Yazar: saphilopes
Eller
rüyanın hafızası
dalgalı ve size bir pudra sunuyor.
ve istiyorum ki
cennet ilahisi
sana bir işaret verecek
kaç kez filizleneceksin
havayı kesen bir çağrı gibi
yağmurlar cirit taşıyacak
yapraklar arasında,
…..
eller ve hançerler
burada
göçmen kuş
ve kemiklerin titriyor
zamanın siyah süsünü taşıyorsun
aynalara karanlık çöktüğünü,
her trompet çalışında..
senin için
sallanıyorum
uyku uyuşukluğu
çöp mavnasının üzerine inmek gibi
maviyi parçalayan
halkaların derinliğinde haşhaşi ve tüller,
burada kılıçları var diye
nasıl uyuyoruz
gözler kar savurur, ipliğinde
bir buz taneciği
o bilir
o düşer…
Tanrıların Düğün Gecesi
Derin bir çürüme kokusu, meyhanenin taş duvarlarını sarmıştı. Burası ne tam bir yeraltı mahzeni ne de bir tapınaktı; demirin zamanla kaynaştığı, tanrıların keyif için insan kederini şarap gibi yudumladığı bir ara mekândı. Tavanda, saperdaların ipliksiz ağları sarkıyor, un akarları duaların harflerini kemiriyordu. Gelinin beyaz elbisesinin eteklerinde çekirgeler cirit atarken, damadın yakasında badem gözlü kurtlar uyukluyordu. Düğün, ölü ağaçların gölgesinde, gut hastalığına yakalanmış bir yol ağzında başlamıştı zaten.
Gelin, rahim boşluğuna kazınmış bir lanetin taşıyıcısıydı. Bedenine yapışan ipek, mezar taşlarının soğukluğunu hissediyordu. Damat ise tanrıların zorbalığıyla bükülmüş, sol kapakçığı sökülmüş bir kalpti. “Aşk,” diye fısıldadı gelin, “cesetlerin kör düğünüdür.” Elleri, damadın bileğinde bir anevrizma izi buldu. İkisi de biliyordu: Bu gece, bedenlerinin içine kazınmış yara izleri konuşacaktı.
Meyhanenin ortasında, taze orgazm iskeletleriyle örülü bir halay halkası dönüyordu. Ayaklar altında ezilen kaburgalar, ıslıklı hışırtılar çıkarıyordu. Tanrılar masada oturmuş, armağanlarını sunuyordu: Biri safra taşlarından bir kolye, diğeri varfarinle dolu bir kadeh. “İç,” dedi en yaşlı tanrı, sesi boğuk bir hışırtıyla karışarak. Damat içti. Kanı, kalbinin sol kapakçığından sızmaya başladı.
Gelin, duvarda asılı duran maskeyi çekip aldı. Yüzü ortadan ikiye bölünen deri, altından çürümüş bir et parçası sarkıyordu. “Biz,” diye güldü, “ruhlarımızın seslerini kaburga kemiklerinde dinleyenleriz.” Damat yere yığıldı. Bedeni, pervanenin ateşiyle dönen çöp mavnaları gibi didişerek durdu.
Tanrılar alkış tuttu.
Gece sonunda, mefta giysileriyle sarılı bedenler birbirine kenetlendi. Gelinin dudakları, damadın yarık maskesinin kenarına değdi. “Hiçbiri kaçamayacak,” diye mırıldandı bir tanrı, karanlığın götürdüğü ölü arabalarını izlerken. Halay halkası, kalbin sol kapakçığına dolanmış bir ip gibi sıktıkça sıkıyordu.
Sabah olduğunda (ya da olmadığında), geriye yalnızca siyah kar ve bükülmüş gövdeler kalmıştı. Aşk, tanrıların meyhanesinde bir daha hiç körleşmeyecek kadar doymuştu.
Ulysses’in gölgesi
Bu evin duvarları, benim gibi yalnız. Taşlar, her geçen gün biraz daha çatlıyor, sanki zamanın ağırlığına dayanamıyormuş gibi. Pencereden baktığımda, ormanın derinliklerinde kaybolmuş gölgeler görüyorum. Her biri, Ulysses’in dönüşünü haber veriyor gibi… ama o gölgeler hep aldatıyor beni.
Kaç ay oldu, kaç yıl. Her gece, onun adını fısıldıyorum karanlığa. “Ulysses…” diyorum, “Neredesin?” Rüzgar, cevap veriyor gibi oluyor bazen. Ama o sadece bir yankı. Bir hayalet. Benim hayalim.
Evin koridorlarında yürürken, ayak seslerim geçmişin yankılarıyla karışıyor. Burada, bir zamanlar birileri yaşardı. Şimdi ise sadece ben varım. Ve onun dönüşünü bekleyen bu boşluk. Duvarlardaki portreler, bana bakıyor. Sanki, “Bırak artık,” diyorlar. “O geri dönmeyecek.” Ama ben dinlemiyorum. Dinleyemem.
Ulysses… Onun adı, ağzımda bir dua gibi. Onun yüzü, gözlerimde bir hayal. Ama giderek soluyor. Her gece, biraz daha silikleşiyor. Acı çekiyorum. Çünkü biliyorum ki, belki de o hiç dönmeyecek. Belki de bu ev, benim mezarım olacak.
Ama yine de bekliyorum. Çünkü umut, son nefesime kadar benimle. Karanlık, beni yutmak istese de, ben onun adını söylemeye devam edeceğim. “Ulysses…” diye fısıldıyorum. “Gel.” Ve belki, bir gün, o kapı açılacak. Ve o, gölgelerin arasından çıkıp gelecek.
O güne kadar, bu evin duvarları benimle konuşmaya devam edecek. Ve ben, onun dönüşünü beklerken, karanlıkta kaybolup gideceğim…
Dip ( ‘Goodbye Llano’ ) 2
bu kırılma
kemiklerin durumu. parçalardan ayrılanlar ve bir nefese bakın ki
ben de halil cibran gibiydim
rezene tadı ve ayet kıvrımları
titrek sarı üzerinde.
ben böyle geliştim
yas ağaçları
su geçirmez, o ağır kıvrımlar
gökyüzüne kör bakanlar
bakıp göremeyenler
karanlık oldum
karanlığı verdim;
atlas’ın yolunda, avlular kar savuruyor baba ve dilsizlik düşmüş, senin göz pınarın
sapladım kılıcı taşın zavallı süsü.
Rafflesia
( ah.bu hızlı dönen dopaminler )
.
başkalaşmış çiçek
neyi izlediğimize giden o yol üzerinde
tüm baharların hikayeleri ve şarkıları
belki de hiç orada değildik
belki dinliyorduk sadece
hayalimize dair.
köksüz
kendi etrafında dönemeyen pervaneler
körleşenlerin kutsal aydınlıkları
inkar ediliş anı,
ve benim karanlığım. bütün tohumlar adına
rehberlik eden o güzel çığlıklar
o yola gidenler için,
burada çok şey
hissedebilmek. evet
uçmak
kaybolmama izin veren
bir işaret dili
son sancılarım ve kemiklerim gibi,
ruhum
beni rüzgara veren toz zerrelerim
kimsenin ait olmadığı o yerlerde.
J.Cocker🎺🎸
Çimenler
pullar ve mürekkepler
bir tekilliğe vurulmuş gözlerin içlerinde
vaizler hikayeler anlatıyor
gravürler coşkulu
bir ağaca yaslanıyorum.
bu gece göğüslerinde
efsuna bulanmış ay
yokluğun ardındaki kül
gülüyoruz hafızanın nabızları
her ağlayışın zehriyle,
buluntuyu arayan arterler gibi
bu ellerin ve meşe palamutlarının şarkısı
yoğrulanlar
İçimdeki bu bağlantı
siyah ahşap en büyüğüdür zeminden öte
bıçakla ölüm hançerlerle daha kara
paramparça oluyorum.
Hiç kimse. tanrının kolları
yüzüme düşen yas,
Atlasları düşünün
ateşin özü, gelişi gidişi ve arzusu
bu benim kilitlerimin mavisi.
Yağmur bulutları kuzeyde.
göçmen kuşlar gibi
benim karahindiba’m gelmeyecek.




