey Uçtu

İçim daralıyor. Daralıyor ama bir yandan da tanıdık geliyor. Ressam her santimi doldurmuş, bilinçli mi bilinçsiz mi emin değilim ama doldurmuş işte. Binlerce figür, birbirine dolanmış kollar bacaklar dallar, desenler desenler desenler… Göz nereye kaçsa bir şey yakalıyor ama hiçbir şeyi tam göremiyorsun. Kaosun içinde kaybolup gidiyorsun. Sonra fark ediyorsun; Kaybolduğun yer, aslında senin ağırlığın.

Oh Tanrım. Mutfaklar. Tanrım. Buzdolabının kapağı. Manyetoların altından fatura uçları fırlamış, çocuk resimleri solmuş, alışveriş listeleri birbirine yapışmış, magnetler üst üste binmiş, altındaki beyazlık diye bir şey yok, unutulmuş. Televizyon sehpası. Dergiler devriliyor, gazeteler sararmış, örgü ipleri dolanmış, düğmeler kavanozdan taşmış, saç tokaları, bozuk paralar, eski piller. Elinde bir şeyle, onu bir yere sıkıştırmaya çalışanlar. “Boşluk insanı üşütürmüş.”

Belki de bu yüzden hep üşüyorum. Eve geldim. Duvarlar bembeyaz. Sadece beyaz. Ama kalabalıklar içimde bir yerde yankılanıp duruyor. “Burası çok soğuk görünüyor, bir şeyler asalım, bir şeyler koyalım, bak şu düğmeler ne güzel durur orada…” Ve bir yerlerde, o düğmelerin, faturaların, manyetoların altında kalmış olanlar… Kaybolmaktan korkuyor olabilirler mi acaba. Belki de çoktan kaybolmuşlardır. Sadece nefes almaya çalışıp üstündeki her şey biraz daha ağırlaşıyor olabilir mi. Sistem bizi ne çok ağırlaştırıyor.


Zihnimin dayanılmaz hafifliği.

Elimdeki çekiçle tüm tabloları indirdim. Cam paramparça oldu, tuvale saplandı. Mutfağın doluluğu uçtu. Bir tekme de buzdolabına… Manyetolar fırladı, faturalar havada uçuştu, düğmeler yerlere saçıldı, dergiler dağıldı, örgü ipleri çözüldü, her şey birbirine karıştı.

“Kafan güzel mi?” dedi Lulişka, “Umarım benim ıslak mamayı da fırlatıp atmazsın.”

Cam kırıkları yerde parlıyordu. Duvarda, tablonun arkasında kalmış o beyazlık… Tertemiz. Hiçbir şey yok. Ne desen, ne figür, ne anı, ne suçluluk. Ne kaybolmuşluk. Ne doluluk. Ne varlık.

Ciğerlerime dolan havayı hissettim ilk defa. Soğuk değildi. Özgürdü. Etrafa saçılan her parça, üzerimden düşen bir yüktü sanki. Şu anda dağılan sadece cam ve ahşap değil, nesiller boyu biriken “doldurmalısın”lar, “boşluk kötüdür”ler, “bir şeyler eklemelisin”lerdi.

Yerdeki kırıkların arasında, hiçliğin içinde, dimdik durdum.

“Kafam güzel,” dedim Lulişka’ya.

O anda Lulişka büyüdü, on katı büyüdü, kükredi. Tüm kaybolan nesneler gerisin geriye konuldu. Ben kükredim, tüm nesneler hızlıca kaybolup gittiler. Evin içinde büyük bir kaos yaşanıyordu ki kapının kilidi sesiyle tüm nesneler havada durdu. Lulişka durdu. Ben durdum.

Kapı açılmadı.

O ses, dışarıdan değil, içeriden geldi. Göğüs kafesimin ortasından. Bir anahtarın kilidi döndürdüğü değil, paslı bir mandalın yerinden fırladığı sesti bu. Ve tam o anda, evin tüm duvarları göz kırpar gibi titredi. Bir an için saydamlaştılar, ardından yeniden katılaştılar ama bu kez yer değiştirmişlerdi. Mutfakla salon yer değiştirdi. Banyo tavanla. Tuvalet koridorla.

Sonra aniden rüzgâr esti. Gerçek bir rüzgâr. İçeriden esen. Göğsümün tam ortasından çıkıp evin her yanını dolaşan, dolaştıkça büyüyen, büyüdükçe azgınlaşan bir kasırga. Odadaki tüm nesnelerle beraber Lulişka ile bilinmeyen bir yere sürüklendik. Tüm nesneler havada döndü, döndü, karanlığın içinde kaybolduk.

“Gördün mü?” dedi Lulişka.

Sesi değişmişti. Artık konuşmuyor, düşünüyordu ve ben duyuyordum. Ya da ben düşünüyordum, o duyuyordu. Aradaki çizgi silinmişti.

“Gördün mü,” dedi yeniden, “kafandaki fantaziler bizi nereye götürdü?”

Yağmur yağdı, yağdı, küflendik.

Önce duvarlar küflendi. Yeşil, siyah, beyaz. Sonra eşyalar. Sonra Lulişka’nın tüyleri. En son ben. Küf, tenime işledi, damarlarıma karıştı, kanımla beslendi. Ve o anda anladım; Küf, aslında unutulmuşluğun toprağa dönüşme biçimiydi. Kaybolmuş anıların çığlıklarıydı.

Yağmur dindi.

Sadece Lulişka vardı.

“Kuru mama kaldı mı ?” dedi.

Fotoğraf.pinteres.

Dorian

İlk onu görmedim. Önce kokusunu aldım.

Toprak ve küf… Hayır, daha fenası. Bir mezardan çıkarılmış çiçekler gibi, güzelliğini kaybetmiş ama şeklini korumuş bir şeyin kokusu. Karanfil, belki? Evet, karanfil vardı. Ama çürümüş bir karanfilin, gecenin bir yarısı, varlığını duyurması gibi.

Sonra aynalar dondu.

Salondaki büyük Venedik aynası, üzerinde biriken buğuyla bana baktı. Oysa kimse nefes almamıştı. Kimse. Ama camın yüzeyi, görünmez bir dilin yaladığı bir tabak gibi mattı. İçimde bir ses, korkma dedi. Ama o ses bile korkuyordu. Sanki kendi yankısından ürkmüştü.

Odaya girdiğinde mumlar titremedi.

Anlıyor musun? Mumlar titremedi!

Alevler, görünmez bir el tarafından çizilmiş resimler gibi oldukları yerde kaskatı kesildiler. Işık vardı, ama ısı yoktu. Bu ışık, bir mezar taşının üzerine vuran ay ışığı gibiydi. Ölü bir ışık.

Ve Dorian Gray işte tam o anda belirdi. Ama bir kapıdan falan değil. Duvardaki gölgelerin arasından sıyrılıp geldi. Duvarda asılı olan tablolardan birinin içinden çıkmış gibiydi. Güzeldi. Tanrım, öyle güzeldi ki… Bu güzellik insanın boğazına sarılan bir ip gibiydi.

Yüzü, bir heykelin yüzüydü. Bir Yunan tanrısının alnı, çocuksu dudaklar. Ama gözleri… Gözleri birer kuyuydu. O kadar derin ve karanlıktı ki, içlerine baktığınızda kendi yansımanızı değil, içine düşüp kaybolacağınız bir sonsuzluk görüyordunuz. O gözler, yüzlerce yıl yaşamış, binlerce günah görmüş, ama hiçbir şeyden ders almamış bir ihtiyarın gözleriydi.

Elimde olmadan, “Kimsin sen?” diye fısıldadım.

Cevap vermedi. Sadece gülümsedi. O gülümseme, dudaklarının kıpırdanması değildi. Odanın duvarlarının hafifçe içe çökmesiydi. Eşyaların kendi gölgelerinden korkup kaçışmasıydı.

Yürüdü. Ama yürümek değildi bu. Yerle dans etmek gibiydi. Her adımında halı desenleri sanki kıvrılıp kaçışıyor, parkeler inliyor ama ses çıkaramıyordu. Arkasında bıraktığı izler, ayak izleri değil, zamanın kendisini sıyırıp aldığı boşluklardı.

Salonun ortasında durdu. Tam karşımda.

“Neden geldin?” diye sordum. Sesim, başka bir odadan geliyordu.

Gözlerini tavana dikti. Ben de baktım. Tavan yoktu.

Bakışlarımızın ulaştığı yerde, sonsuz bir gece vardı. Yıldızlar, bildiğimiz yıldızlar değildi. Onlar, kendi ışıklarıyla yanıp sönen, ama etraflarına karanlıktan başka bir şey saçmayan, hasta gözler gibiydi. Bir rüya görüyordum. Ama uyanıkken. Ve bu rüya, bir kabustu.

Tam o sırada, onu gördüm.

Dorian’ın arkasında, ondan biraz daha silik, biraz daha solgun bir gölge duruyordu. Bir tablo. Devasa bir tablo. Ama içindeki yüz, Dorian’ın yüzü değildi. Yüzler vardı. Binlerce yüz. Birbirinin içine geçmiş, çığlık atan, gülen, ağlayan, çürüyen yüzler. Ve hepsi, o an, bana bakıyordu.

Dorian elini kaldırdı. O el, bir ressamın fırçası tutan eliydi. Pürüzsüz, zarif, ölümcül. Parmağıyla havada bir çizgi çizdi. Çizdiği yerden, incecik bir kan sızmaya başladı. Kan yere damladı. Damlayan her damla, yerde küçük, kırmızı bir çiçeğe dönüşüyor, sonra açıp soluyor, solup kül oluyordu.

“Kaos,” dedi. İlk kez konuşuyordu. Sesi, kırık bir camın içinden yankılanan bir müzik gibiydi. “Yaratıcılığın tek kaynağıdır.”

Elleriyle havayı yoğurmaya başladı. Hava, bir hamur gibi şekil alıyor, renkler, şekiller, tanımadığım yaratıklar oluşuyordu. Bir an için odanın içi, yaşayan bir tabloya dönüştü. Duvarlar nefes alıyor, perdeler canlı varlıklar gibi kıvranıyor, eşyalar kendi aralarında fısıldaşıyordu.

Sonra durdu.

Her şey olduğu yere çakıldı. Tavan geri geldi, mumlar titremeye başladı, aynadaki buğu kayboldu. Ama o gitmemişti.

Hâlâ oradaydı. Bana bakıyordu.

“Ben geldim,” dedi. “Ve gördüğün her şey, artık biraz daha karanlık.”

Elimi yüzüme götürdüm. Parmaklarım, ağlayıp ağlamadığımı anlamak için yanaklarımı yokladı. Ama yanaklarım buz gibiydi ve ıslak değildi.

Odaya baktım. Her şey yerli yerindeydi. Ama her şey, biraz daha solgundu, biraz daha yaşlıydı. Sadece Dorian Gray, ilk geldiği andaki gibi, ürkütücü bir güzellikle, tam karşımda duruyordu.

Ve ben, ondan korktuğum kadar, bir daha gelmeyecek olmasından da korkuyordum.

Göğe sisin içine

gelip çattığında fındık zamanı
yağmur kokusunda.

nanaçkimi- anne-
atmacayla birlikte kuş mu avlayacaklar
yiyecekler mi onu

bir ıslıkla karşı yamaçtakine haber gönderecekler.

nanaçkimi,
o kuşlara yardım edemez misin
pelit ağacından bir gölge yap onlara

karayemişlerin altına gel anne
oraya gel. değirmenin yanına.

nanaçkimi
sen anlat
sen yine de anlat bana
bayırdan aşağıya aniden göğe yükseleyim

babamın avucu bir su kuşu tutuyor.

nanaçkimi
kuzeye, mısırların ülkesine gidelim.
o sisli buluta gidelim.

Göz çukurları

göz çukurunda duyumsanabilir, karaltıyla sökülüp aynılığa teslim olan İplikler ve
öldürdüğümüz mutluların yüzlerinde
mart yağmur ve kuzgun.sonsuz kısalıyor
ay yalnızca kanamakta..

sonra aniden tomurcuklanıyor gece fısıldayan sesler,
kahvenin kokusu, orada hissizlik çocukluk değil, yalnızca sade inilti
kendi hoşluğunda aşk ve gölgesini emen bir mermerden başka gerçeğe dokunuyoruz

durduğumuz yüzey
nereden baksak tanrısal değil. bu ıslaklık
biteviye çığlıklar
ve trampatalar çalarken
kapanıp duracağız bir suyun sağlamasında
su da tutardı kederi, kendini ve narince.

önce kendinden uzaklaşıyor
kumda avuç içlerini yakanlar
sonra marlen’li kadın
lacivert topuklu
tik, tak..

foto.pinteres

Marcus Valerius Martialis’e

ölçülülüğün terazisinde tarttığın her söz,
kozmik gerçeğin sırlı katmanları arasında
bir bilgelik ırmağı akıtıyorsun.
o gerilimli bakışın, hassasiyetinin derin gözleri,
siyasetin karanlık dehlizlerini aydınlatan bir meşale,
toplumsal eleştirinin çok katmanlı yapı taşları
bir kuyumcu titizliği.

gündelik olanın sıradan kumaşına
ihtişamlı bir anlam dokuyan
kişisel estetiğinin dönüşümü, imgesel tercihlerin,
ve bana bir aynanın sırlarından değil,
yansımanın kendisinin canlı ellerinden bahsediyorsun.
o patikaların sessiz dili, farklılıkların türü,
beyitsel mektupların çiçeklenmesinden
bir hicivinden bahsediyorsun.
anlattığın hiyerarşi, bir zorbalık düzeninde
bir görme ustalığı.

şehir, senin temsillerinde yalnızca taş ve cam değil,
bir canlı laboratuvara dönüşüyor.
düzenin kaosu, idealin gerçeği, merkezin dağınıklığı
aşağıdan yukarıya yükselen bir şafak ışığı gibi
insan deneyimlerinin damarlarında dolaşan
şehir, senin dilinde yalnızca kanamıyor,
iyileşiyor, nefes alıyor, haykırıyor.

bana anlattığın o karmaşa, o kadim ikilemlerden bahset.
parmak uçlarında gezinen bir fısıltıya dönüştür
kulaklarımda toprağının bağrı.
taç yaprakları arasında güneşe sapan o yolda,
karanlığına bir onur, aydınlığına bir şükran;

bir falernum şarabı,
sana duyduğum minnetin somutlaşmış hali.
sağ elinde gerçeğin gülü
sol elinde şiirin muhalif kılıcı.

Buraya oturdum

yönümü biliyorum, lina’m.
benim güzel annem,
o ki kuzey rüzgârının estiği o yerdeyim
taşıdığım şeylerin melodisi gibi
kılıçların kenarından çeliklerin soğuğuna
edilen yeminlerin hafızası.

bir kaya buldum yol kenarlarında
çiğdemler çok solgun
soğuk rüzgâr…

eve gideceğim.

bu yürüyüş hiç bitmeyecek,
yaraların
alevin alacakaranlığı,
ama o rüzgâr,
o kadim kuzey rüzgârı
ruhumu taşıyor,
götürüyor beni. kar titriyor
bir ses yanıyor kemiklerimde
gece kömür kadar derin.

eve gideceğiz lina’m;

köklerimin altındaki ışığa,
sessiz babamın gözlerindeki hikâyelere,
küllerin çiğ suyuna.

Bir şarkının hafızası.

Yağmur, artık sadece camlara değil, geçmişin üzerine de yağıyordu. Dışarıdaki dansın ritmi, artık sadece bir şarkının değil, 800 bin insanın canına mal olan bir tarihin üzerinde atılan adımlardı. Ve “Papaoutai”, o merkezde duran ağıt, şimdi bütün ağırlığıyla anlaşılıyordu; Bu, kaybolan bir babanın ardından sorulan, bireysel olduğu kadar tarihsel de olan, cevapsız bir soruydu.

Stromae, babasını 1994’teki Ruanda Soykırımı’nda kaybetmişti. Doğduğunda verilen ismiyle Paul Van Haver, Ruandalı bir baba ile Belçikalı bir annenin oğluydu. Babası, 100 gün içinde sistematik olarak öldürülen yaklaşık 800.000 Tutsi ve ılımlı Hutu’dan biriydi. Dokuz yaşındaki bir çocuğun “Baba, neredesin?” sorusu, işte bu karanlığın içinde kaybolup gitmişti. Onun öfkesi ve özlemi, yalnızca bir ailenin değil, bir halkın travmasıyla iç içe geçmişti.

O gece, pencerenin önünde, bu bilginin ağırlığıyla düşündüm. “Papaoutai”yi dans için seçenler, acaba bu melodinin altındaki katmanları biliyorlar mıydı? Bu şarkı, soykırımdan kurtulanların “yumuşak ölmek” için dua ettikleri o mezarlık sessizliğinden mi doğmuştu? Yoksa, katillere “öldürürken dans edebilecekleri” müzik yayınlayan nefret radyosu RTLM’in kulaklarda bıraktığı uğultuya bir yanıt mıydı?

Soykırım, bir gecede olmamıştı. Sömürgecilikle başlayan, kimlik kartlarıyla bedenlere kazınan, “hamamböceği” gibi sözcüklerle zihinlere işlenen bir ötekiştirme süreciydi. Komşunun komşuyu, satır siparişleri verilerek hazırlandığı bir “yakınlık katliamı”ydı. Stromae’nin babasının kaybolduğu yer, işte bu insanlık dışılığın tam kalbiydi. Şarkıdaki o mekanik, cansız baba mankeni, belki de sadece yokluğu değil, bir insanın nasıl bir “şeye” dönüştürüldüğünü de temsil ediyordu.

Ve ben, bu ağıtın üzerinde dans edenleri anlamak istemiyordum. Çünkü onların coşkusu, “Çalışmayanlar kırbaçla cezalandırılır” diyen sömürge kayıtlarından, “uzun boyluları kesin” çağrısı yapan radyo yayınlarına uzanan bir acılar tarihini siliyordu. Hafızaları boşaltılmıştı; acıyı, moda bir duyguya dönüştürüp tüketiyorlardı. Oysa gerçek hafıza, Claver Irakoze gibi bir çocuğun, askerlerin listelerle gelip babasını götürdüğü anı taşımaktı. Ya da Stromae’nin, babasının ölüm haberini bile doğrudan alamayıp, gerçeği kendi kendine fark etmesinin yalnızlığını hissetmekti.

Elbette ben de dans ediyordum. Ama ayaklarım, hiç kimsenin ağıtına basmadan, bu anlam sürecine ihanet etmeden hareket ediyordu. Benim dansım, bir anma biçimiydi. Stromae’nin de dediği gibi, bu şarkıyı yaratırken hissettiği öfkeyi bir kenara bırakıp, “En iyisini yapmaya çalışıyoruz” demeye bir adımdı. Belki de gerçek dans, tam da burada başlıyordu; Daha iyisini inşa etme sorumluluğunu taşıyarak.

Yağmur dinmiyordu. Artık sadece şimdiki zamanın değil, 1994 Ruanda’sının da toprağını ıslatıyor gibiydi. Uyumak istiyordum. Belki de uykuda, bu bireysel ve kolektif yasın iç içe geçtiği yerde, nihai bir huzur bulunabilirdi. Ya da belki, uyanık kalmak ve bu hafızayı neşeyle değil, saygıyla; yüzeysel bir coşkuyla değil, derin bir sorumlulukla taşımak gerekiyordu. Gözlerimi kapattım. Dışarıdaki müzik devam ediyordu. Ama kulaklarımda, artık sadece “Papaoutai”nin nakaratı değil, tarihin kendisinden gelen, hiç susmayan bir fısıltı vardı. Bugün Filistin’de ve Dünya’nın başka yerlerinde var olan tüm soykırımlar insanlık dışıdır.