Dorian

İlk onu görmedim. Önce kokusunu aldım.

Toprak ve küf… Hayır, daha fenası. Bir mezardan çıkarılmış çiçekler gibi, güzelliğini kaybetmiş ama şeklini korumuş bir şeyin kokusu. Karanfil, belki? Evet, karanfil vardı. Ama çürümüş bir karanfilin, gecenin bir yarısı, varlığını duyurması gibi.

Sonra aynalar dondu.

Salondaki büyük Venedik aynası, üzerinde biriken buğuyla bana baktı. Oysa kimse nefes almamıştı. Kimse. Ama camın yüzeyi, görünmez bir dilin yaladığı bir tabak gibi mattı. İçimde bir ses, korkma dedi. Ama o ses bile korkuyordu. Sanki kendi yankısından ürkmüştü.

Odaya girdiğinde mumlar titremedi.

Anlıyor musun? Mumlar titremedi!

Alevler, görünmez bir el tarafından çizilmiş resimler gibi oldukları yerde kaskatı kesildiler. Işık vardı, ama ısı yoktu. Bu ışık, bir mezar taşının üzerine vuran ay ışığı gibiydi. Ölü bir ışık.

Ve Dorian Gray işte tam o anda belirdi. Ama bir kapıdan falan değil. Duvardaki gölgelerin arasından sıyrılıp geldi. Duvarda asılı olan tablolardan birinin içinden çıkmış gibiydi. Güzeldi. Tanrım, öyle güzeldi ki… Bu güzellik insanın boğazına sarılan bir ip gibiydi.

Yüzü, bir heykelin yüzüydü. Bir Yunan tanrısının alnı, çocuksu dudaklar. Ama gözleri… Gözleri birer kuyuydu. O kadar derin ve karanlıktı ki, içlerine baktığınızda kendi yansımanızı değil, içine düşüp kaybolacağınız bir sonsuzluk görüyordunuz. O gözler, yüzlerce yıl yaşamış, binlerce günah görmüş, ama hiçbir şeyden ders almamış bir ihtiyarın gözleriydi.

Elimde olmadan, “Kimsin sen?” diye fısıldadım.

Cevap vermedi. Sadece gülümsedi. O gülümseme, dudaklarının kıpırdanması değildi. Odanın duvarlarının hafifçe içe çökmesiydi. Eşyaların kendi gölgelerinden korkup kaçışmasıydı.

Yürüdü. Ama yürümek değildi bu. Yerle dans etmek gibiydi. Her adımında halı desenleri sanki kıvrılıp kaçışıyor, parkeler inliyor ama ses çıkaramıyordu. Arkasında bıraktığı izler, ayak izleri değil, zamanın kendisini sıyırıp aldığı boşluklardı.

Salonun ortasında durdu. Tam karşımda.

“Neden geldin?” diye sordum. Sesim, başka bir odadan geliyordu.

Gözlerini tavana dikti. Ben de baktım. Tavan yoktu.

Bakışlarımızın ulaştığı yerde, sonsuz bir gece vardı. Yıldızlar, bildiğimiz yıldızlar değildi. Onlar, kendi ışıklarıyla yanıp sönen, ama etraflarına karanlıktan başka bir şey saçmayan, hasta gözler gibiydi. Bir rüya görüyordum. Ama uyanıkken. Ve bu rüya, bir kabustu.

Tam o sırada, onu gördüm.

Dorian’ın arkasında, ondan biraz daha silik, biraz daha solgun bir gölge duruyordu. Bir tablo. Devasa bir tablo. Ama içindeki yüz, Dorian’ın yüzü değildi. Yüzler vardı. Binlerce yüz. Birbirinin içine geçmiş, çığlık atan, gülen, ağlayan, çürüyen yüzler. Ve hepsi, o an, bana bakıyordu.

Dorian elini kaldırdı. O el, bir ressamın fırçası tutan eliydi. Pürüzsüz, zarif, ölümcül. Parmağıyla havada bir çizgi çizdi. Çizdiği yerden, incecik bir kan sızmaya başladı. Kan yere damladı. Damlayan her damla, yerde küçük, kırmızı bir çiçeğe dönüşüyor, sonra açıp soluyor, solup kül oluyordu.

“Kaos,” dedi. İlk kez konuşuyordu. Sesi, kırık bir camın içinden yankılanan bir müzik gibiydi. “Yaratıcılığın tek kaynağıdır.”

Elleriyle havayı yoğurmaya başladı. Hava, bir hamur gibi şekil alıyor, renkler, şekiller, tanımadığım yaratıklar oluşuyordu. Bir an için odanın içi, yaşayan bir tabloya dönüştü. Duvarlar nefes alıyor, perdeler canlı varlıklar gibi kıvranıyor, eşyalar kendi aralarında fısıldaşıyordu.

Sonra durdu.

Her şey olduğu yere çakıldı. Tavan geri geldi, mumlar titremeye başladı, aynadaki buğu kayboldu. Ama o gitmemişti.

Hâlâ oradaydı. Bana bakıyordu.

“Ben geldim,” dedi. “Ve gördüğün her şey, artık biraz daha karanlık.”

Elimi yüzüme götürdüm. Parmaklarım, ağlayıp ağlamadığımı anlamak için yanaklarımı yokladı. Ama yanaklarım buz gibiydi ve ıslak değildi.

Odaya baktım. Her şey yerli yerindeydi. Ama her şey, biraz daha solgundu, biraz daha yaşlıydı. Sadece Dorian Gray, ilk geldiği andaki gibi, ürkütücü bir güzellikle, tam karşımda duruyordu.

Ve ben, ondan korktuğum kadar, bir daha gelmeyecek olmasından da korkuyordum.

Dorian” için 6 yorum

Yorum bırakın